Tiamat bize ne anlattı?

Kültür/Sanat Haberleri —

22 Nisan 2022 Cuma - 20:00

Tiamat/İhsan Oktay Anar

Tiamat/İhsan Oktay Anar

  • İhsan Oktay Anar’ın son dönemde yazarlık serüveninin bir duraksama halinde olduğunu belirtmiştim. Esasında bu kitapta da benzer problemler mevcut. Artık Anar’ın kullandığı dil bizi şaşırtıp etkilemekten öte, okurken yorucu bir uğraşa dönüyor. Buradan hareketle, ince bir işçilik eseri olarak görüp çok sevdiğimiz Anar dili, bir revizyon ister hale gelmiş diyebilirim.
  • Tiamat kurgusu ve katmanlı yapısıyla eski İhsan Oktay’a biraz olsun yaklaşan bir eser olmakla birlikte, dil kullanımı açısından alarm veriyor. Bunun sebebine dair, yazarın kişisel yaşantısını içeren bir takım magazinel iddialar söz konusu. Teyit edilmediği için şimdilik bu da bende kalsın.

BİLGE AKSU

Türkçe edebiyatta hemen herkesin ortak paydada buluşup takdir ettiği çok az yazar vardır malum. Havasından suyundan mı bilmiyorum, politik mevzularda nasıl şevkle kutuplaşıyorsak, kültürel ve sanatsal aktiviteleri değerlendirirken de yaparız bunu. Nobelli yazarımız ‘zayıf’ bulunur, Mezopotamya ve Anadolu söylencelerinden neredeyse bir mitoloji çıkaran Yaşar Kemal’e burun kıvrılır falan. Bütün bu keşmekeşin içinde bir yazar vardır ki ondan söz açıldığında herkes şöyle bir önünü ilikler. İhsan Oktay Anar’dan bahsediyorum.

95 yılında Puslu Kıtalar Atlası’nı yayımladıktan sonra, ilk olarak bu kitaptaki dil yaklaşımıyla göklere çıkarıldı Anar. Ki gerçekten, sözlükten bakılıp eklenmiş kelimeler topluluğu olmaya çok yakın bir çizgide ilerleyen bu kitabın anlatımı, başından sonuna kadar derli toplu ve oldukça özgüvenli şekilde ilerlemişti. Ele aldığı konuyu tarihsel bir arka plana taşıyan yazar, seçtiği tarihlere özgü bir dil kullanımıyla karşımıza çıkıyordu. Bu açıdan birçok kişi onu Orhan Pamuk’la kıyasladı. Hatta ona rakip olarak da gösterildi. 

Anar’ın yapıtları

Elbette Orhan Pamuk’u ondan ayıran şey, hikayelerinin arka planını oluşturan edebi külliyat ve postmodern yaklaşımla bire bir örtüşen tarzıydı. Anar ise daha çok, kendi dimağındaki felsefi problemleri ele almayı tercih ediyordu. Bir de Pamuk’a göre daha muzipti. Uzun İhsan Efendiler, Rendekar’lar, Diyavol Paşalar hep arka planda kıkırdayan şakacı bir zihni çağrıştırıyordu okura. Belki de bu yüzden, Orhan Pamuk’un ciddiyetiyle baş edemedi ve ondan bir gömlek aşağıda kaldı herkesin gözünde.

Fakat bu iki yazarı bir araya getiren postmodernist yaklaşım, farklı amaçlar ve sonuçlara yol açsa da ikisi için de vazgeçilmez bir sığınak oldu. Anar’ın tarihsel kurguyu fantastik düzlemde yeniden yorumladığı eserleri, ince işçilik eseri üslubuyla birleşince geriye unutulmaz başyapıtlar bıraktı. Puslu Kıtalar Atlası’yla başlayıp, Efrasiyab’ın Hikayeleri ve Kitabü’l Hiyel’le devam eden yazarlık serüveni, 2005 yılına gelindiğinde bir denizcilik öyküsü olan Amat’la yepyeni bir boyut kazandı. Anar okuyucularının belirgin bir kısmının favorisi olan Amat’ı diğerlerinden ayıran şey, tarihsel bir planda ele alınan bir denizcilik hikayesi olmasıydı. Yine benzer dil yaklaşımı ve fantastiğe alan açan olay örgüsüyle bildik Anar kitaplarından biriydi ama bu kez mekan İstanbul ya da Anadolu değil, denizlerin ortasıydı. Tuhaf ve tekinsiz bir atmosferde ilerleyen bu metin, giderek artan gerilim unsurlarıyla birlikte hem adeta bir Daniel Defoe öyküsü gibi sürükleyici hem de katmanlı yapısıyla yine de İhsan Oktay’dı. 

Sekiz yıl sonra Tiamat

Amat sonrası yazarlık serüveninde çoğu okura göre bir duraklama ve gerileme dönemi yaşayan Anar, 2014’te Galiz Kahraman’ı yayımladıktan sonra uzun bir sessizliğe gömüldü. Zaten söyleşi benzeri etkinliklerle arası hiç olmayan yazar, yıllar boyu yeni bir kitap da yayımlamayınca herkes ondan umudu kesmeye hazırlanıyordu ki Tiamat adıyla yeni bir proje üzerinde durduğu haberi şaşırtıcı oldu. Uzun süre beklenen bu sürpriz kitap nihayet şubat ayında okuyucu karşısına çıktı.

Pek tabii dikkati çeken ilk şey, kitabın adının Amat ile taşıdığı benzerlik. Acaba Amat’taki gibi denize yönelik bir hikaye mi göreceğiz diye düşünenler haklı çıktı. Fakat bu kez olaylar denizin üzerinde değil, derinlerinde geçiyordu. 1915 senesinde, cihan harbinin ortasında, Akdeniz açıklarında bulunan bir denizaltıya konuk ediyordu yazar bizi. Mısır’ın Port Said kentine 40 km uzaklıkta, muhtemelen İngiliz gemileriyle mücadele eden bu ‘tahtelbahir’ gemisi, sıradan yaşantısını sürdüren mürettebatıyla birlikte onlara tevdi edilen görevleri yerine getirirken, günün birinde harap bir şilebe rastlayınca işlerin çığrından çıktığı bir noktada tipik Anar anlatısı da nihayet karşımıza çıkıveriyordu.

İhsan Oktay Anar

Denizin tuhaf sırları

Terk edilmiş gibi görünen şilebi, kendilerine yarayacak erzak bulma ümidiyle ziyaret eden mürettebatımız, burada anlam veremedikleri bazı olaylarla karşılaşıyorlar önce. Yerlerde dağınık organ parçaları, kafataslarında delik bulunan cesetler, ortalıkta yuvarlanan yedi adet çivi ve üzerinde iki iblis kaidesinin bulunduğu tuhaf bir sandık… Pek tabii bu bilinmezlik karşısında Anar okurları olarak heyecanlanıyoruz. Hele ki Amat’ı çok sevenler olarak, keyfimize diyecek yok. Zira belli ki bu hikayede de denizin tuhaf sırları, Anadolu coğrafyasının kadim sırlarıyla birleşecek ve bize fantazmalarla dolu bir deneyim yaşatacak. Nitekim gidişat öyle oluyor. Bu noktadan sonrasını içeriğe dair bilgi vermemek için daraltarak anlatacağım.

Hiçlik, kaos, dengesizlik 

Tiamat ismi, eski Babil inanışlarından geliyor. Deniz tanrıçası kendisi. Tatlı su tanrısı Apsu ile birlikte olup tatlı ve tuzlu suyu birleştirdiği düşünülen bir güç figürü. Böylelikle başlangıçtaki kaosu da dengelemek konusunda önemli bir görevi var. Anar bu ismi belli ki bu bağlamda seçmiş. Kitabın giriş ve bitiş kısmında tekrarlanan metinde ortaya çıkan çağrışımlar, Eski Ahit’teki yaratılış bölümlerine götürmüş birçok okuyucuyu. Hiçlik, kaos, dengesizlik hali önce tahtelbahir gemisindeki gelişmelerle bir düzene kavuşur görünüyor ama ilerleyen bölümlerde bu durum kendini yeniden kaosa bırakıyor. Yani Tiamat’ın olmadığı yerde, kaostan kurtuluş yok gibi. (Tiamat, aynı zamanda denizaltının haberleşme kodu ve kaostan sonra bu elbette arızalanıyor)

Okur için yorucu bir uğraş

Anar’ın son dönemde yazarlık serüveninin bir duraksama halinde olduğunu belirtmiştim. Esasında bu kitapta da benzer problemler mevcut. Her ne kadar bundan önceki son iki kitabından daha başarılı bulduysam da, artık Anar’ın kullandığı dil bizi şaşırtıp etkilemekten öte, okurken yorucu bir uğraşa dönüyor. Hele ki denizcilikle alakalı terimlerin art arda sıralandığı bölümlerde bu durum zirve yapıyor. Bunu kişisel bir deneyim olarak düşündüm önce, hatayı kendimde aradım. Ama okuyucu yorumları da bu minvaldeydi. Buradan hareketle, ince bir işçilik eseri olarak görüp çok sevdiğimiz Anar dili, bir revizyon ister hale gelmiş diyebilirim.

Fakat bir yandan yazarın hayalgücü ve kurgu becerisi yeniden yükselişe geçmiş görünüyor. Tuhaf sandıktan çıkan türlü şeyin gündelik yaşantısını sürdürme yolları oldukça yaratıcı. Okurken denizaltı mürettebatının yaşadığı korkuyu biz de hissediyor ve olacakları büyük bir merakla takip ediyoruz. Ayrıca söz konusu yaratığın güçlenme arzusu ve bunun zekayla ilişkilendirilmesi de bir başka hoş ayrıntı. İhsan Oktay’ın filozof yönü yine ortaya çıkıyor burada ve daha fazla bilginin gücü mü güçsüzlüğü mü ortaya çıkaracağı tartışması sürdürülüyor arka planda. Canavarın denizcileri ele geçirip onların zekalarını birleştirdiği ve güçlendiği kısımlarda mülazım karakterinin ağzından şunlar duyuluyor:

“Aptal olarak bilgi karşısında tokgözlüyüz. O bizden zeki olduğu için açgözlü. (…)Zekasıyla birlikte güveni de arttı. Onu kibriyle vuracağız. Onun planı bizim hiçbir şey yapamayacağımız üzerine kurulu. Ama yapacağız. Ondaki zeka sarhoşluğunu kullanacağız.” (S. 135)

‘Her biri siyah kuğu’

Kitabın isminin geldiği kadim inanışları da hesaba katarsak, Ortadoğu dinlerinin hemen hepsinde görülen dualist iyi-kötü çatışmasının bir tezahürü bu. Tanrı ile şeytanın kapışması, Kabil ve Habil’in hikayesi, Yakup ile Esav’ın sınavları… Hemen hepsinde, biri daha uyanık ve zeki olan ve diğerini alt etmeye çalışan ‘kötücül’ karakterle; saf, temiz ve bilgisiz olan ‘iyicil’ karakterin sürtüşmesini görürüz. Ve Mülazım’ın dilinden dökülenlere bu gözle bakarsak, Tiamat’ın arka planında İhsan Oktay’ın neyi tartışmak istediğini daha net görmüş oluruz.

Canavarın emelini bize deşifre eden denizcinin telsiz mesajlarında ise hem kadim hem de modern dönemde karşımıza çıkan bazı imgelere rastlamak mümkün. Ele geçirilen zihinlerden biri, henüz dönüşümünü tamamlamadan önce, büyük bir özveriyle geride kalanlara mors alfabesiyle önemli uyarılar yapıyor. Canavarın amacının insan zihinlerini birbirine bağlayarak büyük bir zihne ulaşmak olduğunu, terk edilmiş şilepte buldukları sandığın içinin kara, dışının ak olduğunu belirtiyor. Artık sandığın içi dışına çıkmış, yani ak olan karaya dönüşmüş durumda. Sandık tersyüz olunca içindeki kötülük de dışarı fırlamış. Bunu Pandora’nın meşhur kutusuna da benzetebiliriz bittabii ama ben daha çok, kitapta geçen bir diyalog vasıtasıyla beyaz ve siyah kuğu alegorisini öne çıkarmayı tercih edeceğim.

“İlim adamlarının işi beyaz kuğular. Biz ise siyah kuğuyu ararız. Almanların harpte çuvallamaları da kitâbî olmalarından. (…)Onlar beyaz kuğu. Ama bizim erlerimiz öyle değil, (…)her biri siyah kuğu.” (S.41)

Bu alegoriyle hem iyi-kötü dualist yaklaşımına ikinci bir örnek ortaya çıkıyor hem de rasyonal ve sezgisel olan akıl birbiriyle çarpıştırılıyor diyebiliriz. Nitekim kaotik bir ‘kötülük’, düzenli ve akılcı bir yaklaşımla değil, yine kaotik bir mücadeleyle alt edilebilir ancak. Doğulu ve batılı zihnin farkı bu şekilde betimlenmiş.

İhsan Oktay’ın hemen her metninde olduğu gibi bu kısa eserde de uzun uzun ele alınacak birçok kısım var. Kitabın katmanlı yapısı nedeniyle her bir başlıkta uzun uzun çıkarımlar yapmak mümkün. Bu yazıda tadımlık bir giriş yapıp bırakmış olayım. Fakat şunu tekrar söylemekte fayda var, Tiamat kurgusu ve katmanlı yapısıyla eski İhsan Oktay’a biraz olsun yaklaşan bir eser olmakla birlikte, dil kullanımı açısından alarm veriyor. Bunun sebebine dair, yazarın kişisel yaşantısını içeren bir takım magazinel iddialar söz konusu. Teyit edilmediği için şimdilik bu da bende kalsın.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.