• Çözüm süreci için yapılacak hukuki düzenlemenin, dar anlamda PKK kadrolarını sürece entegre etme yönünde geçici bir madde olarak ele alması, son derece yetersizdir.
  • Kürt sorununu çözme, toplumsal barışı sağlama vesilesiyle demokratikleşmeye alan açacak kapsamda ve derinlikte düzenlemeler yapılmalıdır.

HÜSEYİN GEDİK

PKK’nin silah bırakma ve fesih kararları ardından Ağustos 2025’te Meclis bünyesinde oluşturulan Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, söz konusu süreçle ilgili gerekli yasal düzenlemelerin alt yapısını oluşturmayı amaçlamıştı. Meclis'teki siyasi partiler, çözüm konusunda atılacak adımların çalışmalarını yürüterek taslak raporla faaliyetlerini sonlandırmıştı.

Komisyon raporu; ‘etnik ayrımcılığın ortadan kaldırılmasına’ yönelik hedefler içermekteydi. ‘Farklılıkların sesini ortak geleceğin sesine katmak’ gibi iddialı bir yaklaşım sergilemişti. Sürece ilişkin yasal düzenleme önerileri, PKK’nin silah bırakma şartına, izleme ve raporlama mekanizmasına bağlanmıştı. Şartlar içeren kritik eşik artık aşıldığına göre sıra hukuk alanındaki adımların atılmasına gelmiştir. PKK'lilerin yasal sürece katılımını, toplumsal bütünleşmeyi öngören hukuki düzenlemeler beklenmektedir. Hukuki adım, sürecin gidişatını belirleyen en kritik aşaması olarak kabul edilmektedir.

Hukuki yapılanma başlı başına bir süreç anlamına gelmektedir. Yasal düzenleme yapmakla, kararlar almakla her şeyin çözüldüğü anlamına gelmiyor. Sadece PKK kadrolarının hukuk içine çekilmesiyle işler bitmiyor. Örgüt kadroları için yapılacak hukuki düzenlemenin bile ne kadar adil, hakkaniyete ve toplumsal barışa uygun olacağı da bir muammadır. Teslimiyet kokan, onuru zedeleyen bir hukuk düzenlemesinin ahlaktan yoksun bir düzenleme olacağını şimdiden belirtmekte fayda vardır.   

Toplumsal barışın sağlanması, demokrasinin gelişmesi bir süreç meselesidir. Demokratikleşmenin önünde çok ciddi engellerin olduğu herkesin malumudur. Cumhuriyet tarihinin tek partili dönemi AKP iktidarıyla birlikte geri dönmüştür. Devlet hukuku parti çıkarlarını koruma hukukuna indirgenmiştir. 

Türkiye’nin hukuk karnesindeki notu kırık, sicili bozuk, pratik işleyişi de sakattır. AKP iktidarı, hukuksuzluğu Türkiye’nin her tarafına ihraç etmektedir. Keyfi uygulamalarla devlet yönetilir hale geldi. Muhalefete uygulanan baskılar, atanan kayyumlar, yapılan tutuklamalar hukuka uydurulmuş siyasi darbelerdir.

Sadece siyasi alan kapsamına giren davalar değil, bir bütünüyle yargılama mekanizmasının eşit ve adil yargılama terazisi bozulmuştur. Hemen her alanda darbe hukuku yürürlüktedir. Doğa talanı, ekolojik kırım, kadın katliamı da yeteri kadar hukuksuzluktan nasibini almıştır.

Türkiye’de tam bir hukuk garabeti yaşanmaktadır. Mahkeme salonlarında yer alan ‘Adalet Mülkün Temelidir’ sözü, slogandan öteye anlam ifade etmeyen gösterişli bir tabeladır. Mahkemeler adalet dağıtan mekanlar olmaktan çoktan çıkmıştır. İktidar adına racon kesen, ceza yağdıran, mahkûm eden kurumlara dönüşmüştür. Hukuk, Demokles’in kılıcı gibi herkesin başında sallanır hale geldi. 

Anayasa Mahkemesi kararıyla şimdiye kadar toplam 26 siyasi parti kapatılmıştır. Bunların çoğu da Kürt siyasi partileridir. Kürtlere siyasi alanı kapatan kararları alan Anayasa Mahkemesi, Kürtleri siyaset dışına itmekle en büyük hukuksuzluğu yapmıştır. Hukuk adına bir halkın doğuştan gelen hakları gasp edilmiş, varlığı inkâr edilerek yaşam güvencesini ortadan kaldırmış bir anayasa yürürlüktedir. Kürtlerin varlığını hukuken yok sayan anayasanın yeniden düzenlenmesine ihtiyaç vardır. Bütün sorunlu alanlarda yaşanan yargı vesayeti de dahil hukuk yerine hukuksuzluğun ikamesine son verilmeli, hukuka ahlak yedirilmelidir.

Kürt sorununun hukuken çözümü demokrasinin gelişmesine bağlıdır. Demokrasi meselesi de salt bir Kürt meselesine ve dolayısıyla çözüm sürecine indirgenecek bir mesele değildir. Demokratik standartlar ve kriterler, bütün toplumsal kesimleri kapsamalıdır. Herkes için geçerli olan hayati bir sorundur. Devletin demokratikleşmesiyle toplumsal barış sağlanır; hak, hukuk, adalet kalıcı hale gelir. Anti demokratik kurallar ortadan kaldırılmadığı müddetçe beklenen toplumsal barışın sağlanması ve devletin demokratikleşmesi da oldukça zordur.

Hukuk kavramının tanımı da oldukça muğlaktır. Genelde temsil ettiği sınıfların çıkarlarını, devlet nizamını gözettiği için de son derece sorunlu bir alandır. Her ne kadar ‘hukukun üstünlüğünden’ bahsedilerek, propagandası çok yapılarak en üstte konumlandırılmasına rağmen iktidar ve devletin çıkarlarına göre yapılan düzenlemelerdir. Devlet öncesi toplumlarda ahlak kuralları belirleyici ve bağlayıcıydı. Toplumun vicdanı aynı zamanda toplumun ahlakıydı.

Devletin oluşumuyla ahlak yerine hukuk geçirildi. Devlet, tanım olarak bir zor aygıtıysa hukuk da devletin zorunu meşrulaştıran bir araçtır. Toplumsal alanı alabildiğince daraltan, devlet iktidarını esas alan hukuk düzenlemeleri çıkar odaklı çevrelerin ve iktidarların güvenli sığınağıdır. Ne kadar çok hukuk varsa toplum için o kadar çok ahlak yitimi demektir.

Çözüm süreci için yapılacak hukuki düzenlemenin, dar anlamda PKK kadrolarını sürece entegre etme yönünde geçici bir madde olarak ele alması son derece yetersiz bir yaklaşımdır. Salt hukukla sınırları belirlenen yönetim erki, toplumun öz ve özerk yönetimi anlamına gelmediği gibi demokratik de olamaz.

Kürt sorununu çözme, toplumsal barışı sağlama vesilesiyle demokratikleşmeye alan açacak kapsamda ve derinlikte düzenlemeler yapılmalıdır. Toplumu koruyan, geliştiren, sürdüren hukuki kurallar kadar ahlaki kurallara da yer veren bir sisteme ihtiyaç vardır. Bu anlamda Kürtler, Türkiye’ye demokrasiyi taşıyan bir güçtür.