Zarakolu: Tehdit alıyorum

Dosya Haberleri —

30 Mayıs 2022 Pazartesi - 20:00

Ragıp Zarakolu/foto: ŞİNOYÎ MENDAN

Ragıp Zarakolu/foto: ŞİNOYÎ MENDAN

Türkiye tarafından iadesi istenen insan hakları savunucusu, yazar ve yayıncı Ragıp Zarakolu gazetemize konuştu

  • Türkiye İsveç’i ‘teröristlere kucak açmakla’ suçluyor. Bu saçma. İsveç’te Kürt kurumları var. Kürt Enstitüsü var. Gerçek durum kaale alınmadan bir politika yürütülüyor. Bu bir anlamda da Kürtlere karşı açılmış defakto savaşın bir yansıması. 
  • Kürtlükle terörü özdeşleştirme çok büyük bir sorun. Bu da bir halkın kimliğine yönelik aşağılama ve saldırı niteliğinde. Yani Kürtle ilgili her şey terörist. Aynı zamanda Kürt halkının dostu olanlar da terörist. Ermeni soykırımı konusunda olduğu gibi…

ERKAN GÜLBAHÇE

Mültecileri, ekonomik krizi, hatta 15 Temmuz 2016 tarihinde Gülen Cemaati'nin darbe girişimi olmak üzere her türlü konuyu fırsata çevirmekte usta olan AKP iktidarı, İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelik başvurusunu da fırsata çevirmeye çalışıyor. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelik başvurusunu koz olarak kullanan AKP iktidarı bu durumu Kürt halkının soykırımı için de kullanıyor. Bununla da yetinmeyen Erdoğan rejimi, söz konusu durumu Avrupa'da bulunan Kürt siyasetçilerin iadesi için kullandı. İsveç ve Finlandiya’nın NATO üyelikleri başvurusunun onaylanmasına ön şart olarak Kürt siyasetçilerin iadesini istedi. 

Türkiye tarafından istenen 30’a yakın isim arasında insan hakları savunucusu, yazar ve yayıncı Ragıp Zarakolu da var. 2012 yılından bu yana İsveç’te sürgünde olan Zarakolu’yu Türkiye 2019 yılında da istemiş ancak İsveç Yüksek Mahkemesi tarafından bu talep reddedilmişti. Hayatını insan hakları mücadelesi ve düşünce özgürlüğüne adayan Ragıp Zarakolu ile Türkiye’nin iade talebini, İsveç ve Finlandiya’ya yönelik şantajları, İsveç kamuoyunun tüm bu yaşananlara yaklaşımı ve daha birçok konuyu konuştuk. 

2012 yılından beri İsveç’te yaşıyorsunuz. Öncelikle Türkiye’de sizin hakkınızda açılan dava hakkında bilgi verebilir misiniz?

Türkiye’de şu anda benim hakkımda bir dava var. 2009 yılında parlamentoda üyesi bulunan legal bir parti tarafından organize edilen parti akademisi açılış seremonisinde kısa bir konuşma yapmaktan dolayı KCK davasına müdahil edildim. Benim o seremoniye katılmamdaki nedenlerden bir tanesi de siyasal bilimci olan oğlumun o akademide ders vermesiydi. Sadece bir aydın olarak değil, bir baba olarak da oraya katılmak en doğal hakkımdı. O dönem sadece ders verenler değil aynı zamanda ders alan öğrenciler hakkında da davalar açıldı. Yasal parti tarafından organize edilen parti akademisi duvarlarında ‘terör örgütünü andıran resimlerin bulunmasından’ dolayı katılmam güya onları meşrulaştırmış, yardım ve destek vermişim gibi absürt bir gerekçe uydurdular. Açılan dava sonucunda beş ay tutuklu kaldım. Daha sonra mahkemenin hakimleri mahkemeye katılmasına gerek yok kararı dahi verdiler. Ve şimdi bu dava tekrar ısıtılıp gündeme sokuluyor. Bu da ilginç bir durum.

Türkiye, Finlandiya ve İsveç için NATO üyeliğini onaylama karşılığında bir dizi talepte bulundu. Bunlardan biri de sizin de içinde olduğunuz 30’a yakın muhalifin Türkiye’ye iade edilmesi. Bu talebi ve devletler arası pazarlık konusu yapılmasını nasıl karşıladınız?

Bu istek daha önce de dile getirildi. Benim serbest bırakıldığım davaya bakan hakimler tutuklandı. Hatta mahkeme kapatılarak, 3. Ceza Mahkemesi adıyla yeni mahkeme kuruldu. Normal şartlarda KCK şişirme davasının düşmesi gerekirken, yine de sümen altında tutuldu. Amaç icabında bu davayı Türkiye’ye iadem için kullanmaktı. Nitekim yeni kurulan mahkeme heyeti ifade vermediğim gerekçesiyle tutuklama kararı çıkardı ve İnterpol’e bildirildi. Karar, İsveç yetkililerine bildirildi. İsveç Yüksek Mahkemesi bu kararı politik buldu ve hiçbir adli temeli olmadığını belirterek kaale almadı. İsveç Yüksek Mahkemesi’nin böyle bir kararı varken sırf NATO üyeliğine karşı Türkiye istedi diye İsveç ve Finlandiya yetkililerin beni iade etmesi söz konusu olamaz.

Türkiye, İsveç yetkililerine “Biz Osman Kavala, Selahattin Demirtaş örneğinde olduğu gibi Anayasamızı takmadık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararını yok saydık. Avrupa Konseyi Bakanlar Kurulu istemini de yerine getirmiyoruz. İstiyorlarsa bizi üyelikten atsınlar. Onlar da İsveç Yüksek Mahkemesi kararını takmasınlar” diyebilirler.  Bu doğru bir politika değil. Aynı zamanda Türkiye’deki hukukun tahribata uğramasıdır. Yani bir anlamda Türkiye, İsveç’e “Biz hukukumuzu takmıyoruz siz de hukukunuzu takmayın” şeklinde bir yaklaşım gösteriyor. İadesi istenen Kürt aydın Sıraç Bilgin 5 sene önce vefat etmiş. Onu istemeleri başlı başına çok ayıp bir şey. Artık ölüleri de istiyorlar. Bu benim için çok şaşırtıcı değil. Çünkü eşim rahmetli Ayşenur Zarakolu öldükten sonra hakkında dava açılmıştı. Bu Türkiye’deki hukuk skandallarından bir başka örnek.

Ragıp Zarakolu/foto: AFP

İsveç kamuoyu, basını bu şantaj politikalarına, iade talebine nasıl bakıyor?

Gerek İsveç basını ve gerekse dünya basını bu konuyu ele aldı. Bu konuya ilişkin çeşitli görüşmeler yapıldı. Makaleler yazıldı. Türkiye’nin bu istemlerini kabul edilmez görüyor ve bir anlam veremiyor. İsveç, Fransız devriminin hemen akabinde 200 yıldan beri demokratik insan haklarını esas almış bir ülke. Bu demokrasisini çiğneyip geçemez. Daha önce siyasal baskılar ve darbeler nedeniyle Şili’den Yunanistan’a, Portekiz’den İspanya’ya birçok aydın, yazar şahsiyetleri konuk etmiştir. Bu Türkiye için de geçerli 12 Mart darbesinden sonra birçok yazar İsveç'e geldi orada yaşadı. Yaşar Kemal de dahil. 12 Eylül darbesinden sonra da bu durum tekrarlandı. İsveç böyle geleneği olan bir ülke. İsveç’ten böyle bir talepte bulunulması kabul edilir bir şey değil. 

Öte taraftan Türkiye İsveç’i ‘teröristlere kucak açmakla’ suçluyor. Bu da saçma. Çünkü onların tanımına göre terör kavramı ile Kürt kimliği örtüşüyor. İsveç’te Kürt kurumları var. Kürt Enstitüsü var. Ama bu Kürt halkıyla ilgili bir şey. Şu ya da bu örgütle alakalı değil. Kaldı ki 1980’li yıllarda belki o dönem yapılan bazı hataların da sonucu olarak PKK İsveç yönetimi tarafından ‘terör örgütü’ olarak kabul edilmekte. Bundan dolayı herhangi bir faaliyeti de söz konusu değil. Fakat gerçek durum kaale alınmadan Kürtlükle PKK örtüştürülerek bir politika yürütülüyor. Bu bir anlamda da Kürtlere karşı açılmış defakto savaşın bir yansıması. 

Ve özellikle tabii ki tekrar bu savaşın Suriye’ye yayılması gibi tehdidin yaşandığı dönemde bu çok anlaşılabilir. Bir şekilde dünyada birçok otoriter rejim son dönemlerde iktidarda kalabilmek için savaş macerasına sürüklenebildi. Örneğin Arjantin cuntası bunu yaptı. Ama bu sonlarını getirdi. 1974’te Yunan cuntası Kıbrıs’ta işgal hareketine girişti ve bu geri tepti. Bu Yunan cuntasının sonu oldu. Türkiye’de bu otoriter rejim de bu yola başvurmuş vaziyette.

Erdoğan, İsveç’in ‘terör kuluçkası’ olduğunu öne sürdü. Mesele İsveç mi, yoksa Amerika ve NATO ülkelerinden taviz koparmak mı?

Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik herhangi bir talep yok. Bilindiği üzere ABD, Kuzey Suriye’deki siyasal yapılanma ile ittifak halinde. Çünkü siyasal İslam’ın yükselişine ve Êzîdî halkına yönelik soykırım girişimine karşı bir yerel savunma gücü olarak önemsiyor. Gerçekten de bunun hayati ve çok büyük bir önemi oldu. Şu anda Erdoğan yönetiminin suçladığı Kuzey Suriye’deki politik yapılanma sadece Kürtleri değil, bölgede yaşayan Êzîdî, Süryani, Ermeni ve hatta bazı Arap aşiretleri de kapsamaktadır. Kuzey-Doğu Suriye yönetiminin Washington da temsilcisi var. Acaba Erdoğan yönetimi İsveç ve Finlandiya’yı dişine uygun mu buldu? Erdoğan yönetiminin Amerika yönetiminden böylesi bir istekte bulunması söz konusu olamaz. Zaten telefonlarına dahi cevap verilmiyor. Bunun sonucunu soracak olursanız; belli ekonomik pazarlıklar söz konusudur. Belki bu pazarlıklar sonucunda İsveç’in Türkiye uyguladığı silah ambargosu kaldırılabilir. Ya da İsveç, Türk yapımı dronları alacak. Ya da farklı ekonomi şeyler gündeme gelecek.

İade edilebileceğiniz yönünde endişeleriniz var mı?

Türkiye’nin İsveç’te yaşayan 30’a yakın insanı istemesi taciz anlamına geliyor. Etik olarak bunun kabul edilmesi söz konusu değil. Benim için sorun değil. Ben bir insan hakları savunucusuyum. Dünya insan hakları hareketi, aynı zamanda düşünce hareketleri içerisinde yer almış bir insanım. Aynı zamanda Amerika Dışişleri Bakanlığı tarafından görüşleri alınmış bir kişiyim. O zaman terörü destekleme iddiasını ABD’ye yöneltsin. İadesi istenen kişilerden ilticası kabul görmeyen insanlar var mı? Ya da iade edilmesi için tehdit altında tutulanlar var mı? Ben bu noktada iadesi istenen diğer insanlar için endişeleniyorum.

Peki tehdit alıyor musunuz?

Bazı şeyler geldi. Erdoğan’ın yardımcılarının bana yönelik polemiklerine ve saldırılarından sonra bazı tehditler aldım. Sonra bir durgunluk yaşandı. Şu anda yeniden bazı tehditler almaya başladım. 2006 yılında MHP eğilimli bir gazete tarafından ben ve Hrant Dink hedef gösterildik. Bu tehditler geçmişten günümüze dek var oldu. Ama biz yolumuza durmadan devam edeceğiz.

Ragıp Zarakolu/foto: ŞİNOYÎ MENDAN

Erdoğan’ın NATO üyeliğine karşı bu hamlesinin Türkiye iç siyasetine dönük bir adım olduğu görüşü de dile geliyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Elbette bu anlaşılabilir bir şey. Ama bu geri tepebilir. Türkiye 2023’te seçimlere gidiyor. Yapılan anketler da Erdoğan’ın baş aşağı bir düşüşü var. Diğer otoriter rejimler gibi dış krizler yaratarak, maceralara atılarak, popülerliğini yükseltme girişimi. Bence bu girişim başarısız olacak.

Kürtlükle terörü özdeşleştirme çok büyük bir sorun. Bu da bir halkın kimliğine yönelik aşağılama ve saldırı niteliğinde. Yani Kürtle ilgili her şey terörist. Aynı zamanda Kürt halkının dostu olanlar da terörist. Ermeni soykırımı konusunda olduğu gibi, herhangi bir Ermeni yapılanmasında veya Kürt yapılanması arasında seçicilik gibi bir durumun söz konusu olamaz. Ben bir insan hakları savunucusu olarak Ermeni, Süryani, Kürt halkı adına bir karar vermem söz konusu olamaz. Kendi yapılanmalarını kendileri karar verecek. Erdoğan diyor ki siz seçim yapmalısınız. Ondan sonra Kürtlükle ilgili her şeyi terör konusu yapılabiliyor.

Erdoğan uluslararası konjonktürdeki tıkanmayı ve ekonomik ilişkiyi fırsata çevirerek Kuzey Doğu Suriye Özerk bölgesine işgal girişimde bulunabilir mi?

Tehdit ortada duruyor. Ve orası uluslararası bir hareket alanı. Maceracı bir girişim bölgesel bir savaşı da körükleyebilir. Bu dünya barışı adına ciddi bir tehdit anlamına geliyor. Mutlaka bunun önlenmesi gerekiyor. Yani bu geçmişte de yaşandı. Türkiye’nin bu tür maceralardan dolayı Türkiye’de büyük sorunlara yol açtı. Ecevit Yunan cuntasının Kıbrıs’ta yaptığı askeri darbeyi bahane ederek (ki koruyucu ülke olarak böylesi bir yetkisi de vardı) Kıbrıs’a girdi. Cunta devrildikten sonra Makarios’un iktidarı eline aldığında geri dönmesi gerekiyordu. Ancak geri dönmedi. Kurtarıcılıktan işgalcilik pozisyona girdi. Maalesef bu tür hatalar yeni değil. Türkiye bundan sonra çok ağır bedeller ödedi. Biliyorsunuz olay 12 Eylül darbesine kadar vardı. Ateşi tutuşturmak ve oraya dalmak ciddi bir bölgesel savaşı da tetikleyebilir.

* * * 

Yeni proje Ermeniler ve Kürtler üzerine

Şu anda ne tür çalışmalar yapıyorsunuz ileriye dönük anlatabileceğin herhangi bir planın veya projeniz var mı?

Ermeni soykırımından başlayarak Türkiye Cumhuriyeti’nin çözümsüzlük politikası üzerine bir çalışma hazırlıyorum. Türkiye Cumhuriyeti 1914 yılında Ermeni reformu konusunda Avrupa özellikle Almanya’nın baskısıyla bir anlaşma imzaladı. Ancak anlaşmanın gerekleri yerine getirmedi. Reform yapılması gerekirken bir soykırım uygulandı. Benzeri bir çözümsüzlük politikası da Kürt sorunu konusunda yaşanıyor. Bu ikisi arasında karşılaştırma yapan bir çalışma hazırlıyorum.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.