İslamcılığın boş sözü

Abdurrahman AYDIN yazdı —

3 Eylül 2020 Perşembe - 23:00

  • Seyid Kutup, Hasan El Benna’nın fikirlerini daha sistemli bir hale getirerek modern İslamcı ideolojiye ana çerçevesini vermişti. Çok tuhaf bir özdeşleşme içinde, Batılı sömürgeciye duyulan nefret, kendi oluşumunun tarihine yönelik bir nefret halini alıyordu.

Fransız psikanalist Jacques Lacan, Freud’un teorisini dilbilimsel temellerde yeniden organize etmeye yönelik ilk adımlarını attığında, analizin temel dayanağının karşılıklı konuşma olmasına yaslanıyordu. En nihayetinde en az iki kişi birbiriyle konuşuyordu ve analiz de bu konuşma içerisinde cereyan ediyordu. Lacan’ın bu yöndeki ilk büyük girişimi olarak kabul edilen makalesi olan “Analizde Sözün İşlevi” bu nedenle söze ve dile, dolayısıyla da anlam sorununa odaklanıyor; buradan hareketle de “boş söz” ve “dolu söz” biçiminde bir ayrım geliştiriyordu. Çok kabaca söylenirse, boş söz ego’nun sözü olarak, dolu söz de öznenin sözü olarak beliriyordu.

Lacan yıllık seminerlerinden ikisini ise ego ile özne arasındaki ayrımları belirginleştirme çabasına ayırmıştı. Ona göre ego, çeşitli özdeşleşmeler (taklidin çok özel bir biçimi) yoluyla ortaya çıkıyordu. Fakat “Özdeşleşmeler aracılığıyla özne yabancılaşır ve bizzat kendi varlığını kaybeder” diyecektir Lacan. Öznenin kaybolan bu varlığı bir bakıma bastırmadır, ama bastırılmış olanı yerinden çekip çıkarmanın da imkânı yoktur. Özne, bir bakıma zaten bastırılmış olarak varlığa gelir. Ego ise bir özdeşleşme sistemidir; bir kimsenin neye benzediğidir. Özneyi çekip çıkarmak değil de bir özne olarak yeni bir bağlam içinde belirmesini sağlamak ancak dil içinde mümkün. Özne anlamın öznesidir ve anlam sürekli yeniden ortaya çıktıkça özne de sürekli ortaya çıkan olarak belirir. Özne sabit değildir, hareketlidir. Buna karşılık ego durağan ve sabittir. Özne simgeselin, ego imgeselin alanına düşer. Bu yüzden bir yandan sürekli değişen bir anlam ve bununla yan yana giden bir özne, diğer yandan da durağanlık tarafından nitelenen imgesel bir ilişki söz konusudur. Dolayısıyla iki ilişki biçimi saptanabilir: 1) Sabit olan ve agresyonu (narsistik saldırganlık) içeren imgesel ilişki ve 2) anlamın daima kaydığı simgesel düzeyde özne ile Öteki arasındaki ilişki.

Bunu kolektif kimliklerin karşılaşmalarına da uyarlamak mümkün; en azından Ortadoğu’da İslamcılığın ortaya çıkışına ve yükselişine uyarlamak. Malum, İslamcı ideoloji sömürgecilikle karşılaşmalar sonrası, özellikle de Mısır’da Hasan El Benna ile Afganistan’da da Mevdudi ile başlamıştı. Sonrasında Seyid Kutup, Hasan El Benna’nın fikirlerini daha sistemli bir hale getirerek modern İslamcı ideolojiye ana çerçevesini vermişti. Asli tezi ise çağdaş Müslümanların peygamber öncesi cahiliyeye geri düşmüş oldukları yönündeydi. Bunu söylemesine yol açan şey ise elbette ‘sömürgecilik’ deneyimiydi. Ama sömürgeci ‘onun tarihini’ ne kadar küçümsüyorduysa o da kendi tarihini o kadar küçümsemiş oluyordu bu tezle. Hatta İslamcıların bu anlamda tarihten nefret ettikleri bile söylenebilir. Tarihe yeniden, ikinci bir giriş yapmak üzere kökenleri bu kadar öne sürmelerinin nedeni de bu. Fakat bizzat ‘kökenlerin’ bir anlatı olduğu, inşa edilmiş bir şey olduğu gözlerinden kaçıyor elbette.

Çok tuhaf bir özdeşleşme içinde, Batılı sömürgeciye duyulan nefret, kendi oluşumunun tarihine yönelik bir nefret halini alıyordu. Çünkü Lacan’ın ayrımına başvurursak, Batılı egoya yönelik yanıt, kendi egosunu öne çıkarmak biçiminde beliriyordu. Yani imgesel bir yanıt, her şeyi sabitleyen, narsistik bir saldırganlıkla güdülenen bir yanıt… Siyasal İslam’ın mevcut dünya koşullarına asla ‘siyasal’ bir yanıt geliştirememesinin nedenini de bu oluşturuyor. Batılı egonun boş sözüne boş bir sözle yanıt geliştiriyor; dolayısıyla kendisini aslında Batının suretinde yeniden inşa ediyor. Onun söyleminden olumsuz içeriklerle yüklenmiş Batıyı çekip alın, geriye pek bir şey kalmayacaktır.

Maalesef bunun sonucu sömürgecilik karşıtı siyasal enerjilerin bu narsistik kapanım tarafından yutulması oldu. Belki yüzyıllık siyasal deneyim ve birikim, İslamcı öznenin o tuhaf eşitlenme arayışının kişisel çukurlarında kaybolup gitti. Fakat eşitlenme arayış ve arzusu bile, içten içe bir eşitsizlik duygusundan türeyip gelir. Siyasal olanın ilkesi bir amaç olarak eşitlik değil, bir başlangıç noktası olarak, bir ilke olarak eşitliktir oysa.

Lacan, egonun sözünün ancak bir başka egonun sözüyle tatmin bulabildiğini belirtiyor. Yani Batılı-sömürgeci ego, ötekini de kendi egosuna itiyor; böylelikle boş bir söze boş bir sözle yanıt geliştiriliyor. İslamcı ideolojinin en köklü maluliyeti de bir tür ezilmişlik duygusu içerisinde kendi egolarını tamir arayışlarının başka her şeyi geride bırakmış olması. Tarihten kaçma çabasının bedeli bir bakıma…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.