‘Yeni Alman Sorumluluğu’ diktatörlükleri güçlendiriyor

Dosya Haberleri —

29 Haziran 2021 Salı - 08:30

  • Alman devleti, Türk diktatörlüğüne verdiği desteği, son dönemde daha resmi ve açık biçimde ifade ediyor. Civaka Azad'dan Ali Çiçek, bu gelişmenin, Almanya'nın "Yeni Alman Sorumluluğu" adı ile anılan dış politika konsepti ile anlaşılabileceğini söylüyor.

OSMAN OĞUZ

 

Thomas de Maizière, Alman devlet politikasının önemli bir temsilcisi. Devletin önemli kademelerinde görev alması ardından önce Savunma Bakanlığı, Aralık 2013 ile Mart 2018 tarihleri arasında ise İçişleri Bakanlığı görevlerini üstlendi. “Ülkenin en güçlü siyasetçilerinden biri” olarak tanımlanan Maizière, halen partisi CDU adına milletvekilliğini sürdürüyor.

 Maizière’e dair bu girizgâhı, Almanya-Türkiye ilişkilerine dair söylediklerinin değerine vurgu yapmak için yapıyoruz. Keza o, bu ilişkilere dair belki de en “dürüst” sözleri eden isim oldu. Bir konuşmasında, Almanya’nın Türkiye politikasını eleştirenleri hedef alıyordu: “Şimdi bize Türkiye’nin sabahtan akşama kadar eleştirilmesi gerektiğini söyleyenlere, bundan vazgeçmelerini salık veriyorum. Bizim Türkiye ile bir çıkar uyumumuz var. Bu, önemli bir nokta. Elbette Türkiye’de eleştirmemiz gereken durumlar ortaya çıktı ama eğer Türkiye’den, mesela yasadışı göçü engellemesi gibi şeyler istiyorsak, o hâlde bu çıkar uyumu doğrultusunda bir karşılık da vermemiz gerektiğini anlamalıyız.”

Maizière’in söyledikleri gayet netti: Almanya, Türkiye’deki insan hakları ihlallerini, antidemokratik uygulamaları ve dikta rejimini eleştirmeye gönüllü değildi; çünkü bir “çıkar uyumu” vardı ve bu “suskunluk” da Türkiye’nin “Almanya için” yaptıklarının “karşılığı” idi. Eski İçişleri Bakanı’nın “dürüstlüğü”, bununla da sınırlı kalmadı. Bir keresinde, Türkiye ile Almanya’nın istihbarat örgütlerinin işbirliği yapması gerektiğini savunurken, “Yalnızca basın özgürlüğünün tam olarak garanti altına alınmadığı bir devletten geliyor diye Almanya’daki tehlikeli bir insan hakkında alabileceğimiz bilgilerden vazgeçemeyiz” diyecekti. Maizière’e göre Almanya, “tüm dünyaya insan hakları konusunda hakemlik yapamazdı”.

 

‘Yeni iktidar, yeni sorumluluk’

Civaka Azad - Kürt Kamuoyu Çalışmaları Merkezi, Almanya’da yaşayan Kürtlerin en önemli diplomasi kurumlarından biri: Almanya’da yaşayan Kürtler için görüşmeler yapıyor, Kürt özgürlük mücadelesine dair önemli tarihsel ve güncel bilgileri Almancada erişilebilir hale getiriyor ve aylık Kurdistan Report dergisini yayınlıyor. Ali Çiçek ise Civaka Azad’ın, bir yandan Almanya-Türkiye ilişkilerinin muhtevasına ama diğer yandan da Kürdistan’la enternasyonalist dayanışmanın örgütlenmesine emek harcayan bir çalışanı.

Eski İçişleri Bakanı Maizière’in sözlerini hatırlattıktan sonra Çiçek, Almanya’nın son yıllarda özellikle Avrupa’dan başlayıp Ortadoğu ile Kuzey ve Batı Afrika’ya uzanan bölgede giderek daha görünür bir aktöre dönüştüğüne vurgu yapıyor. Bunun dışında da Alman devleti, Asya ve Latin Amerika’daki devlet, iktisat ve güvenlik kurumları içinde de belirginleşiyor.

Çiçek’e göre bu gelişmenin ardındaki motivasyonları, Almanya Başbakanlığı tarafından desteklenen bir düşünce kuruluşu olan Bilim ve Siyaset Vakfı’nın (Stiftung Wissenschaft und Politik), 2013 yılının sonbaharında “German Marshall Fund of the United States” ile birlikte yayınladığı “Yeni İktidar - Yeni Sorumluluk” başlıklı rapor ışığında anlamak mümkün.

 

Dış politika ödevi: Dünyada statükoyu korumak

Raporun henüz giriş paragrafı, Almanya’nın dış politika motivasyonu hakkında önemli bir fikir veriyor: “Almanya, hiçbir zaman bugünkü kadar müreffeh, güvenli ve özgür olmadı. Bugünkü Almanya, kendisinden öncekilerin tamamından daha fazla iktidara ve etkiye sahip - ve bu hiçbir biçimde sadece kendi yaptıklarıyla ilgili değil. Bu, onun sorumluluğunu da büyütüyor.”

Rapor, Almanya’yı, neoliberal yeni dünya düzeninden en fazla çıkarı olan ülkeler arasında sayıyor; “Almanya, globalleşmeden dünyadaki neredeyse bütün ülkelerden daha fazla faydalanıyor” tespitini yapıyor ve Almanya’nın dış politika ödevini de açıkça “bu statükoyu korumak” olarak belirliyor. Raporda, “Almanya’nın değerleri ile otoriter devletlerle olan çıkar ilişkileri çatıştığında” Almanya’nın “denge politikası” izlemesi tavsiye ediliyor. Rapor, ayrıca bir coğrafi odak da belirliyor: Almanya’nın güvenlik politikasının “her şeyden önce giderek daha istikrarsız hâle gelen Avrupa’nın çevresindeki Kuzey Afrika ve Ortadoğu’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bölgeye yoğunlaşması” gerekiyor. Bu bölge, Avrupa Birliği içinde bazen “kriz kemeri” olarak da anılıyor.

 

‘Yeni Alman Sorumluluğu’

Ali Çiçek, bu dış politika konseptinin bir süredir “Yeni Alman Sorumluluğu” adıyla anıldığını söylüyor ve ekliyor: “Bu ‘yoğunlaşma’ içinde Alman politikasını, ‘kriz kemeri’ olarak anılan bu bölgedeki açık otoriter yönetimlerin rahatsız etmediğini de söylemek gerekiyor. Hatta sadece Türkiye’deki Erdoğan rejiminin değil, mesela Mısır’daki Sisi rejimi gibi rejimlerin de yalnızca Alman desteği sayesinde ayakta kalabildikleri intibası, yaygın bir intiba.”

Alman dış politikasının ya da daha doğru ifade ile Almanya’nın belli güçlere verdiği desteğin siyasal gerilimlerde belirleyici rol oynadığı başka bazı ülkeler ise Cezayir, Ukrayna, Brezilya ve Kolombiya. Almanya’nın bu ülkelerdeki rolü, onun Türkiye’ye ilişkin tutumunu anlamak açısından da yardımcı oluyor. Civaka Azad temsilcisi, bu örnekleri şöyle özetliyor:

 

Sudan’da önce diktatöre, sonra soykırımcıya açık destek

* Almanya Federal Hükümeti, Sudan’daki diktatör Omar al-Başir ve Sudan Ordusu ile uzun yıllar ortak çalıştı. Diktatör Başir de Berlin’e güveniyordu ve Almanya, ülkedeki muhalifler açısından “Sudan devletinin Avrupa Birliği içindeki en büyük destekçisi” idi. Kendisini sürekli “insan hakları destekçisi” olarak pazarlayan Almanya Dışişleri Bakanı Heiko Maas da Kasım 2018’de Sudanlı meslektaşı ile yaptığı görüşmede Almanya’nın desteği sözünü vermişti. Bundan dört hafta sonra hükümet karşıtı protestolar başladı.

Protestolar ardından Almanya, önce Başir’i desteklese de, daha sonra “yeni olanaklara” yelken açtı. Almanya, Mohamed Hamdan Dagalo’yu bir zamanlar, kendisine bağlı milis güçlerini Darfur’daki iç savaşta soykırım yapmakta kullanmak ile suçluyordu. Dagalo, bugün ülkedeki askeri meclisin başkan yardımcısı ve herkes, onun ülkedeki “gerçek iktidar” olduğunu düşünüyor. Dagalo’ya bağlı milis gücü “Rapid Support Forces”, bugün Almanya’nın mültecilerin engellenmesi için verdiği milyonlarca Euro’yu kullanarak devasa bir güce dönüştü ve askeri olanaklarını hem binlerce mülteciyi yakalamakta ama hem de ülkedeki yeni iktidarı konsolide etmekte kullanıyor. Eskinin “soykırım suçlusu”, şimdi Almanya için Sudan’da mülteci avlıyor.

 

Cezayir’de generaller, Alman desteğiyle ayakta

* Cezayir’de de iktidarı ellerinde bulunduran generallere karşı protestolar başladığında Almanya, bu generalleri desteklemeye devam ediyordu. Keza Cezayir’daki iktidar, mültecilerin engellenmesi için önemli bir müttefikti. Almanya, Cezayir’de aralarında tank da olan birçok askeri malzemenin montajının yapıldığı tesislerin kurulmasına destek oldu. Alman silah firması Rheinmetall de Cezayir’de bir tank montajı fabrikası açmayı planlıyor. Hükümet, uzun süredir, bu desteği ile askeri diktatörlüğü güçlendirdiği konusunda uyarılıyor. Ne var ki Cezayir’de 200 civarında Alman firması bulunuyor ve ülke, Alman silah endüstrisinin en büyük üçüncü müşterisi. Günün sonunda önemli olan da bu oluyor.

 

Ukrayna’da Poroşenko’ya

* Ukrayna’da da Almanya, hükümetini faşist partiler ve paramiliter güçlerle ortaklığına yaslayan eski başbakan Poroşenko’u destekliyordu. Bu faşist paramiliter güçler, ülkenin dört bir yanında şiddet içeren yürüyüşler düzenlediler, muhalifleri sindirmek için eylemler yaptılar ve özellikle son yıllarda Doğu Ukrayna’da “büyük hizmetler” verdiler.

 

Bolsonaro faşizmi, Alman tarım devlerine yaradı

* Aynı dış politika çizgisi, Brezilya’da açıktan faşist bir devlet politikası yürüten Jair Bolsonaro iktidara geldiğinde de görülecekti. Almanya’nın iş çevreleri, memnuniyetlerini hemen ve açıktan dile getirdiler ve ülkeye yatırımları teşvik etmek üzere önemli firmaların temsilcilerinin katıldığı büyük bir “iş gezisi” düzenlendi. Bolsonaro’nun ülkedeki demokratik muhalefete yönelik tehditleri ve yerli halkların haklarına dair yaklaşımı ise açıkça görmezden geliniyor. Alman firmalarının Brezilya’daki girişimleri, bu desteği anlamaya da yardımcı oluyor. Bayer ve BASF gibi Alman firmaları, ülkede tarım endüstrisini giderek daha fazla domine ediyor ve ülkedeki çevre aktivistleri, bu firmaların Avrupa Birliği’nde yasaklı zehirleri tarımda kullandığını ve doğaya geri dönülmez tahribatlarda bulunduklarını söylüyor. Yalnızca son 10 yılda ülkede en az 2 bin insanın bu tarımsal zehirler nedeniyle yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Bu da diktatör Bolsonaro’nun iktidara gelmesinin hemen ardından Alman firmaları ile yaptığı anlaşmaya dayanıyor: “Bayer Tehlikelerine Karşı Koordinasyon”un verdiği bilgilere göre Bolsonaro, hükümete gelmesinden sonraki ilk 100 günde 152 tarım zehirinin satış ve kullanımını serbest bıraktı.

* Aynı tutum, FARC ile yapılan barış anlaşmasına karşı çıkması ve savaşın yeniden alevlenmesi ile meşhur Kolombiya Başbakanı Ivan Duque konusunda da sürdürülüyor. Duque, ülkede son üç yılda sayısı müthiş artan siyasi cinayetlerini, Alman desteğiyle sürdürüyor.

 

‘Sorumluluk’ Almanya’nın bedeli halkların

Civaka Azad temsilcisi Ali Çiçek, “Bu örnekler, ‘Yeni Alman Sorumluluğu’ adı verilen konseptin ülkeler ve halkları için ne ifade ettiğini somut biçimde ortaya koyuyor” diyor ve devam ediyor: “Alman hükümeti çevreleri, bugünleri halen Almanya’nın küresel etkisinin başlangıcı olarak anarken, bu yeni politikanın sonuçları birçok ülkede oldukça hissedilir hale geldi. Federal Hükümet’in antidemokratik siyasal programı olan rejimlerle ilişkilerini koruması ve hatta geliştirmesi, küresel bir güç olma pozisyonunu güçlendirmek için yapabileceklerinin sınırını gösteriyor. Bu amacın bedelini ise Türkiye, Mısır, Sudan, Cezayir, Brezilya ya da Ukrayna’daki halk ödüyor.”

 

Mültecilere karşı silahlandırma

İlgili ülkeleri hem yoksullaştıran hem de istikrarsızlaştıran bu politikaların diğer yandan ise bir “mülteci sorunu” ortaya çıkardığına dikkat çeken Çiçek, bunun da hem bu ülkelerde hem de Avrupa’da askeri yatırımları ve böylece otoriter eğilimleri arttırdığına, bu açıdan derin etkilerde bulunduğuna vurgu yapıyor. Avrupa Birliği’nin komuta gücü olarak Almanya’nın mültecilerin engellenmesi için yalnızca Türkiye’ye değil, ayrıca Libya gibi başka birçok ülkedeki silahlı güçlere para ödediği düşünüldüğünde bu konunun önemi açığa çıkıyor. Almanya’nın mültecileri engellemesi için silahlandırdığı güçler, o silahları yalnızca mültecilere karşı değil, ayrıca kendi halklarına karşı da kullanıyor.

 

Demokratik konsept: Pratik enternasyonalizm

Çiçek’e göre Alman dış politikasının diktatörleri desteklemeye devam edeceği açık ve demokratik güçlerin “kendi konseptlerini” oluşturarak buna karşı durması gerekiyor. Bu demokratik konsepti Çiçek, “pratik enternasyonalizm” olarak tarif ediyor. Barış hareketinin güncellenmesi ve 21. yüzyılın sorularına yanıt verebilir hale gelmesi gerektiğinin altını çizen Çiçek’e göre Kürt Özgürlük Hareketi ile Almanya’daki demokratik güçlerin birlikte çalışması ve deneyim paylaşımı, bu açıdan da büyük önem arz ediyor. Keza özellikle de Türk ordusunun Efrîn’e yönelik işgal saldırılarında Alman üretimi Leopard-2 tanklarının ve Heckler&Koch saldırı silahlarının kullanıldığının açığa çıkması, Almanya kamuoyunda da bu tür ilişkilerin nelere yol açabileceğini göstermiş bulunuyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.