Rojava’da fitne girişimleri
Hüseyin GEDİK yazdı —
- Kürt-Arap çatışması çıkarıp entegrasyonu boşa çıkarmak ve böylece HTŞ güçleri için gerekçe üretilerek Rojava’nın tamamına hâkim olmasının zemini yaratılıyor.
- Unutmamak gerekir ki; Rojava’nın demografik yapısı ayrışmaya, farklılaşmaya uygun olmadığı gibi, iç içe geçmiş halkların birlikte yaşam dışında seçeneği de yoktur.
Daha önce Rojava Özerk Yönetimi'nin denetiminde bulunan Dêrazor, Reqa, Tebqa ve Minbic alanlarının Şam Geçici Hükümet güçlerinin denetimine geçmesinden sonra beliren risk unsurları, her geçen gün biraz daha artıyor.
HTŞ’nin iş başına geldiği günden itibaren Suriye’nin genelinde yeniden örgütlenme zemini bulan ve potansiyel tehlike oluşturan DAİŞ, giderek güç kazanıyor. QSD’nin Reqa’dan çekildiği ilk günde bile Kesrat yerleşkesinde halifeliğini ilan ettiği dikkate alınırsa DAİŞ’in kitle tabanı bulduğu alanlarda yeniden hortlaması ihtimal dahilindedir. Söz konusu alanların her ne kadar Şam güçlerinin denetimine girdiği söylense de istenilen düzeyde kontrolün sağlandığından bahsedilemez. DAİŞ tehlikesi bir yana alandaki aşiretler de Şam merkezi hükümetine karşı önemli bir direnç içindedir. Rojava Özerk Yönetimi döneminde bir nevi özerk konumları olan ve daha fazla serbest hareket etme avantajları bulunan Arap aşiretleri, bu konumlarını kaybetmiş durumda. Şam ile bölgedeki Arap aşiretlerinin daha ilk günden itibaren petrol sahaları üzerinde ciddi bir çatışma içine girdikleri biliniyor.
Halep’te başlayan ve DAİŞ’ten özgürleştirilmiş Arap alanlarına yayılan HTŞ saldırılarını, bir zafer gibi göstererek ciddi bir manipülasyon yaptılar. Başta Türk basını olmak üzere birçok psikolojik savaş aygıtı devreye girerek Özerk Yönetim'in kayıpları üzerinden saldırarak parçalama ve dağıtmayı körüklediler. İş bununla da sınırlı kalmadı. HTŞ’nin saldırılarının ‘Arapların saldırıları’ ile özdeşleştirilerek basına servis edilmesi halklar arası nifak tohumlarını ekmeye dönük bir proje olarak da geliştirilmek istendi. Kürt-Arap çelişkisi üzerinden hayali çatışmalar çıkarıldı. Halkların kardeşliği ilkesine ve demokratik değerlere saldırıldı. Özelikle de bazı kesimler alabildiğince çirkin bir dil kullanarak demokrasinin ve kardeşliğin anlamsızlığı üzerinden teoriler geliştirdi. Türk devletinin marifetiyle harekete geçirilen Şam Geçici Hükümet güçleri, Kürtleri düşman belleyerek saldırıya geçtiklerinde Kürt-Arap halkları arasında etnik bir çatışma çıkarmanın hesapları yapıldı.
Sıcak çatışmaların yaşandığı dönemde sürdürülen karalama kampanyasının etkisi altında kalan bazı Kürt kesimleri tarafından yapılan duygusal çıkışlar, düşmanlığı körükleyenlerin değirmenine su taşıdı. Özelikle de KDP tandanslı kesimlerden halkların kardeşliğini esas alan ‘Demokratik Toplum Paradigmasını’ itibarsızlaştırmak için çokça çaba sarf edildi. ‘Araplarla asla bir araya gelinmez, güvenilmez, dost olunmaz’ türünden yaygın bir propaganda yapıldı. Hatta, Rojava’ya yapılan saldırılar neticesinde Arap alanlarını elden çıkmasını yenilgi olarak değerlendiren kimi medya organları, Mesûd Barzanî’nin ‘Arap Aşiretlerine güven olmaz’ mealinde Mazlum Ebdî’yi uyardığına ilişkin açıklamalar manşetlere çekildi. Yaşanan çatışmalardan Kürt-Arap çatışması çıkarmak gerçekçi olmadığı gibi kasıtlı olarak üretilmiş spekülatif haberlerden ibaretti. Savaşın psikolojik yönü alabildiğince geliştirilerek her iki kesimde de düşmanlık algısı yaratılmak istendi. Sular durulduktan sonra işin renginin hiç de böyle olmadığı açığa çıkmış oldu.
Çatışan taraflar arasında anlaşma sağlandıktan sonra çatışmalar durdu fakat fitne hareketi durmadı. Öteden beri aşiretler üzerinden Arapları kışkırtarak etnik çatışma zenini yoklayan çevreler, emellerine ulaşmak için farklı yöntemleri devreye sokarak sonuç almaya çalışıyor. Halklar arasında fitne çıkarmanın pratik adımlarını şimdiden devreye sokmaya başladılar. Rojava’da yarım kalan barış projesiyle yürütülen entegrasyon sürecinin pürüzleri devam ederken Arap aşiretleri üzerinden yeni bir fitne hareketi başlattılar. Kürt-Arap çatışması çıkarıp entegrasyonu boşa çıkarmak ve böylece HTŞ güçleri için gerekçe üretilerek Rojava’nın tamamına hâkim olmasının zemini yaratılıyor.
HTŞ ile QSD arasında yaşanan çatışmaları, Kürt-Arap çatışması gibi görmek ve göstermek gerçekçi değildir. DAİŞ’e karşı mücadelede en ağır bedeli Arap halkı verdi. Binlerce şehit-yaralı ve yerinden edilen binlerce aile yaşadığı iç göç nedeniyle Özerk Yönetim alanlarına yerleşti ve halen de Rojava’daki kamplarda barınıyor. Asayiş ve QSD gibi askeri gücün ana gövdesinin (yaklaşık yüzde 60) Araplardan oluştuğunu bilmek gerekir. QSD ve HTŞ arasında meydana gelen çatışmalar, ödenen bedeller, yaratılan psikolojik yarılmalar ve giderilmeyen sorunlarla birlikte demokratik toplum ve halklar arası kardeşlik paradigması saldırı altında olsa da barışın ve çözümün anahtarı olmaya devam ediyor.
Buna ilişkin en anlamlı cevap ise Özerk Yönetim alanlarında bulunan Şemer, Degori, El Xelce, Kikan, Begara, Êbasîn Arap aşiret liderlerinden geldi. Çilaxa’nın Tıl Elo köyünde bir araya gelen Arap, Kürt, Süryan halkı temsilcilerinin fitneye karşı ortak kardeşlik mesajları oldukça değerlidir. Halkların birlik ve beraberlik ruhu. Rojava’nın güvenlik sigortasıdır. Unutmamak gerekir ki; Rojava’nın demografik yapısı ayrışmaya, farklılaşmaya uygun olmadığı gibi, iç içe geçmiş halkların birlikte yaşam seçeneği dışında başka seçeneği de yoktur. Bu nedenle, her türlü fitne girişimine karşı demokratik toplum düşüncesine ve halkların kardeşlik ilkesine hayat vermek durumundayız.
