Bir İngiliz sosyalizmi mi?

Dosya Haberleri —

Jeremy Corbyn afiş/ foto:AFP

Jeremy Corbyn afiş/ foto:AFP

Devlete Karşı Sosyalizm: Britanya’da Sosyalist İktidarın Dayanağı Sokakta ve İşyerinde Kurulmalı

  • Örgütlü bir toplumsal dayanak olmaksızın, sosyalist bir hükümet bile sıkı biçimde örgütlenmiş bürokratlar, yatırımcılar ve iş dünyası liderleri karşısında zayıf kalır. Böyle bir dayanak inşa edemezse, her sosyalist hükümet kapitalizmi dönüştürmek yerine onu yönetmekle yetinir.
  • Britanya sosyal demokrasisinin dersi, Sol’un seçim siyasetini terk etmesi gerektiği değildir; tersine, seçimleri resmî devlet kurumlarının dışında güç inşa etmeyi hedefleyen daha geniş bir stratejinin içine yerleştirmesi gerektiğidir.

* Grace Blakeley / Çeviri: Yeni Özgür Politika

Britanya’da sosyalizm var olduğundan beri, devletin rolü konusundaki anlaşmazlıklarla tanımlandı. İşçi Partisi’nin ilk dönemlerinden savaş sonrası uzlaşmaya ve neoliberalizmin yükselişine kadar sosyalistler, kapitalist devletin sosyalizmi inşa etmek için kullanılıp kullanılamayacağını tartıştı. 2020’lerdeki demokratik sosyalist seçim projelerinin yenilgisi sonrasında bu mesele daha da acil hâle geldi; çünkü bu yenilgi, parlamenter yoldan sosyalizmin mümkün olup olmadığı sorusunu yeniden gündeme taşıdı.

Devlet: Kim, nasıl yönetecek?

Liberaller devleti tarafsız bir aygıt olarak görür: Devlet kurumları, iktidarı elinde tutan kimse onun tarafından kullanılabilecek araçlardır. Marx, Komünist Manifesto’da devletin “burjuvazinin ortak işlerini yöneten bir komiteden başka bir şey olmadığını” yazmıştı. Daha sonra Marksist teorisyenler devlet iktidarına dair daha incelikli bir teori geliştirdiler. Antonio Gramsci, devlet iktidarının yalnızca resmî devlet kurumlarıyla sınırlı olmadığını, sivil topluma da yayıldığını savundu. Yunan Marksist teorisyen Nicos Poulantzas, Gramsci’nin devlet teorisinden hareketle devletin ne tarafsız bir araç ne de sermayenin basit bir enstrümanı olduğunu ileri sürdü: Devlet, bir toplumsal ilişkidir.

Poulantzas’a göre devlet, siyasal mücadelenin önceden var olan bir zemini değildir; bizzat sınıflar arasındaki mücadeleler tarafından kurulur. Toplum içindeki sınıf güçlerinin dengesini yansıtır ve yeniden üretir. Siyasal sonuçlar, hükümeti hangi partinin kontrol ettiğine göre belirlenmez; emek ile sermaye arasındaki güç dengesi, örgütlü yurttaşlarla devlet arasındaki ilişki ve devletin farklı kolları arasındaki çekişmeler tarafından şekillenir.

Bu kavrayış, sosyalist hükümetlerin neden bu kadar sık kuşatıldığını anlamamıza yardımcı olur: Mali kurallar, tahvil piyasalarının disiplini, uluslararası anlaşmalar, bürokrasinin ataleti, medyanın düşmanlığı ya da sermaye grevi… Bunların her biri, kapitalist toplumdaki sınıf gücü dengesizliğinin ifadesidir. Örgütlü bir toplumsal dayanak olmaksızın, sosyalist bir hükümet bile sıkı biçimde örgütlenmiş bürokratlar, yatırımcılar ve iş dünyası liderleri karşısında zayıf kalır. Böyle bir dayanak inşa edemezse, her sosyalist hükümet kapitalizmi dönüştürmek yerine onu yönetmekle yetinir.

foto:AFP

Kapitalizm reform edilmeye çalışılırsa…

1945’ten 2019’a İşçi Partisi solunun deneyimi bu ikilemi tekrar tekrar gösterdi. İşçi Partisi, güç dengesinin temelini sarsmadan kapitalizmi reforme etmeye kalktığında sonuç ya teslimiyet ya da yenilgi oldu. Clement Attlee hükümeti refah devletini kurdu ve kilit sektörleri kamulaştırdı; ancak yatırım ve üretimin denetimini büyük ölçüde özel ellerde bıraktı. 1970’lerde Harold Wilson, finansal piyasaların baskısı karşısında geri adım attı. Jeremy Corbyn’in projesi -belki de on yılların en iddialı sosyalist deneyi- daha iktidara gelmeden, sermayenin yerleşik gücü tarafından boğuldu.

İşçi Partisi’nin iktidar deneyimi, sosyalistlerin sağa kıyasla kapitalist devleti daha iyi teknokratik biçimde yönetebileceği yönündeki Keynesçi yaklaşımın sınırlarını kusursuz biçimde sergiler. Sol hükümetler iş çevrimindeki iniş çıkışları yumuşatabilir, uzun vadeli yatırım ve istihdamı güvenceleyebilir, tek tek kapitalistlere karşı durup “sermayenin genel çıkarı” doğrultusunda hareket ederek enflasyonu düşük tutabilir- ya da sosyal demokratların sıkça dediği gibi “ulusal çıkar” adına.

Bu strateji, tabanının sınıfsal çıkarlarından bir ölçüde bağımsız bir İşçi Partisi liderliğine dayanıyordu. Parti ve devlet, örgütlü işçi sınıfının “azami” taleplerinden korunmalıydı; bunun yolu da her ikisinde de demokrasiyi sınırlamaktan geçiyordu. Örneğin kamu mülkiyetindeki endüstriler işçilerin kendisi tarafından değil, teknokratlar tarafından yönetiliyordu; bu da insanların kamulaştırılmış endüstrilere (NHS hariç) fazla bir bağlılık hissetmemesi anlamına geliyordu. Dolayısıyla özelleştirildiklerinde, çok az insan onları savunma ihtiyacı duydu.

Thatcher döneminde güçlü bir neoliberal hareket ortaya çıktığında, Britanya devletinin içindeki o ince sol teknokrat katmanı bu “devrimci proje” karşısında yetersiz kaldı. Madenciler Thatcherizme karşı ellerinden geleni yaptı; fakat Britanya solunun geri kalanından neredeyse hiç dayanışma görmediler. Pek çok insana göre sosyal demokrasi — merkezileşmiş ve hantallaşmış hâliyle — kurtarılmaya değer bir proje gibi görünmüyordu; her ne kadar daha sonra birçok kişi, Thatcherizmin mümkün kılacağı derin dönüşümü daha erken fark etmedikleri için pişman olsa da.

Kararların tepede olanlar tarafından, “ulusal çıkar” adına yönetenler tarafından alındığı fikrine meydan okuyarak, altında yaşadığımız oligarşik, merkezîleşmiş, otoriter sistemin meşruiyetini zayıflatıyoruz. Ve gayrimeşru otoritenin sorgulanabileceğini, alternatiflerin kurulabileceğini gösterdiğimizde, yeni ve daha iyi bir dünya kurmaya kararlı olanların iradesini güçlendiriyoruz. / foto:AFP

Britanya sosyal demokrasisinin dersi

Corbynizm ise bütünüyle farklı bir toplumsal bağlamda doğdu. Corbyn iktidara geldiğinde emek hareketi yenilgiye uğramış, Sol ise sürekli bir gerileme hâline girmişti. Corbyn’in zaferi, Birleşik Krallık’ta kitlesel bir sosyalist hareketin gücünden çok, şansın ve rakibinin kendi desteğini hafife almasının sonucuydu. Corbyn, önceki sosyal demokrat hükümetleri zora sokan sorunların farkındaydı ve Britanya solunu yukarıdan aşağıya yeniden inşa etmeye çalıştı. Bu baştan zor bir görevdi; Corbyn’in zaferinden sonra hevesle İşçi Partisi’ne üye olanların çoğu hiçbir zaman doğru dürüst örgütlenmedi ya da seferber edilmedi. Sonuçta Corbynizm zayıf ve aşırı ölçüde tepeden kurulu kaldı -bu yüzden 2019’da karşılaştığı saldırıya dayanamadı.

Britanya sosyal demokrasisinin dersi, Sol’un seçim siyasetini terk etmesi gerektiği değildir; tersine, seçimleri resmî devlet kurumlarının dışında güç inşa etmeyi hedefleyen daha geniş bir stratejinin içine yerleştirmesi gerektiğidir. İktidarı kazanmak, daha uzun bir dönüşüm sürecinin bir anı olarak görülmelidir — işyerlerinde, mahallelerde ve sokakta kök salan bir süreç. Sosyalist bir hükümet, sermayeyle birden çok cephede yüzleşebilecek kadar güçlü, örgütlü bir halk gücü tarafından desteklenmelidir.

Bu, sendikaların ve toplu pazarlığın güçlendirilmesi; kilit sektörlerde kamu mülkiyetinin ve demokratik denetimin genişletilmesi; her düzeyde katılımcı demokrasi kurumlarının inşası demektir. Sanayi stratejisinden iklim dönüşümüne kadar politikaların, sermayenin otokratik yapısını yeniden üretmek yerine işçi ve topluluk denetimini büyütecek şekilde tasarlanması demektir. Kısacası: Devleti, sosyalizmi ayakta tutacak hareketi inşa etmek için kullanmak demektir.

Emek gücünü yerleştirmek ve sermayenin yapısal üstünlüğünü aşındırmak, ancak ekonomik ve siyasal kurumları demokratikleştirmekle mümkündür. Sosyalist projeye toplumun kritik bir kitlesinin gerçekten bağlanmasını sağlamak da ancak gerçek demokrasiyi inşa etmekle mümkündür. foto:AFP

Sosyalizmin radikal demokrasi olarak ufku

İşte bu noktada Kanadalı Marksist teorisyen Ellen Meiksins Wood’un çalışması belirleyici hâle gelir. Wood, Democracy vs Capitalism adlı kitabında, bugünün son derece merkezîleşmiş ve otoriter kapitalizmi altında sosyalizmin demokrasiyle eşanlamlı hâle geldiğini savunur. Kapitalizmde demokrasi siyasal alanla sınırlanır; üretim ise sermayenin diktatörlüğü olarak kalır. Gerçek demokrasi, demokratik ilkelerin ekonominin içine de taşınmasını gerektirir: İşçilere üretim üzerinde denetim, topluluklara yatırım üzerinde denetim ve yurttaşlara, yaşamlarının dayandığı kaynaklar üzerinde kolektif mülkiyet. Avam Kamarası’nda Lucas Planı’na (Lucas Aerospace işçilerinin 1976’da yazdığı bir belge) dair bir tartışmada söylenen şu söz aklıma sık sık gelir:

İşyeri temsilcilerinin kurumsal planı görüşmek için yönetimle bir araya gelmesi üç yıl sürdü; çünkü toplumumuzun hiyerarşik niteliğine meydan okuyorlardı: Kararları patronlar verir, işçiler kabul eder; bu kararları sorgulayan işçilere yazıklar olsun -hele bir de belki daha iyi kararlar üretiyorlarsa.

Sosyalizmin radikal demokrasi olarak bu ufku çoğu zaman ütopik görülür. Oysa bu, stratejiktir. Emek gücünü yerleştirmek ve sermayenin yapısal üstünlüğünü aşındırmak, ancak ekonomik ve siyasal kurumları demokratikleştirmekle mümkündür. Sosyalist projeye toplumun kritik bir kitlesinin gerçekten bağlanmasını sağlamak da ancak gerçek demokrasiyi inşa etmekle mümkündür. Halk gücünü inşa etmeyi öncelemeyen bir sosyalist hükümetin eli kısa sürede bağlanır. Bunu başaran bir hükümet ise yalnızca bugünün siyasetini değiştirmekle kalmaz; yarın sosyalizmi geri çevirmeyi çok daha zorlaştıracak koşulları da yaratır.

Britanya devleti bu proje açısından özel zorluklar taşır. İmparatorluğu yönetmek ve sınıf çatışmasını sermaye lehine aracılık etmek için inşa edilmiş, karmaşık ve eski kurumlar bütünüdür. Bu nedenle demokratik dönüşüme dönük her ciddi girişim, devletin kurumsal temelleriyle yüzleşmeyi gerektirecektir: Lordlar Kamarası gibi feodal kalıntılardan kurtulmak, merkez bankasını demokratikleştirmek, siyasal gücü yerelleştirmek gibi reformlarla. Uzun vadede amaç, gücü siyasetçilerden ve bürokratlardan almak, işçilere ve topluluklara yeniden dağıtmaktır.

foto:AFP

Devleti yeniden şekillendirebilecek bir harekete ihtiyaç var

Sosyalizmi böyle anlamanın heyecan verici yanı, bütün örgütlenmeyi seçimlere endekslemeyi gerektirmemesidir. Seçimler gelir geçer; hesap vermeyen siyasetçilerin keyfî kararlarına bağlı olarak, sermayenin farklı fraksiyonlarına hizmet eden partileri birbirine karşı konumlandırır ve tartışmanın sınırlarını katı biçimde daraltır. Bütün hedeflerimizi derinden bozulmuş liberal seçim sürecine göre çerçevelemek, hayal kırıklığı ve umutsuzluğun reçetesidir -2019’da Corbyn’in zaferine bütün umutlarını bağlayanlara sorun.

Ama sosyalizmi devleti ve sivil toplumu demokratikleştirmeyi hedefleyen uzun erimli bir süreç olarak kavrarsak, bu süreç bugün başlayabilir. İster işte patronunuzun otoritesine meydan okumak için örgütlenin, ister sokakta adaletsiz politikalara karşı protestoya çıkın, ister mahallenizde yerel, demokratik bir enerji şirketi kurmak üzere örgütlenin; bu projeye katılıyor ve onu güçlendiriyorsunuz. Kararların tepede olanlar tarafından, “ulusal çıkar” adına yönetenler tarafından alındığı fikrine meydan okuyarak, altında yaşadığımız oligarşik, merkezîleşmiş, otoriter sistemin meşruiyetini zayıflatıyoruz. Ve gayrimeşru otoritenin sorgulanabileceğini, alternatiflerin kurulabileceğini gösterdiğimizde, yeni ve daha iyi bir dünya kurmaya kararlı olanların iradesini güçlendiriyoruz.

Bu görev Westminster’dan başarılamaz. Devleti aşağıdan yeniden şekillendirebilecek bir harekete ihtiyaç var. Sol’un hedefi devleti yalnızca “işgal etmek” değil, onu dönüştürmek olmalıdır: Onu sermayenin kalkanı olmaktan çıkarıp emekçilerin kolektif gücünün aracına dönüştürmek. Ancak o zaman Britanya’da sosyalizm, bir politika platformu ya da parlamenter proje olmanın ötesine geçip yaşayan, demokratik bir harekete dönüşebilir.

* Grace Blakeley, "Vahşi Kapitalizm" (Vulture Capitalism) kitabının yazarı. Tribune dergisinde yazarlığın yanısıra demokratik sosyalist görüşleriyle tanınan İngiliz ekonomist, gazeteci, yazar ve siyaset yorumcudur.

Kaynak link: https://tribunemag.co.uk/2025/12/socialism-against-the-state

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.