Apocuların Hatice Ana’sı

Dosya Haberleri —

12 Temmuz 2021 Pazartesi - 23:00

  • Hatice Ana, Önder Apo’dan Haki Karer’e; Mazlum Doğan’dan, Kemal Pir, Doğan Kılıçkaya, Hayri Durmuş, Ali Haydar Kaytan ve Cemil Bayık’a kadar hareketin birçok öncü kadrosuna evinin kapısını açtı, onlara analık yaptı, büyük emek verdi. 

SALİH DOĞAN

 

Hatice Altun, Apocuların Hatice Anası, 13 Temmuz 2014’te, sürgünde olduğu Almanya’nın Köln kentinde hayatını kaybetti. Bugün Hatice Ana’nın ölüm yıldönümü. Apocu Hareketin doğuşuna tanıklık eden Hatice Ana, Önder Apo’dan Haki Karer’e; Mazlum Doğan’dan, Kemal Pir, Doğan Kılıçkaya, Hayri Durmuş, Ali Haydar Kaytan ve Cemil Bayık’a kadar hareketin birçok öncü kadrosuna evinin kapısını açtı, onlara analık yaptı, büyük emek verdi.

 

‘Neleeer neler yaşadık!’

Tuzluçayır, Apocuların üniversite öğrencileri dışında Ankara’da halkla buluştukları ilk mahalle olurken yeni yeni örgütlenen Apocuların ilk eğitim yerlerinden biri de Altunların evi olur.

Hatice Ana, o ilk günleri şöyle anlatır:

“Biz aslen Dersimliyiz... Kayseri’den Tuzluçayır’a gittik. Önce kirada oturduk. Sonra NATO Yolu’nda bir ev satın aldık. O zamanlar bir iki ev ya vardı ya da yoktu. Evimiz küçüktü. Arkadaşlar çalıştı, evi büyüttü. Çocuklarımız okusun, memur olsun, para kazansınlar diye Ankara’ya geldik. Sait ve Xezal okuyordu. Parti geldikten sonra ise hepsi bıraktı.

Rıza, Tuzluçayır’da devrimci oldu. Tuzluçayırlı arkadaşlar çoktu. Evimize gençler geliyordu. Bazıları şehit düştü. Kazım, Cemal onlar yaşıyor. Çok vardı, isimlerini unutmuşum...

Ev, gece gündüz doluydu. Başkan gelip konuşuyordu. Bir yanlış olunca Başkan düzeltiyordu. Biz yemekle, çayla uğraşıyorduk. Başkan bir gün yemeğini yedi; çayını içtikten sonra, ‘Sen git yat’ dedim. Başkan, ‘Niye? Beni kovuyor musun?’ dedi. ‘Seni kovmam. Arkadaşlar hep ayakta kaldılar, açtırlar. Senin yanında yemiyorlar. Onlar da yesin’ dedim. ‘Peki, sen öyle diyorsan ben gidiyorum’ dedi Başkan.

O sıra Kesire de bana, ‘Herkes gitsin, kendi evinde ekmeğini yesin. Sen niye kendini üzüyorsun? Yemek yapıyorsun, çay yapıyorsun. Hizmet ediyorsun’ dedi. ‘Ben candan yapıyorum. Sen evime gelme, bundan sonra evime ayak basma’ dedim. Kesire çıkıp gitti, bir daha da gelmedi. Zaten babası da ajandı.

Bir gün Kemal Pir, Mazlum Doğan geldi. Gelenleri bize göstermiyorlardı. Odaya gizlice koyuyorlardı. Ben de kapının deliğinden bakıyordum ama yakalanmıştım. ‘Bunlar kimdir, bir göreyim’ diyordum ama Rıza bırakmıyordu. Başkanın yanına gidip derdimi anlattım. Rıza gelip, ‘Sen ne konuştun’ diye sordu; ‘Ne bileyim ne konuştum. Sen bu kadarcık deliği bana fazla gördün’ dedim.

Bir gece kapı çaldı. Çocukların hepsi evdeydi. Telaşlandım... ‘Kimsiniz?’ dedim. ‘Kapıyı aç’ dediler. ‘Kim olduğunuzu söyleyin, kapıyı açayım’ dedim. ‘Şirket evde mi?’ dedi, kapıdaki ses... Rıza’ya o zaman ‘şirket’ diyorlardı. ‘Burası ‘şirket’in evi. Tanıyoruz. Teyze aç’ dedi. Koştum odaya, ‘Rıza senin ismini söylüyorlar’ dedim. Arkadaşların hepsi kalktılar, telaşlandılar. Kapıyı açtılar. Gelenler arkadaştı. Birbirlerine sarıldılar. Bir çanta dolusu silah getirmişler. ‘Ana bize bir çay ver, öldük’ dediler. Ben çayı koydum. Baktım, her biri bir silahı almış eline. Seviniyor, gülüyorlar.

Bizim evde çok kaldılar. 12 Eylül’e kadar iki günde bir basılırdı ama hiçbir zaman bir şey yakalatmadım. İyi silah saklardım; tonla silah sakladım. Hiçbir silahı bugüne kadar devlete vermedim. Cesurdum. Ama şimdi kalmadı. Yaşlandım. Bir şey yapamıyoruz. Böyle işler başımızdan çok geçti. Neleeeer neler yaşadık…”

 

  • Bizim evde çok kaldılar. 12 Eylül’e kadar iki günde bir basılırdı ama hiçbir zaman bir şey yakalatmadım. İyi silah saklardım; tonla silah sakladım. Hiçbir silahı bugüne kadar devlete vermedim. Cesurdum. Böyle işler başımızdan çok geçti. Neleeeer neler yaşadık…

 

 

Her türlü bedeli öder

Apocu hareketin doğuşunda büyük emekleri olan Hatice Ana’nın bir oğlu, iki torunu özgürlük kavgasında şehit düşer.

Oğlu Haydar Altun, 1991 yılında Heftanîn alanına yapılan bir operasyon sonucu yaralı esir düşer, daha sonra Amed’de yoğun işkence görür, tek bir kelime konuşmaması üzerine Türk devleti tarafından katledilir.

Salih Doğan Yıldırım (Cumaali) 28 Ağustos 2005 tarihinde Van’ın Başkale ilçesi kırsalında Türk ordusu ile girdiği çatışmada, Sinan Altun (Doğan) ise 21 Nisan 2006 yılında Xinere’de İran devletinin topçu saldırısında şehit düşer.

Ailesinin neredeyse tamamı bu mücadelenin içinde yerini alır. Kendisi de işkenceler, zindanlar ve sürgünler yaşar.

Öyle bir ana ki, oğlu Haydar yaralanıp esir düştüğünde Hatice Ana’nın ilk sözü, “Peki çözülmüş mü?” olur. Tek kelime bile söylemediğini duyunca derin bir oh çeker. Haydar şehit düştüğünde ise düşmanlar sevinmesin diye tek damla gözyaşı dökmez. 

Öyle bir ana ki Cumaali (Salih Doğan) Özel Kuvvetlere katıldığında, “Bizim Salih düşmana karşı ilk bombayı kendinde patlatacak fedailere katılmış” diye anlatır.

 

Agit’in fotoğrafı

Öyle bir ana ki, evini basan Türk polisleri PKK’nin efsanevi komutanı Agit’in (Masum Korkmaz) duvardaki resmini indirmek ister. Hatice Ana, “Ben vermedim. Dedim ki, ‘Evimi ateşe ver ama bu fotoğrafı alma. Benim oğlumdur. Oğlumu vermiyorum. Eve gir, ne alırsan al ama oğlumu almayacaksınız.’ Dedi ki, ‘O senin oğlun mu?’ Dedim, ‘Benim oğlumdur.’” diye anlatır. Polise böyle karşı çıkar ve fotoğrafı almalarına izin vermez.

 

Evi, Apocuların eviydi

PKK’nin öncü kadrolarından Rıza Altun, Hatice Altun’u şu sözlerle anlatıyor: “Annemin örgütlü diyebileceğimiz ilk bağı, Tuzluçayır’da o grup faaliyetleriyle direkt ilişki içerisinde olmasından kaynaklanıyor. Zaten gruptaki herkesin aileleri birbirine çok yakındı. Herkes her eve gidebiliyor, gelebiliyor, kalabiliyor, yatabiliyor, yemek yiyebilir, yani böyle iç içelik vardı. Bizim ev de açıktı; gruptaki arkadaşlara, mahalledeki diğer örgütlere de açıktı.

Ama bizimle ilişkisi daha farklıydı, gönüldendi… Hiçbir zaman kopmadı, sürekli bir ilişkilenme biçimi oldu. Apoculuk ve Apoculuğun Kürtçülük temelindeki ifade tarzı aslında herkeste bir etki yarattı. O diğer arkadaşların ailelerinde belki tam kendini yüzeye vurmadı, belki bir tereddüt yaşattı ama benim annem böyle bir tereddüt de yaşamadı. Kürtlük meselesi de buna eklenince annemin yaklaşımı daha sıcak, daha çok katkı sunan, hatta kendisinin de bizzat içinde yer aldığı bir ilişki biçimine dönüştü.

Apoculuk adına ilişkilenmenin elbette bir bedeli olacaktı. Verdiği bu bedelin daha sonra Hatice Ana’nın Hatice Ana olmasında büyük bir rolü vardır. Mahalledeki herkesin geldiği bir yer, bir ev. Bu konuda sorun yok ama bir de Apocu gruptan yeni arkadaşların gelmesi, gitmesi, yemesi, içmesi… Buna yaklaşımın nasıl olması gerektiği de önemlidir. Bir takım maddi durumları da göz önünde bulundurarak mesafe koymak da vardır ama tüm maddi imkansızlıkları ortaya koyarak kapısını buna açmak da vardır; işte annem sonuna kadar kapısını açtı.

Önderlik o zaman Ankara’da kalıyordu. Kürdistan’a köklü bir dönüş olmamıştı. Önderlik oradaydı; Ankara’ya gelenler ya da Kürdistan’la ilişkilenip de Ankara’da işi olanların hepsinin geldiği adres Hatice Ana’nın evidir.

 

Kemal Pir’i kuşatmadan çıkardı

O dönem birçok olayda fiilen yer aldı, katıldı. Liselerde sürekli boykotlar, yürüyüşler, mitingler oluyordu; faşist saldırılar oluyordu, polis saldırıları oluyordu, arananların gizlenmesi gerekiyordu, bunların çoğuna fiilen katılıyordu. Biz annemleri örgütlüyorduk, gidip polisle kavga ederek gençleri çıkarıp getiriyordu. Hatta bir seferinde Dil-Tarih-Coğrafya’da böyle bir olay olmuştu; Kemal Pir öyle bir duruma düşmüştü, annem gidip o kuşatmadan çıkartıp getirdi. Bu yürekle eylemlere katılıyordu.

Bu, hareket, Kürdistan Devrimcileri ve PKK adını aldıktan sonra da aktif bir biçimde devam etti. Çok sabırlı, çok hoşgörülüydü ve gerçekten de herkese eşit düzeyde yaklaştı ve ihtiyaçları karşılamada hiçbir farklılık ortaya koymadı. Birçok arkadaşın günlük harçlığından tutalım, giysilerine kadar tümünü karşılayan bir pozisyonu vardı. Sonra tabii bu çok derinleşti. Ankara’dan Kürdistan’a yavaş yavaş dönüldüğünde Hatice Ana’nın bu dönüşte de faaliyetlerini daha derinleştirdiği, Kürdistan’a geliş gidişlerde rol oynadığı bir süreç var.

12 Eylül ile birlikte çok yaygın tutuklamalar, örgütün geri çekilmesinde, cezaevlerinde yılmayan bir mücadelesi oldu. Hatta evden koptu, uzun süre eve gitmediği süreçler oldu. İşkencehanelerin önünde, cezaevleri önünde arkadaşları sürekli takip eden bir durumdaydı.

 

Bekaa’ya Önderliğin yanına gitti

12 Eylül’den sonra gerilla mücadelesinin başlamasıyla birlikte ilk gelen gerilla gruplarıyla ilişkilenmek için ta Botan’a, Cizre’ye kadar gitti. Sonrasında ise 90’larda Bekaa’ya gidip Önderliği de gördü… Defalarca tutuklanan, aranan, işkenceler gören ama hiçbir zaman çözülmeyen, zaaf göstermeyen ve sonunda artık Türkiye’de barınamayacak duruma geldikten sonra Avrupa’ya çıkıp bütün yaşamını da örgüt içerisinde geçiren bir hikayesi var anamın…”