Yen Takrir-i Sükun

Cihan DENİZ yazdı —

30 Eylül 2020 Çarşamba - 23:00

  • Bugün hala AKP’ye oy vermeye devam eden mütedeyyin kesimler, halen kaldıysa Siyasal İslamcılar unutmamalıdır ki, ilk Takrir-i Sükun sürecinin tek kaybedeni Kürtler ve sol değildi; İslamcılar da bu sürecin kaybedeniydi.

“Tarihte bütün tarihsel büyük olaylar iki kez yinelenir; birincisinde trajedi, ikincisinde komedi olarak.”

Marx her ne kadar tarihsel olaylar iki kez tekerrür eder dese de, mevzu bahis bu coğrafya olunca “komedi” olarak tekerrür eden olayların sonu maalesef hiç gelmiyor. Aynı acıları tekrar ve tekrar, çoğu zaman da daha ağır bir şekilde yaşamak adeta bu coğrafya halklarının bir kaderi gibi.

Bugün bir kez daha Dolmabahçe’deki masanın devrilmesinden beri tam da Marx’ın bahsettiği geçmişin çok kötü ve acı bir karikatürü olan bir dönemin içinden geçmekteyiz. Sebep olduğu tüm acılarla birlikte bu, hem failleri hem de yapılanlar açısından geçmişin çok kötü bir karikatürüdür.

Bir yanda bu coğrafyadaki tekçi, inkarcı politikaların kaynağı olan İttihatçılığa öykünenlerden oluşan, onlar gibi ham hayallerle ülkeyi uçuruma doğru götüren Ergenekon artıkları. Diğer yanda onlarla ittifak içinde ve onarın yazdığı strateji ile Osmanlı’yı yeniden diriltmeyi, kaybedilen toprakları tekrar ele geçirmeyi hayal edenler. Yan yana gelmeleri bile başlı başına tarihsel bir komedi olan bu iki kesim el birliği içinde ülke içinde dışında tüm halklara büyük acılar yaşattılar ve yaşatmaya da devam ediyorlar.

2015 Haziran seçimlerinin hemen ardından başlayan, 15 Temmuz ile birlikte olağan hale getirilen ve daha sonra rejim değişikliği bir sistemleştirilen bu süreci İkinci Takrir-i Sükun süreci olarak adlandırmak mümkündür. İktidar adeta Cumhuriyet’in ilanının 100. yılına yeni bir Takrir-i Sükun rejimi ile girmeyi amaçlamaktadır.

1925’te çıkartılan Takrir- Sükun’un 1. Maddesi aslında işin özünü ve bundan sonra rejimin ana karakterini çok net ortaya koymaktadır: “irtica ve isyana, ülkenin sosyal düzenini, huzur ve sükununu ve emniyet ve asayişini ihlale yönelen örgüt, kışkırtma, özendirme, girişim ve yayını hükümet cumhurbaşkanının onayı ile doğrudan doğruya ve idareten yasaklamaya yetkilidir.”

Bu maddenin ana hedefi kuşkusuz Kürtlerdir. Ama maddeden çok açıkça gözükmektedir ki aslında düşünen herkes bu maddenin hedefi dahilindedir; Kürtlerin yanı sıra sosyalistler de, liberaller de, İslamcılar da hedef haline getirilmiştir. Yeni rejim, kendi gibi düşünmeyen tüm kesimleri hedef tahtasına koymuştu. Muhalefetin tasfiyesi için biri Kürdistan’da, diğer Batı’da İstiklal Mahkemeleri kurmuş ve muhalifleri sadece hukuksuzluğun ve keyfiliğin hakim olduğu bu mahkemelerde yargılamıştı. Yeni kurulmuş Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı mesnetsiz iddialarla kapatmıştı. Ve tabii ki basın susturmuştu. Çok sayıda muhalif dergi ve gazete kapatılmış, gazeteciler hapse atılmıştı.

İfadesini yukarıda alıntılanan maddede bulan zihniyet bugün de işbaşındadır. Hala Kürtler ana hedef halindedir. Amaç dün olduğu gibi bugün de kendi varlıkları için en büyük tehdit olarak gördükleri Kürtlerin ilk önce örgütlü yapısının ve mücadelesinin tasfiyesi ve en nihayetin de bir ulus olarak Kürtlerin varlığının bu coğrafyadan silinmesidir. Bununa birlikte dün olduğu gibi bugün de tek hedef Kürtler değildir. Kürtlerin yanı sıra, bu coğrafya da barış, demokrasi, özgürlük, adalet isteyenler, sosyalizmi savunanlar tam da yukarıdaki maddedeki anlayışla gözaltına alınmakta, tutuklanmaktadır. En başta Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Osman Kavala ve Ahmet Altan örneklerinde çok net görüldüğü gibi bugün mahkemelerin muhaliflere olan bakışının İstiklal Mahkemeleri’nin muhaliflere olan bakışından hiç de bir farkı yoktur. Siyasi olarak da amaçlanan Kürtler adına siyaset yapan veya Kürtler ile ittifak yapan partilerin kapatılması, bunun dışındaki tüm muhalif partilerin siyasi olarak etkisizleştirilmesidir; en azından şimdilik.

Özetle amaçları aslında bu köşede bir kaz alıntılandığı gibi “Cizre’ye nasıl girdiysek ODTÜ’ye de öyle gireriz” şeklindeki sözde ortaya açıkça konmaktadır.

Özetle bugün iktidar bir kez daha olmayacak duaya âmin demekte ve tüm Türkiye’yi kendisi için dikensiz gül bahçesine çevirebileceğini hayal etmektedir. Dün kabul olmayan duaları bugün de kabul olmayacaktır.

Ama bu ancak bu anlayışın hedefine koyduğu tüm kesimlerin demokrasi ve barış temelinde bir araya gelmesi ve ortak bir mücadele cephesi oluşturması ile mümkündür. Bugün için bunun anlamı HDP’ye yönelime tüm siyasi partilerin ortak bir blok halinde karşı durmasıdır. HDP’ye dönük saldırıları kendisine yapılmış kabul ederek tepki göstermesi ve HDP’nin yanında durmasıdır. Parçalı muhalefet, iktidara tüm kesimlere ayrı ayrı yönelme fırsatı verecekti; ki bu da halkların ödeyeceği bedeli ağırlaştırmaktan başka bir sonuç vermeyecektir.

O zaman yazıyı bir de küçük uyarı ile noktalayalım. Bugün halen ne nedenle olursa olsun hala AKP’ye oy vermeye devam eden mütedeyyin kesimler, halen kaldıysa Siyasal İslamcılar unutmamalıdır ki, ilk Takrir-i Sükun sürecinin tek kaybedeni Kürtler ve sol değildi; İslamcılar da bu sürecin kaybedeniydi. Başlayan süreç en az Kürtler ve solcular kadar İslamcıları da uzun yıllar adeta nefes alamaz hale getirmişti. O süreçte yaşananlar yarı gerçek yarı mistik bir şekilde bu kesimin de hafızasında halen canlıdır. Bundan dolayı da, arkasındaki asıl aklın ilk Takrir-i Sükun’u hazırlayanların mirasçıları olduğu bu yeni Takrir-i Sükun sürecinin ama bugün ama yarın onları da hedef almayacağını düşünmek büyük bir saflık olacaktır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.