Fanon’un aynası

Abdurrahman AYDIN yazdı —

27 Ağustos 2020 Perşembe - 23:00

  • Fanon, ırkın, ırkçılığın, sömürgeciliğin tarihinin ve kültürel kimlik sorununun bu türlü bir hatırlama edimiyle muazzam bir derinlik içerisinde kavranmasının düşünürüdür.

Homi Bhabha “Fanon’u Hatırlamak” başlıklı ufuk açıcı makalesinde Fanon’u okumak üzere yeni bir bağlam öneriyordu. Ona göre Fanon kültürel ırkçılığın odağını ‘milliyetçi’ bir politikadan bir tür narsisizm siyasetine kaydırmış ve böylelikle de kimlik ile otoritenin yıkıcı bir kaymaya uğramasına yol açan bir sorgulamayı başlatmıştı. Bu nedenle Fanon’u hatırlamak yoğun bir keşif ve çözülme içeriyordu. Hatırlamak asla bir içe bakış ya da geçmişin bir anımsanışı değildi ona göre. Bu süreç biraz da şimdiki zamanın travmalarını anlamlı kılabilmek için yerinden koparılmış olanın tekrar yerine konulması biçiminde sancılı bir süreç olarak gerçekleşiyordu.

Irkın, ırkçılığın, sömürgeciliğin tarihinin ve kültürel kimlik sorununun bu türlü bir hatırlama edimiyle muazzam bir derinlik içerisinde kavranmasının düşünürüdür Fanon. Siyaha, yerliye, sömürgeliye yönelik fobide Batılı kimliğin derinliklerine yayılmış bir örüntü görüyordu ve tam da bu nedenle herkesi bir yüzleşmeye çağırıyordu: “İnsanlar insani bir dünyanın ideal varoluş koşullarını kendi benliklerini bütün boyutlarıyla sorgulamak ve yeniden elde etmek yoluyla; özgürlüklerinin daimi gerilimiyle oluşturabilirler.”

Bu gerilimli özgürlük içerisinde ‘benlik’ bizzat kendisine ilişkin bir imgeyi yanlışlamaktadır; bir kökensel benlik geçmişin ya da bir ideal geleceğin ürettiği bir benlik imgesidir bu ve bunu yanlışladığı anda da özne bizzat kendisinin oluşumundaki paradoksla yüz yüze gelmektedir. Bhabha, Fanon’un büyüklüğünü her şeyden önce, hem kendisine hem de başkalarına yönelik o büyüleyici dürüstlüğünde ve açıklığında görüyor. Gerçekten de pek az insan kendi kendisine bu dürüstlükle yaklaşabilmiştir.

Bunda psikanalizle uğraşmış bir psikiyatr olmasının da payı var elbette. Ama yine şerh düşmeli: Fanon aşağılanmışlık duyguları nedeniyle özellikle sömürgelerde gelişmeye pek yatkın olan bir ‘ego psikolojisine’ asla taviz vermemiş; Batılı ego’nun karşısına sömürgelinin de aynı oranda değerli bir ego’ya sahip olduğu biçiminde sadece görünüşte radikal ama en nihayetinde sahte bir hakikat kurgusuyla çıkmamıştır. Zaten bu bile sömürgeli ego’nun ölçüsünün en nihayetinde sömürgeci olduğunu baştan kabullenmek anlamına geliyor. Yani basitçe psikiyatr olması değil mesele; aynı zamanda bizzat kendi disiplini içerisinde de son derece devrimci bir konumu seçmiş olması. Malumdur, dünyanın neresinde olunursa olunsun, ego psikolojisinin tuzaklarına düşmek pek kolaydır.

Frantz Fanon’un uyguladığı fakat açıklıkla belirtmediği bu meseleyi teorik olarak açık seçik kılan Lacan olmuştu. Özellikle Freud’un başlattığı devrimin Amerikan tipi ego psikolojisine yedekleniyor olmasının önüne geçmek arzusuyla Lacan ‘ego’ ile ‘özne’ arasında köklü bir ayrım geliştiriyordu Seminer 1 ve 2’de. Analiz ortamı en nihayetinde iki kişinin birbirleriyle konuşması üzerine kurulu olduğu için bu konuşmadaki sözün ve sözü söyleyenlerin niteliği arasındaki bir ayrımdır bu. Lacan bunları ‘boş söz’ ve ‘dolu söz’ olarak adlandırır. Boş söz, ikili ilişkinin mevcut yapısını devam ettiren, sorunla ilişki kurmayan, egolar arasında gerçekleşen bir söz biçimidir. Dolu sözde ise özne açığa çıkar; artık konuşanlar, söylediklerinin sorumluluğunu da üstlenen öznelerdirler. Dolu söz, tıpkı Fanon’un yaptığı gibi, ancak çok derinlerde bir yerlerde gerçekleşen bir yüzleşmeyle açığa vurur kendisini. Dolu söz, anlamın gelgitleri içerisinde belirir.

Eğer özne anlamın öznesiyse, daima yeniden beliren bir şeydir, çünkü anlam da daima yeniden ortaya çıkar. Bu nedenle özne sabit bir nokta değildir (ego psikolojisinin teorik sorunu bunu sabit kabul edip, başka her şeyi bunun yörüngesine yerleştirmesidir). Buna karşılık ego bir sabitlik ve durağanlık içerir. Lacan’a göre, bir yanda durmadan değişen anlam ve onunla giden bir özne, diğer yandan da durağanlık tarafından belirlenmiş imgesel bir ilişki söz konusudur. İmgesel ilişki narsistik saldırganlığın temelidir; çünkü muhatabında, o nefret ettiği muhatabında kendi imgesini görür ve nefretinin kendisine yönelik olduğunu belli belirsiz fark eder. Özne ise anlamın daimi bir kayma içinde olduğu simgesel düzeyde yer alır. Bir yanda durağanlık, diğer yanda değişim vardır.

Fanon egodan yükselip gelen ve en nihayetinde düşmanın egosuyla bir karşılaşma içerisinde şekillenen narsistik saldırganlık ile bütün bu yapıya son verecek bir şiddet arasında bir ayrıma gidiyordu. Çünkü ilkindeki imgenin tam da düşmanın aynasında görülen, hatta ancak orada görülebilen bir imge olduğunu bütün açıklığıyla görmüştü. Bir kendilik imgesinin yine kendisini yanlışlaması ise tam olarak bu yarılmada konumlanıyor. Bu uçuruma düşmekten korkmak yerine belki de tam da bu uçurumun içine yerleşerek düşünmek gerekir bazı şeyleri.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.