Romanlar, ne eşitler ne yurttaş

Toplum/Yaşam Haberleri —

Roman/ foto:Erdoğan ALAYUMAT

Roman/ foto:Erdoğan ALAYUMAT

  • “Biz sadece Roman olduğumuz için ayrımcılığa maruz kalıyoruz. Banyosu ve tuvaleti dışarıda olan bir yaşam istemiyorum. Ben de temiz, insani koşullarda yaşamak istiyorum.”
  • “Sokakta bir şey kaybolsa, ‘bunu kesin Çingeneler almıştır’ denilerek suçlu ilan ediliyoruz. Biz hem üst tabaka tarafından hem de en yoksul kesimler tarafından ayrımcılığa uğruyoruz.”

ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL

Cumhuriyet tarihi boyunca hukuki düzenlemeler ve güvenlik politikalarıyla dışlanan Romanlar, bugün de barınma, eğitim, çalışma yaşamı ve adalete erişimde eşit yurttaşlık haklarından mahrum bırakılıyor. Romanların tanıklıkları, sivil toplum temsilcileri ve hukukçuların değerlendirmeleri, bu ayrımcılığın münferit değil, kuşaklar boyunca aktarılan, sistematik devlet pratiğinin olduğunu gösteriyor.

Romanların yaşadığı yoksulluk, yalnızca gelir eksikliğiyle açıklanabilecek bir durum değil. Bu yoksulluk; güvencesiz barınma, kayıt dışı çalışma, yaygın ayrımcılık ve sürekli yerinden edilme tehdidiyle iç içe geçmiş bir yaşam hali olarak sürüyor. Ataşehir’de yaşayan Reyhan ve Yaşar Kısaç çiftinin hikayesi, bu yapısal yoksulluğun ve belirsizliğin somut bir örneği.

Her şey bir gecede kül oldu

Reyhan Kısaç, doğma büyüme İstanbullu. Yaklaşık 18 yıldır Ataşehir’de yaşıyor. İki oğlu, iki kızı ve sekiz torunu var. Hayatı boyunca barakalarda ve çadırlarda yaşamış. “Evlendiğimden beri böyleyim” diyor. Çocukları ve torunları da bu koşulların içinde doğmuş. Yılbaşından bir gün sonra kaldıkları baraka, sobadan çıkan yangınla tamamen yanmış. O sırada Reyhan Kısaç işteymiş. “Şans eseri çocuklara bir şey olmadı” diyor ancak evden hiçbir eşya kurtarılamamış. Giysiler, eşyalar ve anılar… Her şey bir gecede kül olmuş. Yangının ardından belediye enkazı kaldırmış. Yanan evin yerine ise yurttaşların desteğiyle iki konteyner yerleştirilmiş. Aynı alanda yaşayan dört aile, bugün bu konteynerlerde hayatını sürdürmeye çalışıyor.

Günün 13 saati tezgah başında

Reyhan Kısaç, Ataşehir’de çiçekçilik yaparak geçimini sağlıyor. Sabah 09.00’da evden çıkıyor, akşam 22.00’ye kadar sokakta çalışıyor. “57 yaşındayım, çok zorlanıyorum ama başka çarem yok” diyor. Okuma yazması yok; güvencesi, emekliliği yok. Eşi Yaşar Kısaç ise ikinci evre akciğer kanseri. Aynı zamanda kronik astım hastası olduğu için ameliyat olamıyor. İki yıl kanser tedavisi görmüş. Daha önce geri dönüşüm malzemeleri toplayarak geçimini sağlayan Yaşar Kısaç, artık çalışamıyor. Çocuklar ise sokaktan karton toplayarak bütçeye katkı sunmaya çalışıyor.

Ailenin aldığı destekler hayatta kalmaya yetmiyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden aylık 2 bin TL çocuk desteği ile 2 bin TL’lik gıda yardımı alıyorlar. Kısaç, “Bu para bir çocuğun üç günlük beslenmesine bile yetmiyor” diyor. Eşi için bağlanan engelli maaşı ise henüz ödenmemiş. Reyhan Kısaç’ın günlük kazancı 500 ile 600 TL arasında değişiyor. “Bu parayla nasıl birikim yapabilirim” diye soruyor.

Her an yerlerinden edilebilirler

Kaldıkları arazi kendilerine ait değil. Arazi sahibinin izniyle orada yaşamlarını sürdürüyorlar. “Bir gün ‘çıkın’ derse gidecek hiçbir yerimiz yok” diyor Reyhan Kısaç. Konteynerde yaşam da kolay değil. Isınmak için elektrikli soba kullanıyorlar. Dışarıda bulunan odun sobası ise akşamları yakılıyor.

Sağlığa erişim ise neredeyse yok. Reyhan Kısaç hastalandığında randevu alamadığını söylüyor: “Mecburen acile gidiyorum. Bir ağrı kesici ya da antibiyotik yazarlarsa onu alıyorum. Eşim yeşil kartlı olduğu için tedavisini sürdürebiliyor. Ben ise sağlık sisteminin tamamen dışındayım.”

Kısaç, en çok barınma konusunda yaşadığı ayrımcılığa dikkat çekiyor: “Bana kira desteği verseler başımı sokacak bir evim olur. Ama Roman olduğumuz için bize ev bile vermiyorlar. Biz sadece Roman olduğumuz için ayrımcılığa maruz kalıyoruz.  Banyosu ve tuvaleti dışarıda olan bir yaşam istemiyorum. Ben de temiz, insani koşullarda yaşamak istiyorum.”

Kan tükürerek güne başlıyor

Reyhan Kısaç’la yapılan röportajın ardından, aynı arazide kurulan konteynerlerden birinin önünde bu kez eşi Yaşar Kısaç’la karşılaşıyoruz. Kaldığı konteynerin içine girmemizi istemiyor; kendisi dışarı çıkıyor.

“18 yıldır burada, barakalarda yaşıyorum” diyerek söze giriyor Yaşar Kısaç. Dört çocuk babası. Geçimini çiçek satarak ve kağıt toplayarak sağlamaya çalışmış. “Geçinemiyoruz ama yaşamak zorundayız” diyen Kısaç, bu koşullarda iyileşmesinin mümkün olmadığını söylüyor: “Her gün ağzımdan kan geliyor. Her sabah kan tükürerek güne başlıyorum.” Kanser hastası olan Kısaç,  “Bu ortamda ne kadar sağlıklı yaşayabilirim?” diye sorarak şöyle devam ediyor: “Kemoterapi bitti, radyoterapi devam ediyor. Ayın 28’inde tomografi çekilecek. Sonuca göre ya akıllı ilaçlara geçilecek ya da mevcut tedavi sürdürülecek.”

Bize rahat bir yaşam yok

Yaşar Kısaç’a göre mesele yalnızca hastalığı değil; asıl sorun, iyileşmeyi imkansız hale getiren yaşam koşulları. “Bu ülkede beş zengin elini cebine atsa bir tane evimiz olur. Bu ülkeye emek veriyoruz ama karşılığında gördüğümüz tek şey bu” diyor. 59 yaşındaki Kısaç, hayatı boyunca rahat bir yaşam sürmediğini anlatıyor. Yaptıkları barakaların kimi zaman belediye tarafından yıkıldığını, kimi zaman polis müdahalesiyle zorla boşaltıldığını söylüyor: “Yangın çıkar, evim yanar. Yetkililere ‘bize bir yer gösterin’ deriz, kapıdan içeri almazlar. Her seferinde yeniden kurmaya çalıştığımız hayat, başka bir felaketle dağılıyor.”

Yaşar Kısaç’ın talebi ise net: “Sadece kafamızı sokacağımız bir ev istiyorum.” Devletten karşılıksız bir şey talep etmediğini belirterek, “Ödeyebileceği bir çözüm istiyor: “Uygun taksitlerle ev versinler, gücümüz yettikçe ödeyelim” diye belirtiyor.

En büyük kaygısının çocukları ve torunları olduğunu söyleyerek, “Ben böyle yaşadım ama onların kaderi böyle olmamalı” diyor.

12 milyon Roman var

Romanlar hala eşit yurttaşlık haklarına erişemiyor. Ayrımcılık ve nefret söylemi ise gündelik hayatın olağan bir parçası. Bu tablonun arka planını, politik nedenlerini ve kurumsal sorumlulukları Roman Dernekleri Federasyonu Başkanı Reşat Kaytan ile konuştuk.

Reşat Kaytan’a göre Romanların temel sorunu, sistematik biçimde yok sayılmaları. Türkiye genelinde yaklaşık 12 milyon, İstanbul’da ise 1 milyon 200 bin Roman yaşadığını hatırlatan Kaytan, bu sayının tek başına bir anlam ifade etmediğini söylüyor: “Sayımızın bilinmesi bize değer verildiği anlamına gelmiyor. Bu, ayrımcılığı engellemiyor.”

Kaytan’a göre bu denli büyük bir nüfusa rağmen Romanların ne siyasette ne de kamusal alanda bir temsiliyeti bulunuyor. “Kimse bizi temsil etmiyor” diyen Kaytan, bu durumun Romanları her alanda savunmasız bıraktığını vurguluyor.

Romanlara yönelik ayrımcılığın gündelik hayatın her alanında hissedildiğini belirten Kaytan, bunun sıradanlaşmış bir ırkçılık biçimi olduğunu söylüyor. “Sokakta bir şey kaybolsa, ‘bunu kesin Çingeneler almıştır’ denilerek suçlu ilan ediliyoruz. Biz hem üst tabaka tarafından hem de en yoksul kesimler tarafından ayrımcılığa uğruyoruz” diyor.

Yüzde 99 ayrımcılık

“Ayrımcılığın en ağır bedelini Roman çocukları ödüyor” diyen Kaytan, okulda maruz kaldıkları ırkçı söylemler ve zorbalık nedeniyle birçok çocuğun eğitim hayatının erken yaşta sona erdiğini söylüyor. Kaytan, durumu şu örnekle anlatıyor: “Geçen yıl biri kız, biri erkek iki Roman çocuğu, sürekli ‘Çingene’ denildiği için okulu bırakmak zorunda kaldı. Bu çocuklardan biri 16, diğeri ise 17 yaşında evlendirildi.”

Roman çocuklarının ilkokul döneminde görece daha az sorun yaşadığını belirten Kaytan, asıl kırılmanın lise yıllarında ortaya çıktığını ifade ediyor. “Liseye giden Roman çocuklarının yüzde 99’u ayrımcılığa uğruyor” diyen Kaytan, bu nedenle üniversiteye gidebilen Romanların oranının yalnızca yüzde 1 olduğunu vurguluyor.

Sağlığa erişim hayal

Çalışma yaşamında Romanların neredeyse tamamen dışlandığını söyleyen Kaytan, sigortalı bir işte çalışabilen Roman sayısının son derece sınırlı olduğunu belirtiyor. “Etnik kimliğimiz ya da ten rengimiz nedeniyle işe alınmıyoruz” diyen Kaytan’a göre bu durum Romanları güvencesiz, sigortasız ve günübirlik işlere mahkum ediyor. Eskiden yaygın olan sepetçilik gibi Roman mesleklerinin yok olma noktasına geldiğini ifade eden Kaytan, bugün Romanların büyük bir bölümünün çiçekçilik ve günübirlik işlerle yaşamını sürdürmeye çalıştığını belirtiyor.

Toplumda Romanların ya “neşeli” ya da “suçlu” olarak tanımlanmasının her iki durumda da ırkçılık olduğuna dikkat çekiyor. Romanların neden sürekli suçla ilişkilendirildiğini sorgulayan Kaytan, şu hatırlatmayı yapıyor: “Ülkede 400 bine yakın mahpus var. Eğer biz her suça karışıyorsak, hapishaneler Romanlarla dolu olurdu.”

 

Dışlanma tarihsel

Romani Godi Derneği Başkanı Fatoş Kaytan ise Romanların Türkiye’deki tarihsel konumunu anlatırken Cumhuriyet’in kuruluş yıllarındaki yasal düzenlemelere işaret ediyor. Romanların çok uzun bir geçmişe sahip olduğunu belirten Kaytan, bu geçmişin aynı zamanda sistematik bir dışlanma ve kriminalizasyon tarihi olduğunu söylüyor.

1921 ve 1924 anayasalarına dikkat çeken Kaytan, bu metinlerde Romanların, dönemin diliyle “Çingenelerin”, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kabul edilmediğini hatırlatıyor. Polis mevzuatında ise potansiyel suç unsuru olarak tanımlandıklarını belirtiyor. Bu açık ayrımcı hükümlerin ancak 2006’da kaldırıldığını söyleyen Kaytan, “Yasalar değişti ama zihniyet aynı hızda değişmedi” diyor.

Kaytan, Roman mahallelerinin bu nedenle sürekli polis baskınlarına maruz kaldığını, medyada ise suç diliyle temsil edildiğini ifade ediyor ve “Bu durum geçmişin değil, bugünün meselesi” diyor. Kaytan, tarihsel inkarla yüzleşilmeden gerçek bir eşitliğin kurulamayacağını ifade ediyor.

Romanlar hukuken de yok

Avukat Zozan Vargün, Romanların Türkiye’de yalnızca sosyal ve ekonomik açıdan değil, hukuki olarak da görünmez kılındığını söylüyor. Vargün’e göre Romanlar, kimlikleri nedeniyle adalet mekanizmalarına başvurmaktan çekinen; başvurduklarında ise çoğu zaman muhatap alınmayan bir topluluk. Romanlar için karakolda başlayan sürecin çoğu zaman adliyeye taşınamadığını belirten Vargün, bunun temel nedeninin güvensizlik olduğunu ifade ediyor. “En ufak bir olayda bile Roman yurttaşlar yargı mercilerine gitmekten korkuyor. Ya ciddiye alınmayacaklarını düşünüyorlar ya da maddi imkansızlıklar nedeniyle bir avukata erişemeyeceklerini biliyorlar” diyor.

Son beş yılda Romanlar lehine açılan davalara dikkat çeken Vargün, bu dosyaların neredeyse tamamında cezasızlık politikasının devreye sokulduğunu söylüyor. Roman kimliği üzerinden gerçekleşen hak ihlallerinin üstünün örtüldüğünü belirten Vargün, bunun yargının tüm sac ayaklarında karşılık bulduğunu ifade ediyor. Üstelik bu durumun yalnızca iktidara yakın yargı çevreleriyle sınırlı olmadığını, kendisini “demokrat” ya da “ilerici” olarak tanımlayan çevrelerde dahi Romanlara yönelik önyargıların kolayca açığa çıktığını vurguluyor.

Avukatlar Roman dosyası almak istemiyor

Barolarla yürüttükleri çalışmalardan örnekler veren Vargün, birçok avukatın Romanları “en zor iletişim kurulan grup” olarak tanımladığını aktarıyor. Bu yaklaşımın, Roman ailelerini adalet arayışında tamamen yalnız bıraktığını söylüyor. “Avukatlar Roman dosyası almamaya çalışıyor. Bu da Romanların, hiçbir hukuki destek olmadan bireysel mücadele vermesine yol açıyor” diyor.

Vargün, tüm başvurularında Meclis’ten Roman karşıtlığına yönelik özel bir yasal düzenleme talep ettiklerini vurguluyor. “Türkiye’de hiçbir gruba Romanlara olduğu kadar doğal ve sorgulanmayan bir nefret yöneltilmiyor” diyen Vargün, bu nefretin sokaktan yargıya kadar her alanda yeniden üretildiğini ifade ediyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.