Umudumu yitirmedim, hesabını verecekler

Dosya Haberleri —

5 Şubat 2021 Cuma - 21:10

  • “Babamdan kalanların içerisinde olduğu siyah torbayı bir tabuta koyduk. Aracımızın önünde ve arkasında iki zırhlı aracın ablukasında, Silopi’den Cizre’ye doğru yol aldık. Dört askeri kontrol noktasında durdurulduk. Her kontrol noktasında Mehter Marşı eşliğinde tabutu açtılar. Siyah torbaya ellerini daldırıp, baktılar.”

BARIŞ BALSEÇER

Türk devletinin Cizre'de sokağa çıkma yasağı ilan ederek başlattığı saldırılarda 143 insan bodrumlarda yakılarak katledildi. Katliam BM, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği (AB) gibi Türkiye’yi bir hukuk devleti ve partner olarak kabul edenlerin gözleri önünde gerçekleşti.

Cizre’de 14 Aralık 2015’te ilan edilen sokağa çıkma yasağı sırasında bir evin bodrum katında yakılarak katledilen Mahmut Duymak’ı oğlu Fırat Duymak, sokağa çıkma yasakları dönemini ve sonrasında yaşadıklarını anlattı.

“Biz ikisi kız üçü erkek olmak üzere beş kardeşiz. En büyüğümüz 27, en küçüğümüz 7 yaşında. Ben 22 yaşına yeni girdim. Babam katledildiğinde daha 17 yaşına girmemiştim. 

80’lerde devlet Cizre köylerine koruculuk dayatması yapmıştı. Ailem koruculuğu kabul etmeyince köyleri Deştalela boşaltılmış, babamlar da Mersin’in Tarsus ilçesine taşınmışlar. Babamın gençliği burada, devrimci yapıların içerisinde geçmiş. Tarsus’ta evlenmişler annemle. Kürdistan aşığı, Cizre’ye hasretti. Annem o günleri “Tarsus’taydık ama babanın tüm anıları Cizre’ye dairdi. Aklı hep Cizre’deydi” diyerek anlatır. Ailem, ben dünyaya geldikten yaklaşık bir yıl sonra yani 2000 yılının sonlarında Cizre’ye geri dönüş yaptı.

Su uyur Kayyum uyumaz

Bazen cümleler birbirini taklit eder bir tekrar gibi ama inanın babamız değil, arkadaşımızdı. Anlayışı, bizimle iletişimi arkadaşçaydı. Birçok baba, aile içerisinde çocuklarına karşı otoriterdir. Babam her konuda bizim yanımızda, her konuda yardımcımızdı. Desteğini hiç esirgemedi, paylaşımcıydı.

Paraya ihtiyacım olduğunda cebindeki parayı yarı yarıya paylaşırdı. Bu davranışı beni hep şaşırtmıştır. Onu özel kılan o kadar çok davranışı vardı ki. O mücadelenin paylaşımcı kültürünü yaşamına yansıtmış biriydi, dışarıda da öyleydi. Çocuklarla çocuk, gençlerle genç olabiliyordu. Politik bilincini yaşamın pratiğiyle birleştirmiş bir birey olarak, anlayışlı bir insandı. Ve eğitimliydi. Katledildiğinde 52 yaşındaydı.

Liseyi bitirdiğimde babam katledildi. Artık üniversite eğitimi görmek için hiç bir sebebim kalmadı. Benden küçük kardeşim liseye yeni geçmişti, o da bıraktı okulu. Belediyede çalışıyordum. Kayyum atanınca ilk icraatı beni işten çıkarmak oldu. Pandemiyle beraber yapacak hiç bir şey de kalmadı. Şimdi bir ev yapmaya çalışıyoruz. Onunla uğraşıyoruz şimdilik.

Bir Trabzonlu Cizre’yi yönetemez

Yaşanan onca olay içinde biz Kürtlerin talebi netti ve doğal hakkımız olanı talep etmiştik. Kendi dilimizde yaşamak, kendi kendimizi yönetmek istiyoruz. Katledilenlerin de isteği buydu. Yani dedikleri, ‘Trabzonlu biri Cizre’yi yöneteceğine, Cizreliler yönetsin’ hepsi bu!

Burada bir sürü insan, polis ve asker tarafından öldürüldü. Çocuk yaştaki insanlarımız öldürüldü. Nihat Kazanhan, Ümit Kurt ve niceleri... İnsanlar her gün gözaltına alındı. Gençler de bu durumun çözüme kavuşmasını beklediler. Devlet hendeklerin sorun olduğunu söylüyordu ama her gün insanlar katledilmeye devam ediyor, gözaltına alınıp, tutuklanıyorlardı. Gençler hendekleri kapatınca, yine öldürülmeye başlandılar. Gençler mecbur kalıp yine barikat kurup hendek kazdı. Çünkü yaşayan her canlı gibi o insanlar da kendilerini savunmak zorunda kaldılar. Bir bina yıkılır ve bir anda enkaza döner ya, Cizre de bir anda polis-asker eliyle o hale getirildi.

Bu halkın her bireyi gibi babam da yaşamını halkının özgürlük mücadelesinin bir parçası yaptı. Cizre’de halk örgütlüydü, halk kendi işlerini kendileri yapıyordu. Babam da o tarihlerde mahalle meclisindeydi. Komünlerde gönüllülük esasıyla çalışmalar yürütüyordu. Asker saldırılarının arttığı dönemde mahalleden çıkmıştı ama geri döndü. Yaralılar çoktu, elinden geleni yapması gerekiyordu.

Özyönetim direnirken

Çünkü orada halkı vardı, arkadaşları, yoldaşları vardı. Hatta ablukanın son günleriydi ve telefonda benimle de görüştü. Kızdı ve ‘Siz evlatlarımsanız, burada olacaktınız. Neden gittiniz?’ dedi. O cümlesini unutamıyorum. Biz onu nasıl bıraktık diye her gün düşünüyorum.

Özyönetim direnişleri döneminde bir kere TV’de burada yaşananları anlatmış olsa da o bodrumlardaki kimse seslerini duymadı. Devlet Cizre’de yaşayanlara insan değilmiş gibi davrandı. Oysa kimlikleri, onurları ve varlıkları için direniyorlardı.

Hatırlıyorum Cudi Mahallesi’nde aile olarak tek biz kalmıştık. Ne yiyecek, ne de su hiçbir şey kalmamıştı. Ama inanın ekmeği, suyu umursamıyorduk. Bir aile daha kalmış olsaydı, çıkmayacaktık. Babam telefonda anneme de ‘Sen benim hayat arkadaşımsın. Beni bırakman doğru olmaz’ dedi. Annem ‘Çocuklarımız var. En azından onların güvenliğini sağlamak zorundayım’ dedi. İşte bu sebepten çıktık.

Devlet kana susamıştı

Kin kusuyorlardı, kanımıza susamışlardı. Kimse de bir şey yapamıyordu. Öyle bir nefrete şahit olmamıştım. Oysa oradakilerin hepsi Cizreli sivil halktı ve bu savaşın yaşanmaması, birilerinin ölmemesi için gelen üniversite öğrencileriydi. Tek birisinin elinde silah yoktu. Devlet hepsini “terörist” ilan etti. TRT “60 terörist etkisiz hale getirildi” diye haber yaptı. Gidip baksınlar, babamın tek bir sabıka kaydı bile yoktur. AİHM bile sivillerin oradan sağ çıkması gerektiğini bildirmişti ama hepsi o bodrumlarda yakılarak, katledildiler.

Babamın şehadet haberini TRT’nin o malum haberinden öğrendik. Yakılmış onlarca beden Urfa, Silopi ve Şırnak’a dağıtılmıştı. Ablam Urfa’da, amcam Silopi’de, ben de Cizre’de DNA testi verdik. Sonra HDP Silopi Kriz Masası beni aradı.

Hepsi yakılarak katledildi

Amcamla gittik. Babamın naaşı Silopi – Habur Sınır Kapısı soğuk hava deposundaydı. Teşhis için fotoğraf gösterdiler. Şoka girdik. Gösterdikleri yanmış bir bedenden geriye kalmış kemiklerdi. Oradaki hiç bir aileye sağlam vücut yapısı göstermediler, hepsi yakılarak katledilmişti.

Sonra amcamla deponun önüne götürüldük. Deponun kapısını açtılar. Cesetler siyah torbalara konulmuştu. Deponun her yanı yanık tozu yani kurumla doluydu. Çürük kokusu her yanı sarmıştı ayrıca. Numaralandırılmış bir siyah ceset torbasını gösterdiler. “Budur” dediler. Amcam “80 kilo bir insandı, bizimle dalga mı geçiyorsunuz?”, ben ise “Neyi teşhis edeceğiz” diyerek bağırdık.

Siyah torbayı açıp bakmamıza izin vermediler. Silopi’de bulunan bir camiye getirdik. Orada ceset torbasını açtılar. Tüm cemaat donup kaldı. Yakılmış bir bedenden geriye kalmış dört – beş kemik parçasıydı baktığımız. Başka bir şey yoktu.

Babamdan kalanların içerisinde olduğu siyah torbayı bir tabuta koyduk. Aracımızın önünde ve arkasında iki zırhlı aracın ablukasında, Silopi’den Cizre’ye doğru yol aldık. Dört askeri kontrol noktasında durdurulduk. Her kontrol noktasında Mehter Marşı eşliğinde tabutu açtılar. Siyah torbaya ellerini daldırıp, baktılar.

Bu psikolojik baskıyla yaklaşık yarım saat yol giderek Cizre’ye ulaştık. Toprağa biz vermedik. İzin vermediler. Cizre’nin girişinde aileden tek bir kişi gidip cenazeyi alacak ve aldığı yerde toprağa verecekti. Amcam gitti. Yaklaşık yirmi gün babamın nereye gömüldüğünü dahi bilmiyorduk. Asıl kötü olan o belirsizlikti.

‘Bilinç öldüğüne inanmıyor’

Burada her Cuma mezarlıklara gidiliyor. Babamın mezarına gidiyorum, hiçbir şey hissedemiyorum. Hala öldüğüne inanmıyoruz çünkü göz bir şey görmeyince bilinç öldüğüne inanmıyor. Çünkü gördüğümüz babamın bedeni değildi, babamızı gömemedik.

Babamın katledilişinden sonra dedem vefat etti. Akrabalarımdan vefat edenler oldu. Cenaze merasimine gittiğimde yüzüm gülümsemeyle doluyor. İnsan ölümden mutlu olur mu! Oluyorum işte, “Ne güzel bir ölüm, ne temiz öldüler” diyorum. “Beden bütünlükleri yerinde, birileri tarafından öldürülmediler. Yaşadılar ve şimdide olması gereken gibi hayat hikayeleri sona erdi” diyorum. Bu dünyada Normal ölüm var. Ve bundan mutlu oluyorum.

Babam ile gurur duyuyorum, mücadelesinden de gurur duyuyorum elbette. Ama bizi en çok üzen beden bütünlüğünün olmamasıydı. Babamın cesedini teşhis etmek için DNA testi yapmamız bizi çok yaraladı. Bedenini gömebilseydik, yasımızı tutabilirdik. Yasını tutmamıza izin vermek istemediler.

Devlet anlamıyor, anlamak istemiyor

Babamı çok düşündüm. Arkadaşları katledilse ve o yaşıyor olsaydı, aklını yitirirdi. Özyönetim için çok emek verdi. Devlet 90’larda da Cizre’yi alt üst etti. İnsanları katlettiler, göçe zorladılar. 90’lardan bugüne bu halkı korkutup vazgeçireceklerini düşündüler. Ama görüldü ki bu halk değişmeyecek. Haklılar çünkü ve taleplerinden vazgeçmeyecekler. Babamı katlettiler diye “tamam sizin dediğiniz gibi olsun” diyeceğimizi mi düşünüyorlar? Devlet anlamıyor, anlamak istemiyor.

İnsan olan nasıl yapar bunu, anlamıyorum. Öldürmüşler, katletmişler. Kin ve nefretleri sona ermemiş, ölü bedene işkence yapmışlar. Bir anneye oğlunun kemiklerini postayla yolladılar. Bilmiyorum, nasıl anlatacağımı bilmiyorum!

Toplumun kustukları orduda

JÖH, PÖH diyorlar. Yaşadıkları kentte, toplumda hiçbir değeri olmayan sapkın, hasta ruhlular. Dışlanmış, aşağılanmış ve sevgisiz insanlar bunlar. Kendi toplumunda aşağılanmış, devleti tarafından aşağılanmış... Onları aşağılayan devlete, topluma ses çıkaramıyorlar. Devlet onları toplayıp Kürtlerin üzerine saldı. Buraya gelip zavallılıklarının hırsını Kürtlerden çıkardılar.

Dosyalara bakıyoruz burada Kürt katleden bu kişilerin çoğu, şimdi cezaevinde. Devletin onlarla işi bitti ve hepsini cezaevine attı. Her şey ortada.

Kürtler bununla gurur duydu

Bilerek yaptılar. Oradakilerin tümünü sağ çıkarabilirlerdi. Ama yapmadılar. Çünkü o direnişin tanıklarını yok ederlerse, direnişi anlatacak kimse kalmayacak sandılar. Bu iradeyi katliamla yok etmek istediler. Ama inanınki hesapları tutmadı. O iradeyi yıkamadılar. Mücadelelerinin önüne geçemediler. Öyle bir ters tepti ki, Kürtler bununla gurur duydular.

Kızıyorum çünkü direnişi konuşmamız gerekiyor. Bir katliam gerçekleşti ama büyük bir direniş de yaşandı orada. Hepimiz İnsan iradesinin nasıl muhteşem bir şey olduğuna tanıklık ettik. Bir iradenin görkemine şahitlik ettik. Bu açıdan değerlendirmemiz gerekiyor. Düşünsenize seni parça parça ediyorlar ama sen vazgeçmiyorsun. Çünkü haklıydılar.

Bazen birden karşıma birinin çıkıp “Babanı ben yaktım. Ben katlettim” dediğini ve “Acaba ne yapardım?” diye çok düşünüyorum. Zorladım zihnimi, babamın katili bile olsa bir insanı öldüremezdim. İnsan olan yapamaz ki zaten. Düşmanın dahi olsa, savunmasız bir insanı öldüremezsin. İçinde bir şey “dur” der. Diyelim ki öldürdüm. Çözüm mü? Bana göre yaşama saygısı, içinde vicdanı olmayan kişi ölüdür. Vicdan yoksa insan nedir, anlamı nedir!

Onurlu bir yaşamı miras aldı

Babamızın bize bıraktığı miras, onurlu bir yaşam oldu. Omuzlarımızda onun bize bıraktığı “iyi bir insan olma” sorumluluğu duruyor. Belki haberlerde çok ismi geçmedi ama Cizre’de babamı herkes bilir, tanırdı. Katledildiğinde Cizre ağladı. Sadece ona değil, o bodrumda yakılarak katledilen, her cana Cizre ağladı.

Şimdi Cizre’nin, Cudi’nin sokaklarının hangi köşesine bakarsak bakalım onların izleri duruyor. Elbette hayatta olmalarını isterdim. Ama yaşasalardı belki de bu kadar derin izler kalmazdı geride. Cizre’nin her sokağında iradenin, isyanın derin izleri duruyor. Cizre’yi adımladığımda her an onların yüzleri, sesleri, iradeleriyle ortaya koyduğu direnişleri aklıma geliyor. Bu hisle içim doluyor. Hani Türkler diyor ya “Bayrağımızın rengi dökülen kanımızın rengidir”. Oysa Cizre Kürt halkının özgürlük için verdiği bedelin tarihini her yanında taşıyor. 

İnanın biz Kürtler bütün bu kötülüklere rağmen hala insanlığın iyi tarafta duruyoruz. Devlet gelip “tamam oturup barışalım” dese, yine bir çözümün olması için “barışalım” deriz. Gerçekten “bu halkın taleplerinin kabul edildiği o barışı” çok istiyoruz. Belki de bundan dolayı biz Kürtler hala kaybediyoruz. Bilmiyorum ama böyle olmamalıydı.

Yılmayacağız

Baba sadece et ve kemik değildir. Bir insanı baba bilmek, derin bir hissiyattır. Babamızı her an yanımızda görüyoruz. Arkadaşımızı, yoldaşımızı kaybettik. Büyük bir kayıp. Bu acı sonrasında aile olarak daha bir sıkı sarıldık birbirimize.

Bununla da yetinmedi devlet. Aileme hala baskı yapılıyor. Annemi gözaltına aldılar ve 45 gün hapiste tutuldu. Davası hala devam ediyor. Güya yasaklar başladığında biri bizde bir gece kalıp, katılmış. İddialarına göre bu kişi sonra gelip devlete teslim olmuş. İtirafı bu yöndeymiş. Annemle mahkemede yüz yüze getirdiler. Böyle bir kişiyi tanımıyoruz bile. 2012 yılındaki  –13 yaşındaydım- sosyal medya paylaşımım bahane edilerek gözaltına alındım. Bu davam devam ediyor. Tek amaçları ailemizi yıldırmak.

Ama anlamıyorlar. Biz yaşanabilecek en zor durumu yaşadık. Bunun ötesinde insan neyden korkabilir ki. Öldürülmek, katledilmek ise zaten yaşadık. Babamızı parça parça edip, aileye teslim ettiler. O aileye daha ne yapabilirler ki? Bundan ötesi var mı?

Ötesi yok olacak, olmalı!

Kürtlerin tarihi bu. Tarihimizin her yanı bu katliamlarla dolu. Artık “Hayat bu” diyorum ve yaşama devam ediyoruz. Umudumuz var ve bu umutla yaşıyoruz. O umudu hiç yitirmiyoruz. Bu umut olmasa belki hayatta olmayacaktım. Hergün “Birgün olacak. Birgün istediğimiz gibi olacak. Mecbur olacak” diyorum kendime. Çünkü biz Kürtler çok bedel ödedik. Yaşamımız bedel ödemekle geçti. Cizre’ye hangi aileye giderseniz gidin, her aile varoluş mücadelesi için bedel ödemiştir. Bizim üzerimize farzdır artık, “olacak, olmalı”.

Bize ne yaptılarsa inanıyorum ki hesabını da verecekler. Umudumuzu yitirmedik. Halkımız da umudunu yitirmesin. Özgür bir ülkede, dilimizi özgürce konuşacağız. Kültürümüzle, kimliğimizle özgürce ve bir arada yaşayacağız. Her şey mutlaka istediğimiz gibi olacaktır.”

 

 

 

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.