Evsiz değilim, sadece bir evim yok

Kültür/Sanat Haberleri —

12 Ocak 2021 Salı - 22:30

  • Bir yere ait olmamanın ne anlama geldiği, insanların zor yoluyla yıkılan düzenleri, artık göçebe bir yaşam sürmek zorunda kalmanın ne olduğunun son derece muazzam bir şekilde anlatıldığı “Nomadland” kuşkusuz dikkat çekici bir film.

ZABEL MİRKAN


Son filmi The Rider’ı 2018 yılında izleyiciyle buluşturan yönetmen Chloe Zhao’nun, Jessica Brurder’in “Nomadland: Surviving America in the Twenty-First Century” adlı kitabından uyarlanan Nomadland, nihayet diğer platformlarda izlenebiliyor. Film, eleştirmen tarafından hazırlanan listelerde 2020’nin en iyi filmleri listesinde ilk sırada yer alıyor.

Filmin başrolünde Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri) gibi yapımlardan da hatırlayacağımız, olağanüstü oyunculuğuyla insanı etkisi altına alan Frances McDormand yer alıyor. David Strathairn’in de rol aldığı filmin diğer oyuncuları ise gerçek kişilerden oluşuyor.

Dünya prömiyerini Toronto ve Venedik film festivallerinde eş zamanlı olarak yapan film, önce Venedik’te Altın Aslan’ı kazandı, Toronto’da Halkın Seçimi Ödülü’nün sahibi oldu. Hem Venedik’te hem de Toronto’da büyük ödülü kazanan ilk film olarak tarihe geçen “Nomadland”, elde ettiği bu başarıyla daha şimdiden En İyi Film Oscarı’nın favorisi olarak görülüyor.


2008 küresel ekonomik krizi

Nomadland bir yolda olma, yolunu bulamama hâlinin, bir yasın nasıl derinden tutulduğunun, yalnızlığın ve çaresizliğin filmi. Ana karakter Fern (Frances McDormand) 60’lı yaşlarında, kocasını, işini ve eski düzenini kaybetmiş bir kadın. Geçimini, bulduğu haftalık ya da aylık işler sayesinde sürdürebiliyor. Fern’in hayatının alt-üst oluşu 2008 yılında dünya genelinde etkili olan ekonomik krizden sonra gittikçe hızlanıyor ve nihayetinde kriz yüzünden posta kodu dahi iptal edilen bir bölgede yapayalnız kalıyor. Eski bir karavanı var, onunla birlikte “modern göçebelik” diyebileceğimiz bir yaşama başlıyor. Karavanı onun için muazzam bir kurtuluş aracı olsa da yıkık döküklüğü ve içindeki zor yaşam, göze çarpan ilk detaylardan.

 

Para yok, her şey takasla

Fern, filmin açılışında çok uluslu bir Amerikan teknoloji şirketi olan Amazon’da çalışıyor. Burada aldığı ücret sadece karavanın işgal ettiği alanı kiralamasına ve günlük gıda gereksinimini karşılamasına yetiyor. Amazon’da tanıştığı ve kendisi de karavanda yaşayan bir arkadaşı sayesinde yeni bir grupla tanışıyor. Topluluk, göçebe bir şekilde yaşayan, sistemin dayattıklarını reddeden bir grup insandan oluşuyor ve minimum tüketim şiarıyla yaşamını sürdürebilme derdinde olan insanların krize nasıl direndiğini ya da direnemediğini gözler önüne seriyor.

Örneğin grup arasındaki alışverişler tamamen takas usulüne dayanıyor. Kimse kimseden parayla bir şey almıyor. Fern’in bu gruba alışması çok uzun sürmüyor. Başta yadırgasa da kendi koşullarının uzun yıllardır farkında olduğu için hemen bir yer buluyor kendisine. Keza grupta yer alan insanların çoğu da Fern’e benziyor. Aynı yaş grubundan ve ailesinden, arkadaşlarından bazı kimseleri kaybetmiş, o dönemki krizden en çok etkilenen insanlar bunlar.

 

Bir yere ait olmamak

Filmde en ilgi çekici diyaloglardan biri Fern’in eşini kaybettiğini anlattığı sahnede, onu hatırlamamak unutmam anlamına gelecek deyip başka ilişkilere ve insanlara kapalı olduğunu yansıttığı ve “evsiz” olmadığını direttiği sahneler olabilir. Şöyle diyor Fern: “Evsiz değilim, sadece bir evim yok.” Baktığımızda gerçekten evsiz değil Fern. Eskiden yaşadığı bölge tek bir yaşam belirtisi olmayan bir yer olsa da boş bir evi var orada. Ondan hoşlanan ve yanında kalmasını teklif ettiği bir adamın evi var. Ve yine kendisinde kalmasında ısrarcı olduğu kız kardeşinin evi var. Ama aslında hiçbir yerde de evi yok. Karavanda yaşama koşullarını bu kadar zorlamasının nedeni de bu. Bozulan karavanını tamir ettirmek yeni bir karavan parasına tekabül etse de asla yapmıyor bunu ve eski karavanını muhafaza ederek o parayı ödeyip, yoluna devam ediyor.

Bir yere ait olmamanın ne anlama geldiği, insanların zor yoluyla yıkılan düzenleri, artık göçebe bir yaşam sürmek zorunda kalmanın ne olduğunun son derece muazzam bir şekilde anlatıldığı “Nomadland” gerçekten yere göğe sığdırılamadığı kadar var. Filmden sonra etkisinden çıkamadığınız hissin bir açıklaması yok çünkü. Üstelik bu his, tıpkı Ken Loach filmlerinde sizi etkisi altına alan çaresizlik ve öfkeyle yarışan cinsten. Evet, hiçbirimiz evsiz değiliz. Sadece elimizden alınan imkânlar ve bize dayatılanlar yüzünden kendimize ait bir evimiz dahi yok.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.