Biyopolitikaya karşı koyabilmek

Zozan SİMA yazdı —

11 Ağustos 2020 Salı - 23:00

  • Yaşamına, ölümüne, nasıl yaşayacağına ve nasıl öleceğine karar verilebilen insan, sınırsız iktidarın uygulanma zeminidir. Filozoflar bu tarzdaki iktidarı biyoiktidar, buna dayalı politika anlayışını ise biyopolitika olarak tanımladılar.

Biyoiktidar kavramı Hannah Arendt’in Nazi faşizminin toplama kampları üzerindeki analizleri, M. Foucault’un büyük kapatma ya da gözetim toplumu olarak adlandırdığı hapishane, tımarhane ve hastaneler üzerine yaptığı incelemeler ve G. Agamben’in yorumları ile derinleşerek günümüzde uygulanan devlet politikalarını anlamaya katkı sundu. Toplumu demir kafese almak olarak tanımlanan ulus-devletçi politika artık şehirleri, ülkeleri, halkları, bir toplama kampında ya da hapishanedeymişçesine yönetir. Esasta yaşamı daha iyi hale getirmek için yürütülen faaliyetler olarak anlam bulan politika kavramı, iktidar tarafından en fazla anlamı muğlaklaştırılan kavram haline gelmiş oldu. Antik Yunan filozoflarınca politika kavramının çıkışı şehire ve orada yaşayan özgür yurttaşların karar alma süreci olarak tanımlansa da Agamben’in değerlendirmesiyle biyopolitikanın çıkışı toplama kampları deneyimidir.

Toplama kampları, hapishane ve tımarhaneler hiçbir sözleşmenin, hak ve hukukun, yasanın işlemediği yerlerdir. Nazi kamplarındaki Yahudiler, Hitler tarafından öldürülmesi gereken bitler olarak tanımlanırdı. Afrika, Avusturalya, Meksika’daki yerliler insan sayılmadıkları için hiçbir toplumsal sözleşmenin, insan haklarının geçerli olmadığı uygulamalara maruz bırakıldılar. Kürtlerin ve sömürge konumdaki birçok halkın, topluluğun, inancın konumu da benzerdir. Ağrı, Dersim katliamlarında zamanın gazetelerinin başlıkları oradaki halkın insandan sayılmadığını ortaya koyar karakterdedir. Fare gibi zehirlemekten, bölgenin zararlı otlardan ve böceklerden temizlenmesi tabirlerini kullanır, dönemin devlet siyasetçileri. 12 Eylül Diyarbakır zindanında yaşananları da bu çerçevede değerlendirmek mümkündür.
Varlığını inkar etmek için herşeye maruz bırakılmak. Ve eğer mücadelesi verilip hesabı sorulmazsa değiştirilemez uygulamalardır. Kürt siyasetçilerin maruz kaldığı saldırılarda, kayyum atamalarında, yıllara varan sürelerdeki olağanüstü haller, binlerce köyün boşaltılması, binlerce insanın infazı, bodrumlarda diri diri yakılması, yerle bir edilen şehirler ve soykırımın her türü uygulanırken, yerel ya da uluslar arası hukuk ve sözleşmeler geçerli değildir.

İmralı işkence sistemi de hukukun geçersiz olduğu alanlardandır. Kürdistan üstelik sadece Kuzey de değil, tüm Kürdistan parçaları ve Kürtler bu konumdadır. Bu devletlerin sivilleri bombalaması, toprakları işgal etmesi, demografik değişim yapması, doğayı ve kültürel mirası talan etmesi, insanları öldürmesi, tecavüz etmesine göz yumulur. İnsan hakları ve uluslar arası hukuğun devreye girmesi için bir de katledildiğinizi kanıtlamanız istenir, ki kanıtlasanız da Ermeni Soykırımında olduğu gibi buz gibi ticari-siyasi hesaplar içinde sonuç almak daha zor hale gelir.

Biyopolitikanın insan topluluklarını sürüklediği durumun kökenini düşündüğümüzde ilk uygulamasının kadınlar üzerinde gerçekleştirildiğini fark edebiliriz. Kadının ruhu olup olmadığını, evrimini tamamlayıp tamamlamadığını, insan olup olmadığını binlerce yıl boyunca tartışan din, felsefe, mitoloji ve bilim alanları bunun zihniyetini oluşturmuştur.
Aile ve evlilik kurumu, kadının ilk kapatılma alanıdır. Orada herşeye maruz bırakılabilir. Kamusal alan ile özel alan ayrımı adı altında bunun hukuki kılıfı hazırlanmıştır. Normalizasyon adı altında çizilen sınırların dışına çıkan her bedeni disiplin altına alma yöntemleri ilk olarak kadınlar üzerinde denenmiştir.

Taşlarla recm etmekten, uzuvlarını kesmeye, bedenlerini sürekli tecavüz altında tutmaktan, dövmeye, kendisi hakkında karar almasının hiçbir olanağını bırakmamaya kadar bir dizi uygulamanın ilk örneğidir. Koca, baba, komşu, devlet, herhangi bir akraba, oğul, yoldan geçen biri de kendinde kadına saldırma, öldürme, taciz etme hakkını görür ve cezası yoktur. Varsa da göstermeliktir. Çünkü kadının mutlaka bir suçu vardır bu saldırılara maruz kalmasına yol açan. En temel insan hakları için dahi kadınlar yüzlerce yıl mücadele etmiştir. Fakat fiili olarak bu haklardan yoksun bırakılırlar. Roma hukukunda kocanın karısını öldürmesi yasal bir haktır. Artık böyle bir yasal hakkı olmadığı söylense de zihniyette bu hak tanınmakta ve uygulanmaktadır. Bu açıdan kadınları herkesin öldürebileceği ve ceza almayacakları konumda tutulmasını, binlerce yıllık bir sistemin ürünü olarak görmek daha doğru olacaktır.

Biyopolitikanın ilk uygulama alanı esasta hapishaneler, toplama kamplarından önce kadınlardır. Sözleşmeler ve yasaların çözüm gücü olma kapasitesi bu nedenle sınırlıdır. Yürürlükte olsalar dahi uygulanmazlar. Çünkü biyopolitika önce istisna alanlar oluşturur; tüm insani, toplumsal hakları ihlal edilebilecek durumlar, kişiler, topluluklar kategorize edilir. Onlar için her türlü yasa geçersizdir. Daha sonra istisnalar kaide halini alır. Devlet yasa, kanun ve sözleşmelerinin anlamsızlığı ve kandırmacası burada açığa çıkar.

Biyopolitikayı anlamak kadar ona karşı mücadelenin yöntem ve araçlarını da daha derinlikli düşünmeye ihtiyaç vardır. Bu yöntem ve araçlar radikal olmadıkça biyopolitikanın kurbanları olmaya devam ederiz. Hem sömürge konumundaki bir toplumun hem de kadın olmanın bileşkesi bir kimliğe sahip olan Kürt kadınları içinse, bu daha da hayati bir konudur. Politik özneleşmeyi ancak kendi özsavunma, özyönetim ve öz örgütlenme sistemimizle inşa edebilir, bunları başardığımız oranda toplumsal sözleşme ile kazanımlarımızı garantiye alabiliriz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.