Ya hep beraber öleceğiz, ya da örgütleneceğiz 

Dosya Haberleri —

8 Mart 2022 Salı - 19:00

Nazan Üstündağ

Nazan Üstündağ

  • Bütün bu imkansızlıkta hala toplumsal sorunlara cevap olmaya ve tahayyülünü ayakta tutmaya çalışan bir Kürdistan kadın hareketi var. Ama bu gerçekten kolay değil. Bu kadar bariz şekilde kadınların eti kemiği hedef haline getiriliyor. Eti kemiği, aklı hafızası… El ele tutuşması, acısı, her şeyi hedef haline getiriliyor. 

SUSAN WEİNBLATT

Dünya bir 8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne yine savaşların gölgesinde girdi. Suriye'de 10 yılı aşkındır devam eden savaş, Afganistan, Afrika, Latin Amerika derken şimdi de Avrupa'nın göbeğine Rusya ile Ukrayna savaşı patlak verdi. Savaşlarda en çok zarar gören ise kadın ve çocuklar oluyor. İmralı Cezaevi'nde 24 yıldır ağır tecrit altında tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan 21. yüzyılda yaşanan savaşları 3. Dünya Savaşı olarak değerlendiriyor. Biz de dünyadaki kadınların durumunu, mücadelesini ve Kürt Özgürlük Mücadelesi yürüten Kürt kadınlarının mücadelesini Barış Akademisyeni Nazan Üstündağ ile konuştuk.

Bir sene önceki kadın mücadelesinin gündemini salgın koşulları belirlemişti. Özellikle kadınların eve hapsedilmesi, bir yandan bakım emeğinin kadınların omzuna yüklenmesine yol açtı bir yandan da ev içi şiddetin korkunç derecede artmasına yol açtı. Bu yüzden de kadınlar, feministler buna dair sözler söylediler. Son bir sene içerisinde pandemi devam etti ama başka şeyler de eklendi. Bu tartışmalar kadın mücadelesinin gündemini son bir yılında nasıl belirledi ve neler öne çıktı?

Kadına karşı şiddet meselesi ve evde kadınların kapanmasıyla birlikte artan şiddet meselesinde bence bir değişim olmadı. Avrupa’da, Amerika’da ve Kanada’da kadınların evde kapalı kalmalarına rağmen ne yapabilirler çeşitli yollar arandı. Çünkü kadınlar için ev içi şiddetin en önemli sorunlarından bir tanesi dışarıya seslerini duyuramamaları yani ev içinde şiddet uygulandığı zaman bunu nasıl bildirecekler, bununla nasıl mücadele edecekler, buna karşı nasıl öz savunmalarını örgütleyecekler, buydu. Kadınların çabuk ve rahat bir şekilde şiddete maruz kaldıklarını bildirecekleri hatlar, araçlar, acil durum noktaları kuruldu. Bunun ne kadar etkisi olduğu ölçülmedi benim bildiğim kadarıyla. Fakat Kanada’dan gördüğüm rakamlar vardı en son, ve Kanada’da kadına yönelik ev içi şiddetin iki katına kadar arttığı ve bunun da engellenemez bir pandemi hale geldiğine dair yazılar var. Covid-19 salgınının yanında bir de gizli pandemi olarak kadına karşı şiddet. Bu tür acil hatlarla engellenmesi çok çok zor. Sadece bireysel birtakım vakalarda belki başarıya ulaşmış olabilir ama nihayetinde kadına karşı şiddetin genel olarak kadın düşmanlığından ve kadına karşı verilen savaştan kaynaklandığını düşünürseniz bu tür devletin uyguladığı kolaylaştırmaların zaten birkaç vakayı belki kurtarmak dışında çok da büyük kitlesel bir etkisi olmayacağını düşünebiliriz. O konuda onu söyleyebilirim. 

İkinci bir mesele tabi kadınların sokağa çıkma ve örgütlenme, örgütlenmeye fırsat bulma, kendilerini örgütlerin içinde tanımlama imkanları çok daraldı Covid-19 ile birlikte. Kadının iş yükünün çok artması bir taraftan, bir taraftan kadınların işlerinin çok daha fazla kaybetmesi, çok daha fazla çabuk işten atılmaları sonucunda da kamusal alandan çekilmeleri bütün bunların sonucunda kadınların örgütlenme ve sokakta görünür olma seviyesinde bir düşüş olduğunu söyleyebiliriz. 

Bu bakım emeği meselesi hakikaten dediğin gibi çok önemliydi. Bence bir kazanım olarak ortaya çıkan şey çok iyi manifestolar yayınlandı. 2021-22 arasında hemen hemen kadın örgütlerinin tamamından ve sadece kadın örgütlerinden değil, aynı zamanda kendini daha radikal sol olarak tanımlayan bütün örgütlerden çok önemli manifestolar çıktı kadın emeğini temel alan. Bu metinler ne olursa olsun tabi ki bir gelenek oluşturuyorlar. O anlamıyla önemli. Bunun çevresinde kadınlara öze bir şeyden ziyade çok daha fazla lojistik alanında grevlerin arttığını, lojistik alanında direnişin ve sendikalaşmanın arttığını gördük ama kadın emeğinin zaten en önemli meselelerinden bir tanesi ev içi emeğin örgütsüz kalması, bunda büyük bir atılım olduğunu söylemek doğru olmaz. 

Bu sene bence bunları gölgede bırakan iki büyük olay oldu. Bir tanesi ABD’de Teksas eyaleti başta olmak üzere ve Polonya’da kürtajın yasaklanması. Bu kadın hareketi açısından çok büyük bir yenilgi. Üstelik de o kadar büyük örgütlenme olmasına rağmen Polonya’da, keza ABD’de de ciddi bir feminist mücadele var. Buna rağmen böyle büyük yenilgilerin gerçekleşmesi bence kazanımların geri alınması bu senenin en ciddi olaylarından birisi.

İkincisi de tabi Taliban meselesi. Onu geçenlerde Newaya Jin’deki yazdığım yazıda da üstünde durmaya çalıştım, IŞİD yenilgisini aslında bir kadın zaferi olarak gördük. Nitekim de kadın iradesi, Kürt kadın iradesi ve dünyada Kürt kadın iradesinin yankıları ve bulduğu destek IŞİD’in yenilmesinde çok önemli rol oynamıştı. IŞİD’in deşifre olmasında, onu savunan güçlerin deşifre olmasında çok önemli rol oynadı. Bunun hemen akabinde bütün dünya güçlerinin ortak bir şekilde Taliban’a “eyvallah” çekmesi ve kadınların Taliban’la birlikte bölgede büyük bir yenilgiye uğraması, kadın hareketleri tarafından gündemlerine en önlerinde yer almaması da başka bir yenilgi olarak düşünülebilir. Bunu daha sonra daha geniş konuşabiliriz ama, ben bu seneye damgasını vuran şeylerin bu olduğunu düşünüyorum. Öbür taraftan kazanımlar da var, onları bölge bölge ele alacağız sanırım. 

Bu konudan devam edersek, kürtaj meselesinde kadın mücadelesinin kayıplarından konuştuk. Polonya’da uzun zamandır bir direniş olmasına rağmen kayıplar oldu. Ancak Güney Amerika’da ise hem kürtaj konusunda hem de başka alanlarda kazanımlar var. Güney Amerika’nın son bir yılını nasıl değerlendirebiliriz? 

Güney Amerika’da Arjantin’den sonra Kolombiya ve Ekvador’un kürtaj yasağını kaldırması çok önemliydi. Bir kere kürtaj neden bu kadar önemli, onu konuşmak lazım önce. Kürtaj meselesi şu yüzden çok önemli: Kadınların ulus devlet içerisinde kontrol edilmelerinin en büyük yöntemleri doğum haklarını kontrol etmekle yapılıyor. İsterse ulus devletin kürtajı yasaklayarak nüfusu arttırması ve planlaması, özellikle beyaz orta sınıf kadınların doğurganlığını artırarak kontrol etmesi, isterse de ezilen gruplardan gelen kadınların, örneğin yerli kadınların veya siyah kadınların doğum yapmasını engellemesi üzerinden bu kontrolü gerçekleştiriyor. Doğum yapmama hakkını engellemek değil aynı zamanda doğum yapma hakkını da engellemek, bu ikisi kadınların bedeninin, kadınların kontrol edilip ulus devletin neferi ve askeri haline getirilmesinin en önemli iki yöntemi. Kadınların o yüzden de tarih boyunca en fazla mücadele ettikleri alanlardan birisi bu alan. Bu alandaki yenilgiler de kazanımlar da o yüzden sadece tek başına kürtaj açısından anlam ifade etmiyor, sembolik anlamlar ifade ediyor. Latin Amerika’da kazanılan haklar o yüzden çok önemli, güçlenen kadın hareketinin de göstergeleri bunlar. 

Bir tek kürtaj değil tabi ki, aynı zamanda Şili’de başa gelen radikal sol hükümetin bakanlar kurulunun yüzde ellisinden fazlasını kadınların oluşturması da çok önemli bir kazanımdı. Bolivya’da bir “erkek egemenliğini ortadan kaldırma bakanlığı” kurulmuştu geçen sene, kadın özgürleşmesi ile ilgili bir bakanlık oldu bu. Zaten 2020-21 arasında hatırlarsanız 8 Mart’ta söylemiştik: Güney Amerika’da kadın hareketi devletten bir boşanma yaşıyor. Kadın hareketlerinin en önemli problemlerinden bir tanesi kürtaj olsun, kadına karşı şiddet olsun, temsiliyet kotaları veya pozitif ayrımcılıkla görünürlük mücadelesi olsun, her zaman devlete çok bağımlı olmalarıydı. Hep devleti göreve çağırmalarıydı. Güney Amerika’da 8 Mart sonrasında Meksika’da Arjantin’de ilk defa kadın hareketi devlet binalarına saldırmıştı ve devleti düşman olarak ilan etmişti. Bu kopuş çok çok önemliydi, belki de tarihi bir kopuş olarak nitelendirilebilir. Ondan dolayı Güney Amerika’daki kadın hareketini yakından izlemeliyiz. Şunu da unutmamak gerekiyor, hala bu bölge dünyadaki en fazla kadın cinayetleri işlendiği yer. Bu da tam da kadına karşı, kadının kazandığı özgürlüğe karşı nasıl bir savaş yürütüldüğünün de en büyük kanıtlarından bir tanesi.

Buradan hemen Ortadoğu’ya da geçebiliriz. Özellikle kadın cinayetleri ve kadının yaşamının hedef alınması konusu bu bölgede de aciliyetini koruyor. Daha önce kısaca bahsettiğiniz Taliban’ın gücü ele geçirmesi, büyük umutlarla seçilen Biden’ın yarattığı ani hayal kırıklığına şahit olduk. Hemen ardından da her şeye rağmen duvarlara yazılamalar yapan, anında reaksiyon verip sokaklara çıkan Afganistanlı kadınlara da şahit olduk. Batının ve bütün dünyanın yenilgisi olarak değerlendiriyoruz bunu. Bu konuda değerlendirmeleriniz neler?

Afgan kadınlar gerçekten çok harikalar. Geçen hafta 40 kadın sokağa çıktı. Alışveriş yaparmış gibi önce sokağa çıktılar sonra da bir “flash-mob” protesto gerçekleştirdiler. Afganistan’da çok uzun zamandan beri büyük bir mücadele veren özellikle savaş lordlarına karşı ve savaş lordlarının kadın recmine karşı mücadele veren kadın hareketinin liderlerinin ya kaçmak, ya da yeraltına inmek zorunda kalmaları. Ya da infaz edildiler. Bu kadınların yokluğu ile birlikte 16-20 yaş arasındaki kadınlar bu eylemleri yapıyorlar şu anda. Bu kadınların örgütlenme deneyimi de yok, ailelerinden destek de görmüyorlar. Bence bu konuyu o yüzden küreselleştirmek, Afgan kadınlara sürekli destek vermek çok çok önemli. Kadınları kurtarıyoruz diye başlayan bir Afgan savaşından bahsederken sonra tekrar Taliban’a yüzeysel birtakım sözlerle geri verilen bir Afganistan ortaya çıktı. Her açıdan, Batılı güçleri, dünyadaki muhafazakâr İslamcı ya da başka bu tür aşırı sağcı hükümetleri analiz etmek açısından, savaş sonrasında barış rejimlerinde Batılı güçlerin Irak’ta, Afganistan’da, Sudan’da nasıl savaş lordlarına ülkeleri geri temsil ettiğini görmek açısından… Her açıdan çok önemli Afganistan. 

Kadınların direnişini çok önemsiyorum, ona karşı uyanık olmak istiyorum ama gerçekten bir dünya kadın hareketinin cevap olması gerektiğini düşünüyorum Afganistan’a. Çok can yakıcı bir şey 40 kadının bu kadar felaket içerisinde hala sokağa çıkmayı başarmaları. Çünkü kadınları erkekleri iş yerinde birbirinden ayırmakla başladı biliyorsun, şimdi ama kadınlar işten atılıyorlar tamamen, buna benzer şeyler. Pakistan’da da şimdi mesela 8 Mart’a çıkmaya kalkan kadınların saldıracağını söyledi İslamcılar, yani Afganistan’da bir şey olduğu zaman bu tek başına orada olmuyor. Pakistan, Hindistan, Bangladeş, Malezya hepsinde bunların karşılık buluyor sonrasında. 

Afgan kadınlar gerçekten çok harikalar. Geçen hafta 40 kadın sokağa çıktı.
Bir "flash-mob" protesto gerçekleştirdiler. Pakistan’da 8 Mart’a gidenlere saldıracağını söyledi İslamcılar,
yani Afganistan’da bir şey olduğu zaman bu tek başına orada olmuyor. Pakistan, Hindistan,
Bangladeş, Malezya hepsinde bunların karşılık buluyor sonrasında.

Genel olarak Ortadoğu’nun son bir yıldaki kadın gündemini nasıl değerlendirebiliriz peki?

Ortadoğu’da Beyrut merkezli hala ciddi gelişmeler var ve Filistin merkezli kadın hareketlenmeleri var. Bu sene bütün bu Covid-19, yoksullaşma, Beyrut’ta yaşanan patlama ve ardından büyük felaketler biraz daha geçen senelere kıyasla daha görünmez kıldı kadınları. Ama çok büyük bir deneyimi var oralardaki kadınların. Aslında bir fitille gene ciddi şekilde ateşlenebilir diye düşünüyorum. Sudan da önemliydi, Sudan’da kadınların sürekli barış masasından atılmaları söz konusu oldu. Ondan sonra darbeler sırasında gösterdikleri büyük direniş geldi. Sudan devriminin öncüleri kadınlardı, ama ara hükümetlerde kadınlar sürekli tasfiye edilmeye çalışıldı. Şimdiki durumda da ciddi bir sindirme var. Gerçekten büyük bir savaş olduğunu düşünüyorum. Kadınlar ne zaman sokağa çıksalar, hiç unutamayacağımız resimler yaratıyorlar, imkansızlıktan beden, et ortaya koyuyorlar. Ne Sudanlı kadınları unutabiliriz ne İranlı, ne Kürdistanlı kadınları, ne siyah kadınları unutabiliriz. Her bir sokağa çıkış aslında görünmezi görünür kılan, dili olmayana dil veren şekilde oluyor. Ve hemen akabinde de büyük saldırılarla karşılaşıyorlar. Bunun merkezi olan yerlerden birisi de Orta Doğu ve öyle olmaya da devam ediyor diye düşünüyorum.

Aslında Türkiye de buna denk düşüyor. 2015 savaş sonrası bütün sokak hareketleri bastırılmışken kadınlar yine de 8 Mart’ta ve 25 Kasım’da sokağa çıktılar ve hemen arkasından büyük bir şiddet dalgasıyla karşılaşmalarına rağmen ertesi sene tekrar çıktılar. Bir yandan sokakta fiziksel şiddette korkunç bir artış var, kadın cinayetlerinde, kaybedilme ve katledilmede çok büyük bir artış var. Bu tabloya dair neler söyleyebiliriz? Bir yandan da Türkiye’de yakın tarihte görmediğimiz kadar işçi direnişleri yaşanıyor, bunlardan bazıları kadın işçiler öncülüğünde yaşanıyor. Yoksulluk ve kriz direniş için de bir kapı açtı mı? 

Türkiye’deki kadın hareketinin her zaman çok güçlü ve gerçekten görünür olma konusunda çok etkin olduğunu düşünüyorum. Öte yandan Türkiye kadın hareketinin Türkiye’deki uyanan kadın bilincine cevap da olduğunu çok düşünmüyorum. Çünkü birkaç tane olay oldu bu sene belki, kendi aralarında çok fazla sosyal medya üzerinden, siteler üzerinden olsun parçalanma ve örgütlerin dağılması, düşmanlıkların üretilmesi gibi olaylar oldu. Bu sene buna çok tanıklık ettik bu da biraz moral bozucuydu. Öte taraftan kadın cinayetleri söz konusu olduğunda hakikaten çok ciddi bir birliktelik, mücadele gösteriliyor. Ama burada da çoğalıp katmanlaştığını düşünmüyorum. Gerçekten ne kadar toplumsallaşabiliyor kadın hareketi? Bu bir soru olarak ortada duruyor. Üçüncü olarak da İstanbul Sözleşmesini ben de önemli bir cephe olarak görürken, Latin Amerika örneğinde olduğu gibi Türkiye’deki kadın hareketinin tamamıyla devletten boşanma yaşaması gerektiğini de düşünüyorum. Bu anlamıyla İstanbul Sözleşmesi’nin devletin uyguladığı bir sözleşme olarak düşünürsek, dünyanın en önemli şeyi olmadığını düşünüyorum. Kadın örgütlenmesinin ve örgütlenmenin toplumsallaşmasının, kadınların kadın cinayetleri konusunda çok daha aktif bir öz savunma örgütlemesinin daha önemli olduğunu düşünüyorum. En çok belki içinde olduğum yer orası olduğu için daha eleştirel bakıyorum belki de. Örgütlenme konusunda eksiklikler yaşıyor Türkiye kadın hareketi. Şimdiye kadar en fazla insan kadın hareketine ilgi duyarken, en az örgütlü olduğu dönemden geçiyoruz. Öte yandan, her zaman çok önemli sözler söylüyor. Söz üretme konusunda gerçekten çok başarılı olduğunu düşünüyorum. Söz eylemdir aynı zamanda. Sözle eylemi ayrı düşünmemeliyiz. O açıdan kadın grevi yapanlara dair, hem yoksulluk, barınma konularında çok ciddi politik alana damga vuracak sözler söylediler. 

Hakikaten kadınların grevi meselesi çok önemli. Hindistan’da mesela bu kadar uzun zamandan beri tarım işçileri büyük bir grev yapıyorlardı. Büyük protestolar düzenliyorlardı Mondi’nin neoliberalleştirme yasalarına karşı. Ve orada inanılmaz derecede kadın liderler ortaya çıktı. Şu anda 8 Mart o kadın liderler tarafından örgütleniyor. Emekçi hareketi ile kadın hareketini bir araya getiren hem yoksullaşmaya karşı hem kadın ve beden ve emek özgürlüğüne dair sözlerin aynı anda söylendiği bir saha üretiyor. Türkiye’de böyle bir alan açılıyor. Emekçiler, kadınlar hakikaten sözlerini ortaklaştırabilirler. Sözlerini ortaklaştırabilmesinin bir sebebi de en başta konuştuğumuz bakım emeği ve hizmet emeğinin tam da kesiştiği yer olması. Kadın emeğiyle lojistik alandaki emek birbirine son derecede benziyor. İkisi için de bakarsak tabi ki birinde ücret var birinde ücret yok ama yapılan araştırmaları okuduğumuzda kuryelerle ilgili, kuryelerin söyledikleri en önemli şey emeklerine değer verilmesi, haysiyet ve özgürlük meselesi. Gündeme getirdikleri talep, kamusal alana taşıdıkları başlık tabi ki ücret artışı olabilir, bizim de kadınlar olarak talebimizi taşıdığımız yer kadına karşı şiddeti durdurmak olabilir. Ama bunun arkasında, ikisinin de arkasında yatan çok önemli “haysiyet”, “emeğe değer verilmesi” “sevginin, dostluğun, arkadaşlığın görünür olması” “bir özgürlük hissinin yaşanması” meseleleri var. Bu arkadaki sözler birbiriyle konuşursa kamusal alanı kökünden sarsacak ciddi bir eylemliliğin alt yapısını hazırlayacaktır diye düşünüyorum. 

Bu iç bölünmelerden ve sosyal medya kavgalarından bahsettik. Dünyanın geneline baktığımızda, aslında kesişimsel ve kapsayıcı bir feminizm trans haklarını da kapsayan LGBTİ+’leri de kapsayan bir hale gelmişken Türkiye bağlamında farklı bir durum söz konusu. Mesela ABD’de siyah kadınların da kapsandığı ve öncülük ettiği, siyah ve trans kadınların da kapsandığı bir feminizm daha ilerici ve güncelken, LGBTİ+ haklarına karşı olan feminizmin daha beyaz ve daha muhafazakâr bir feminizm olduğu bir fenomen gözleniyor. Türkiye’de ise bunu gözleyemiyoruz. Bunun arkasında birçok neden olabilir, ama baskının yoğunlaşması, insanların dar alanlara kapatılması, birbiriyle iletişim haline geçememeleri, örgütlü mücadeleyi sırtlanan birçok insanın cezaevinde olması bu paranoya ve iç bölünme üzerinde etkili olabilir mi? 

Tabi ki baskı ve şiddet ortamının olduğu her yerde bölünmeler de çok fazla yaşanıyor. Bu doğru. Ben ama şöyle düşünüyorum, Kürdistan kadın hareketi ile belki Türkiye kadın hareketinin arasındaki farka bakabiliriz. Bence sorunlu bir fark, Kürdistan kadın hareketi “her şey bir kadın meselesidir” diyor. Her şey bir kadın meselesi olduğu için her alanda kadınlar örgütlenebiliyor. Ama Türkiye kadın hareketi gerçekten doğrudan kadını hedef almadığı sürece “her şey kadın meselesidir” demiyor. Ve her şey kadın meselesidir demediği ölçüde de diğer hareketlerle buluşmakta zorluk yaşıyor. Nedir bu her şey? Grev meselesi sadece kadınlar grev yaptığında kadın meselesi olmaz. Kurye işçilerinin grev yapması da kadın meselesidir. Bu kurye işçilerinin içinde kadın olup olmaması önemli değil. O emeğin ne tür bir emek olduğu ile ilgili, sizin nasıl bir emeği savunduğunuz ile ilgili. Orada da olmak gerekir kadın hareketi olarak. Kadın hareketi olarak birbiriyle konuşmayı, sözünü dönüştürmeyi, önceliklerin sırasını esnekleştirmeyi bu sağlar. Türkiye kadın hareketinin içine kapanıklığını, kendi içinde bölünmeler yaşamasını bir yandan baskılarla açıklayabiliriz, bir yandan da mesele doğrudan “kadın nüfusunu” ve “kadın bedenini” ilgilendirmediği sürece, cinsel kimlik konusu olmadığı sürece kadın hareketinin tutuk davranması ile de açıklayabiliriz. Bu da büyük bir eksiklik. 

Siyah kadın hareketinin bu kadar güçlü olmasında, Kürdistan kadın hareketinin bu kadar güçlü olmasında, yerli kadın hareketlerinin güçlü olmasında her şeyi kadın meselesi olarak görmeleri yatıyor. 

Peki Kürdistan kadın mücadelesi üzerine özel bir değerlendirme yaparsak, son bir yıla dair neler söyleyebiliriz? Dört parçada da işgal ve savaş devam etti, Kürdistan’daki kadınlar sosyal ve gündelik hayat anlamında yeni zorluklarla karşılaştı, cezaevlerinde kadına yönelik baskı ve şiddet ise yoğunlaştı. İçeriyle dışarının bağı da koparılmaya çalışılıyor.

Bu konuda şunu söyleyebilirim, Kürdistan kadın hareketinin dünyada en önemli başardığı şeyin ne olduğuna bakarsak Türkiye devletinin de diğer ulus devletlerin de yapmaya çalıştığı şeyin ne olduğunu daha iyi anlayabiliriz. Kürdistan kadın hareketinin yaptığı en iyi şey dünyaya yeni bir tahayyül getirmek oldu. Bu kadın merkezli bir tahayyül. Benim için unutulmaz bir sahnedir, Reqa özgürleştirildiği zaman YPJ komutanının Arapça Arap kadınlara seslenmesi “Reqa’da siz direndiniz” diyerek dünyaya seslenmesi. Dünyaya seslenen, öz savunmasını yapan bir kadın imajı, bütün kadınların dostu bir kadın gerilla imajı, bir tarafta ne olursa olsun asla sözünü sakınmayan siyaseti bambaşka biçimde yapan, dağlarda ovalarda, köylülerin yanında, kadın hareketinin yanında, canlı kalkanların yanında sürekli halkın içinde siyaset yapan ve parlamentoya halkın parlamenter söylemi kıracak dilini, bedenini, etini taşıyan bir kadın siyasetçi imajı ve bir taraftan da hiçbir şekilde durdurulamayan ve an ne gerektiriyorsa onu yapan bir anne figürü. Bütün bunları düşündüğünüz zaman bambaşka bir siyasal alan, bambaşka bir siyaset yapma biçimi, kadın olma biçimlerinin tahayyüllerini üretti Kürdistan kadın hareketi. Bence 2015’ten beri en büyük saldırı da işte bu tahayyülü öldürmek için yapıldı. “Sen bu olamazsın, ne olabilirsin? Ölü beden olabilirsin. Cezaevinde sıkışmış hafızasını kaybeden ve yapayalnız bırakılan kadın olabilirsin. Sokakta cenazesi kaldırılmayan anne olabilirsin. Gaz bombalarıyla, coplarla yerlerde sürüklenen, çocukları öldürülmesine rağmen suçlanarak cezaevine alınan Emine Şenyaşar olabilirsin”. “Ancak ve ancak benim seni koyduğum yerde ölürsün ve acı çekersin ve hapiste kalırsın.” diyor Türkiye devleti. Tahayyülü öldürmeye çalışıyor, bombayla yapıyor çeşitli yerlerinde, kadınlara suikastlar düzenleyerek yapıyor. Aynı şeyleri Latin Amerika’da da görüyoruz, yerli kadınlara karşı aynı şeyler yapılıyor çünkü orası da yeni bir tahayyül üreten yerlerden bir tanesi. Öte yandan kadınları, kadın siyasetçilerin tamamını yerinden memnun olmayıp harekete geçmeye çalışan bütün kadınları cezaevine koyuyor. Anneleri değersizleştiriyor. Emine Şenyaşar en önemli anne figürlerinden bir tanesi bu dönemin. Gerçekten kadını ve kadının acısını değersizleştirmek, yalnızlaştırmak için her şey yapıldı Emine Şenyaşar’a. 

Emine Şenyaşar en önemli anne figürlerinden bir tanesi bu dönemin.
Gerçekten kadını ve kadının acısını değersizleştirmek, yalnızlaştırmak için her şey yapıldı Emine Şenyaşar’a.
Gerçekten ciddi bir mücadele veriliyor. Kimi zaman bireysel kadınlar tarafından,
Emine Şenyaşar gibi. Aysel Tuğluk’un arkadaşları gibi. 

 

Bütün bu imkansızlıkta hala toplumsal sorunlara cevap olmaya ve tahayyülünü ayakta tutmaya çalışan bir Kürdistan kadın hareketi var. Ama bu gerçekten kolay değil. Bu şartlar altında, böyle bir saldırı altında bakarsan tabi ki biz her zaman ataerki okumamıza göre kadının doğrudan devlet ve erkek şiddetini bir tutarak devlet ve erkek şiddetinin nesnesi olduğunu söylüyorduk. Ama bu kadar bariz hale son 5-7 senedir geliyor. Bu kadar bariz şekilde kadınların eti kemiği hedef haline getiriliyor. Eti kemiği, aklı hafızası… El ele tutuşması, acısı, her şeyi hedef haline getiriliyor. Burada da dediğim gibi gerçekten ciddi bir mücadele veriliyor. Kimi zaman bireysel kadınlar tarafından, Emine Şenyaşar gibi. Aysel Tuğluk’un arkadaşları gibi. 

Savaş doğrudan kadınların bedenini hedef alırken, yakın gelecekte başımıza gelecek olan bu savaşlara karşı küresel bir kadın mücadelesinin hazırlığı var mı? Kadın mücadelesi savaşa karşı nasıl bir potansiyel taşıyor? 

Bence hayati olan bir şey bu. Ya hep beraber öleceğiz, ya da ortak bir şey ortaya çıkaracağız. Şu anda yazdığım kitapta da bunu anlatmaya çalışıyorum. Kürdistan kadın hareketinin veya siyah kadın hareketinin, yerli kadın hareketinin bu kadar etkin olmasının sebebi ihtiyaçla tahayyülün örtüşmesi, üst üste binmesi. Şunu demek istiyorum: Kürdistanlı kadının yaşama devam etmesi için dünyanın başka bir yer olması gerekiyor. Bu dünyada ölecek zaten. Siyah kadın için de aynı şekilde. Ondan dolayı zaten hayatta kalmanın kendisi yeni bir tahayyül yaratıyor. Bunun bence bütün kadın hareketler için böyle olacağı noktaya geldik. Kadının hayatta kalması için, insanların hayatta kalmaya devam edebilmeleri için hem ekolojik kriz hem dünya savaşları açısından baktığında dünyanın başka bir hale gelmesi lazım. İhtiyaçlarımızla tahayyüllerimizin üst üste bindiği noktadayız. Bunu başaracak en önemli aktörlerden bir tanesi tabi ki küresel bir dünya kadın hareketidir. Bu küresel dünya kadın hareketinin neresindeyiz dersen tabi ki Kürdistan kadın hareketi demokratik konfederalist bir kadın hareketinden bahsediyor, öbür taraftan Arjantin’de feminist enternasyonalden bahsediliyor çok önemli. Ne olacaksa olsun ismi, örgütlenme biçimi ne olacaksa, bana göre kadın hareketinin şu noktada yeni örgütlenme biçimleriyle bir araya gelmesi lazım. Tamam yatay olarak örgütlensin, birbirimize bulaşarak, dokunarak örgütlenelim, illa ki aynı örgütlerin içerisinde olmak zorunda değiliz, birbirimizi hareketlendirelim. Bunlar güzel, ama ortak bir aynı anda bir şeyler yapabilmenin karar alma mekanizmalarını oluşturmaya da ihtiyacımız var. Kadın hareketlerinin artık refleks veren bir noktadan çıkması, karar alma mekanizmalarını düşünmesi ve yolunu bulması gerekiyor. Kadınların hep beraber küresel bir hayal, zamanındaki Enternasyonaller gibi bir kadın enternasyonali gibi, veya demokratik kadın konfederalizmi kurulması için ve buradan ortak bir öz savunma, ve mücadele hattı çıkarması için yollar bulması lazım. Birincisi savaş ve şiddet olmak üzere sıraya konulmuş bir şekilde, öncelikleri de farklı lokasyonlara göre değişen değil hayatta kalmanın önceliği neyse onu öne koyarak bir örgütlenmeye gidilmesi gerekiyor.

Bunun kadın hareketleri tarafından çok hoş karşılanmayacağının farkındayım. Kadın hareketleri gerçekten güçlerini bunu yapmamaktan aldıklarını analiz ediyorlar. Bence ise zamanı geldi böyle bir örgütlenmenin. Rusya Devrimini örnek vermek istiyorum. Ekim Devrimi başlamadan önce Şubat’ta başladı aslında devrim, Şubatta kadınların sokağa çıkması ve savaşa, yoksulluğa dur demesi, kadınların savaşa giden erkeklerin arkasından fabrikalara alınarak emeklerinin sömürülmesine dur demesi arkasından bütün emekçiler kadınları takip etti. Böyle bir küresel öncülüğe gerek var. Bu aynı zamanda şu demek, herkesin bugüne kadar söylenen her şeyden ders alması. Hepimizin farklı ihtiyaçları var, farklı kadınlarız, “kadın” diye bir şey yok, çeşit çeşit kadın olma biçimleri var… Bu dersleri aldık. Bu derslerle beraber yeniden birleşmenin, evrenselleşmenin ve ortak bir gündem üzerinde buluşmanın gerekli olduğunu düşünüyorum ben. 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.