İran savaşı gerçekten İran’la mı ilgili?
Dosya Haberleri —

21. Yüzyıl Deniz İpek Yolu'nun önemli bir merkezi olan Ningbo-Zhoushan Limanı, küresel erişimini genişletmeye devam ediyor. Limanı'nın kargo hacmi 2025 yılında 1,4 milyar tonu aşarak, 17. yıl üst üste dünya birincisi oldu./foto:AFP
İngilizce yayınlanan “The Chris Hedges Report” podcast programda İran’da devam eden savaşın küresel ve bölgesel etkileri değerlendirildi.
- Gerçek mesele Tahran’ın kendisi değil. Asıl konu, küresel ticaretin nasıl örgütlendiği ve nihayetinde kimin kontrolünde olduğu. ABD, bir yüzyılı aşkın süredir dünyanın önde gelen deniz gücü olarak deniz yollarını, kritik dar boğazları ve donanma üstünlüğünü kontrol ederek hem ekonomik hem askeri hâkimiyetini sürdürdü.
- İran, sıradan bir bölgesel aktör değil; Orta Asya’yı, Kafkasya’yı, Basra Körfezi’ni ve Avrupa’ya uzanan rotaları birbirine bağlayan coğrafi bir kavşak. Çin bağlantılı demiryolu koridorlarının İran üzerinden geçmesi, Asya ile Avrupa arasındaki transit süresini önemli ölçüde kısaltabilir ve kıtada alternatif bir ticaret omurgası oluşturabilir.
- “Asıl savaş İran’ı aşıyor” tezi, bir komplo değil; yavaş yavaş ortaya çıkan yeni bir küresel durum: Küreselleşmenin geleceğinin denizlerde mi demirleyeceği, yoksa giderek daha fazla Avrasya’nın kara kütlesine mi yayılacağı konusunda yaşanan yavaş, dengesiz ve derin mücadele.
Derleme ve çeviri: Yeni Özgür Politika
Eski üst düzey bir Amerikan askeri yetkilisi, asıl mücadelenin İran’la değil, küresel ticaret yollarının kontrolüyle ilgili olduğunu söylüyor. Bu bakış açısı, olası herhangi bir çatışmanın bedelini Orta Doğu’nun çok ötesine taşıyor.
Bu tartışmaya önemli bir katkı, Colin Powell’ın eski kurmay başkanı Lawrence Wilkerson’dan geldi. Wilkerson’a göre İran’la ilgili çatışma büyük ölçüde yanlış tanımlanıyor. Ona kalırsa İran, asıl hedef değil; sadece çok daha büyük bir mücadelenin yaşandığı coğrafi ve stratejik bir zemin.
Gerçek mesele Tahran’ın kendisi değil. Asıl konu, küresel ticaretin nasıl örgütlendiği ve nihayetinde kimin kontrolünde olduğu. ABD, bir yüzyılı aşkın süredir dünyanın önde gelen deniz gücü olarak deniz yollarını, kritik dar boğazları ve donanma üstünlüğünü kontrol ederek hem ekonomik hem askeri hâkimiyetini sürdürdü. Bu sistem, Washington’a ticareti sadece kolaylaştırmak değil, aynı zamanda yaptırımlar, abluka ve güç tehdidiyle düzenleme imkânı verdi. Tüm bunlar, dünya ticaretinin büyük kısmının deniz üzerinden yapılmasına dayanıyordu.
Çin’in yapısal meydan okuması
Wilkerson’a göre Çin artık bu duruma yapısal olarak meydan okuyor. Pekin’in uzun vadeli stratejisi, Avrasya’da deniz yollarına paralel karasal ticaret ağları kurmak üzerine: demiryolu koridorları, boru hatları ve entegre lojistik sistemler. Amaç, ticaretin deniz yollarına olan bağımlılığını azaltmak. Kara taşımacılığının denizden daha ucuz ya da ölçek olarak onun yerini alması gerekmiyor; önemli olan, denizdeki stratejik dar boğazları ve Amerika’nın elindeki kozları devre dışı bırakabilmesi.
Tam da bu noktada İran kritik bir rol oynuyor. Wilkerson’a göre İran, sıradan bir bölgesel aktör değil; Orta Asya’yı, Kafkasya’yı, Basra Körfezi’ni ve Avrupa’ya uzanan rotaları birbirine bağlayan coğrafi bir kavşak. Çin bağlantılı demiryolu koridorlarının İran üzerinden geçmesi, Asya ile Avrupa arasındaki transit süresini önemli ölçüde kısaltabilir ve kıtada alternatif bir ticaret omurgası oluşturabilir. Ticaretin kayda değer bir bölümü bu yollara kayarsa, Amerikan deniz gücünün stratejik önemi azalacak ve küreselleşmenin mimarisi kökten değişmeye başlayacak.
Bu açıdan bakıldığında, İran’la yaşanan gerilim bir tür jeo-ekonomik engelleme stratejisi olarak görülebilir. Amaç, İran’ı askeri olarak yenmek ya da topraklarını işgal etmek değil; onun Çin öncülüğündeki Avrasya sisteminde istikrarlı ve entegre bir merkez hâline gelmesini önlemek. Yaptırımlar, sürekli çatışma tehdidi ve yaratılan istikrarsızlık, uzun vadeli altyapı yatırımlarını riskli kılarak tam da bu amaca hizmet ediyor. Bu okumada istikrarsızlık, stratejinin yan etkisi değil; stratejinin ta kendisi.
Kritik ticaret rotalarının sistematik engellenmesi
Wilkerson bu mantığı yalnızca İran’la sınırlı tutmuyor. Tartışmayı daha ileriye taşıyarak Ukrayna Savaşı’yla da bağlantı kuruyor.
Ona göre Ukrayna’daki çatışma, Çin’den Avrupa’ya uzanan kuzey Avrasya demiryolu bağlantılarını zaten büyük ölçüde devre dışı bırakmış durumda. İran’la yaşanan gerilim ise güney koridorunu tehdit ediyor. İkisi birleşince ortaya şu tablo çıkıyor: Avrasya’da kara üzerinden gidebilecek kritik ticaret rotaları sistematik olarak engelleniyor, tartışmalı hale getiriliyor ya da istikrarsızlaştırılıyor. Bu durumun bilinçli bir koordinasyon olup olmadığı tartışmaya açık; ama analitik sonuç çok net: Kıta çapında tutarlı ve bütünleşik bir Avrasya ticaret sisteminin oluşması yavaşlatılıyor, parçalanıyor.
Ancak Wilkerson’ın söyledikleri sadece büyük stratejiyle sınırlı değil. Askeri gerçeklere de çok keskin bir gerçekçilikle bakıyor ve olası bir İran operasyonunu ciddi şekilde sorguluyor.
Geçmiş savaş planlamalarından yola çıkarak, İran’a yönelik tam ölçekli bir işgalin, mevcut Amerikan kapasitesinin çok ötesinde bir güç gerektireceğini belirtiyor. Belki birkaç yıl boyunca milyonlarca askerin sahada olduğu bir operasyon… Bu, hem siyasi hem lojistik açıdan neredeyse imkânsız.
Basra Körfezi
Irak’tan çok daha zor bir coğrafya: Uçsuz bucaksız bir ülke, karmaşık arazi ve Basra Körfezi boyunca neredeyse 2.000 kilometre boyunca ağır şekilde tahkim edilmiş bir kıyı şeridi. Bu yüzden Wilkerson, sınırlı operasyonlara işaret ediyor: Hedefe yönelik baskınlar, özel kuvvet harekâtları veya stratejik adalarla enerji altyapısını ele geçirme girişimleri. Ama bunların bile aşırı riskli olduğunu vurguluyor. İran’ın anti-gemi füzeleri, deniz mayınları, dronları ve yoğun kıyı bataryaları, Körfez’in dar sularını son derece tehlikeli bir hâle getiriyor. Küçük bir köprübaşı bile kurmak ve tutmak büyük kayıplara yol açabilir; stratejik kazanç bu riskin yanında belirsiz kalır.
Bu askeri şüphecilik, onun asıl uyarısıyla doğrudan bağlantılı. Wilkerson’a göre İran, asimetrik misilleme kapasitesini hâlâ büyük ölçüde koruyor. Özellikle Körfez’deki kritik enerji tesislerini, deniz yollarını ve dar boğazları vurabilir. Hürmüz Boğazı’nın uzun süre kapanması, Kızıldeniz ve Bab el-Mendep’teki istikrarsızlıkla birleşirse küresel enerji akışı ağır darbe alır. Sonuç sadece petrol fiyatlarındaki artış olmaz; sistemsel bir ekonomik şok, küresel resesyon, hatta daha kötüsü gündeme gelebilir.
“Asıl savaş İran’ı aşıyor”
Bu “asıl savaş İran’ı aşıyor” tezi, tırmanışın ne anlama geldiğini de yeniden tanımlıyor. İran’la bir çatışma basit bir bölgesel kriz değil; kırılgan küresel sistemin kritik bir düğüm noktasına indirilen ağır bir darbe. İran, enerji ihracatı, deniz dar boğazları ve potansiyel kara ticaret koridorlarının aynı anda kesiştiği yerde duruyor. Oradaki herhangi bir aksama, petrol piyasalarından kıtalararası altyapı planlamalarına kadar geniş yankılar yaratıyor.
Wilkerson’ın argümanı, klasik jeopolitik mücadelenin yeniden canlanışını yansıtıyor: Deniz gücü ile kara gücü arasındaki kadim rekabet. ABD, donanma üstünlüğüne ve açık deniz yollarına dayalı bir düzen temsil ederken; Çin’in yükselişi, kıtasal entegrasyona ve rota çeşitliliğine dayalı alternatif bir model getiriyor. İran ise coğrafyası sayesinde bu iki sistem arasında kritik bir dönüm noktası hâline geliyor; geleneksel deniz kontrolünü bypass edebilecek mal ve enerji akışlarını mümkün kılacak konumda.
Wilkerson, Amerikan karar alma mekanizmasını da sert bir dille eleştiriyor. Ona göre mevcut politika stratejik olarak tutarsız ve tamamen tepkisel. ABD ordusunun bazı kesimleri, geçmiş savaş oyunları ve operasyonel tecrübeler sayesinde İran’la bir savaşa derin şüpheyle bakarken, siyasi liderlik hem böyle bir çatışmanın zorluğunu hem de tırmanma risklerini ciddi şekilde hafife alıyor. Bu kopukluk, sınırlı gibi başlayan ancak hızla kontrolden çıkabilecek tehlikeli adımlara kapı aralayabilir.
Winkerson’ın okuması, ABD-İran gerilimini daha geniş bir tarihsel geçiş süreci içine konumlandırıyor: ABD’nin hâkimiyetindeki deniz düzeninden, kara ve deniz ağlarının bir arada var olduğu daha karmaşık, çok kutuplu bir sisteme geçiş. Bu bağlamda İran hem bir koridor hem de bir engel işlevi görüyor; yeni ticaret rotalarını mümkün kılarken aynı zamanda kritik enerji ve deniz yolları boğazlarını tehdit edebiliyor.
Modern çatışmalar artık sadece toprak veya ideoloji üzerinden değil, altyapı kontrolü üzerinden de şekilleniyor: demiryolları, boru hatları, limanlar ve kritik düğüm noktaları. İran, bu sistemlerin tam kesişim noktasında durduğu için orada yaşanacak herhangi bir tırmanışın sonuçları çok daha geniş bir alana yayılıyor.
Bu açıdan Wilkerson’ın “asıl savaş İran’ı aşıyor” tezi, bir komplo değil; yavaş yavaş ortaya çıkan yeni bir küresel durum: Küreselleşmenin geleceğinin denizlerde mi demirleyeceği, yoksa giderek daha fazla Avrasya’nın kara kütlesine mi yayılacağı konusunda yaşanan yavaş, dengesiz ve derin mücadele.
Kaynak program: https://www.youtube.com/watch?v=AlArwg-2vvM














