İslam ve modernite

Abdurrahman AYDIN yazdı —

30 Temmuz 2020 Perşembe - 15:05

  • Modernist İslamcıların, 20. yüzyılın ortalarına doğru, gerçeklik olarak algıladıkları şeye karşı, yani hem yekpare bir Batı tasarımına karşı, hem de doğrudan muhatap oldukları sömürgeci güçlere karşı bir öz-değerliliği muhafaza edebilmek için bir kökenlere dönüş projesinin startını vermelerinin temelindeki mekanizma böyle bir şeydi.

Uzun süreden beri, büyük oranda da Carl Schmitt ile Walter Benjamin’in etkisi altında, İslam’ın siyasal ilahiyatının koordinatlarını saptamak amacıyla İslam tarihi ve İslam düşüncesi üzerine çalışıyorum. Başlangıçta, günümüzde pek çok biçimlerde görünür olan birtakım krizlerin, yapısal denilebilecek bir krizin, kökensel bir krizin tekrarları oldukları kanaatindeydim ve amacım da bütün bu ‘çağdaş’ krizleri tek bir kökensel krizin yansımaları olarak ortaya koymak, dolayısıyla da bizzat kökensel krizi saptamaktı. Doğrusunu isterseniz, bu yöndeki bütün çabalarım çıkmazlara girdi; çünkü kendi kendisiyle tutarlı, bütüncül bir İslami söylem varsayımından hareket etmeye çabalıyordum ve elbette böyle bir söylem yoktu ortalıkta.


Bizatihi bu kabulün kendisi modern bir inşaydı; Batı’yla (travmatik) bir karşılaşmanın bir sonucu olarak ve doğrusu Batı’ya bir yanıt olarak geliştirilip yaygınlaştırılmış bir söylemin krizlerini ‘kökenlerde’ arama çabasının kendisi, modernist-İslamcı manipülasyon adını vermenin uygun olacağı bir söylem tuzağı içerisinde manipüle olmak anlamına geliyordu. Çünkü modernist-İslamcı öznelerin (kendileri modernist olduklarını asla kabul etmeyeceklerdir) tam da bu ‘kökenlerin’ varisi olmaları iddialarına öyle ya da böyle aldanmak anlamına geliyor bu. Tuhaftır, “bizzat kökenlerde defterlerini dürme” arzusu bile dönüp modernist-İslamcı tarih görüşü içerisinden iş görebiliyor. Çünkü en azından tarihsel anlatı bakımından iç çelişkilerden azade bir İslam anlatısı, tam da Batı’nın ‘kesinlikçi’ anlayışıyla tutarlı olma dürtüsünden çıkıp geliyor. Batı’yla travmatik bir karşılaşma, bir tür narsistik öz-kapanıma yol açtığı için aşırı-tutarlı olma baskısı altındaki bir özneden bahsediyoruz.


Manipülasyon derken, bir tür komplocu bir akıl yürütmeyle, bütün bunların hesaplı olarak inşa edilmiş olduklarını ileri sürüyor değilim elbette. Batı’yla karşılaşmanın yarattığı her bakımdan (teknik, askeri, politik, ‘bilimsel’) ezici durumun kendisine bir yanıt arayışıyla, hem kökenden itibaren gelişmiş olan tarihin kendisine bir nefret duygusu geliştiriyorlardı, hem de bizzat kökenlerden yeniden geçerek tarihe girmek suretiyle yaşadıkları ezinci telafi etmenin yollarını arıyorlardı. Söz konusu olan şey bir bakıma Batılı kimlik saydıkları şeyle (bu da bir inşaydı en nihayetinde) girdikleri bir metafizik rekabet idi. Dolayısıyla, gerçekte her şey ‘burada’ yani öznenin içinde olup bitiyordu bir bakıma. Çünkü “İslam yoktur, İslamlar vardır” biçimindeki meşhur önerme, tersinden de geçerli: “Batı yoktur, Batılar vardır.”


Metafizik üstünlüğün zaten kendilerinde olduğundan hiçbir kuşkusu olmayan bu insanların işine geliyordu elbette homojen, yekpare bir Batı tasarımı; tıpkı homojen, yekpare bir İslam tasarımının kimi kötücül oryantalistlerin ya da Ortadoğu’nun ‘güya’ seküler hamlelerini başlatmış olan Batıcılarının işlerine geldiği gibi. Özcü-kökenci anlayışların varlık ve kimlik bulabilmesinin tek yolu böylesi bir ‘muhatabı’ daima var saymaktır. Bu da en karşıt olduklarını sandıkları şeyle göbekten bağlı olduklarını ortaya koyuyor. Modernist İslamcıların, 20. yüzyılın ortalarına doğru, gerçeklik olarak algıladıkları şeye karşı, yani hem yekpare bir Batı tasarımına karşı, hem de doğrudan muhatap oldukları sömürgeci güçlere karşı bir öz-değerliliği muhafaza edebilmek için bir kökenlere dönüş projesinin startını vermelerinin temelindeki mekanizma böyle bir şeydi. Öze dönüşün kendisi, ters yüz olmuş bir anlam düzeyinde, bizatihi bu ‘Batılı’ olarak beliriyordu gerçekte.


Nasıl mı? Elbette ‘dini’ yeniden yaratarak! Bilimin son büyük iddialarının hepsinin 1500 yıl önce Kur’an’da dile getirilmiş oldukları yönündeki söylemleri hatırlarsınız. Tuhaf olan şey, ‘bilimin’ o sırada bambaşka işlerle meşgul olduğunun pek de akıllarına gelmemesiydi. Zaten popüler bilim kitaplarına başvuruyorlardı; “20. Asrın bilimsel hakikatleri” olarak sundukları çoğu önerme, çoktan gözlerini evrenin başka boyutlarına dikmiş bilimin pek de umurunda değildi. Ama bu türlü popüler bilim kitapları, tam da tahayyül etmek istedikleri Batıcı-bilimci-batılı imgesine denk düşüyordu. Mesele gerçekte psişikti; bu Batılı imgesi olmaksızın bu kimliği ayakta tutamazlardı. Böylelikle Tanrı fikri de aşkınlığını kaybederek bu kimliğin kurucu simgelerinden biri haline getiriliyor, içeriye, bu dünyanın içine aktarılıyordu. Walter Benjamin’in kapitalizmi bir din olarak kavramaya çalışırken söylediği de tam olarak bu değil miydi? Durmaksızın suçluluk duygusu üreten ve Tanrı’yı da bağışlayıcı konumundan indirerek devasa bir suç şebekesinin suç ortağı haline getiren bir din olarak kapitalizm…


Tanrı’nın yeryüzüne indirilmesinin en net örneğini Fetih Suresi, Enfal Suresi gibi surelerin kullanım tarzları koyuyor önümüze. Devlet şiddetini bizzat Allah’ın şiddeti gibi sunmak… Geleneksel anlatılar Tanrı’nın insanı kendi suretinde yaratmış olduğunu söylüyorlardı; günümüzde karşımızda olan şey ise insanların kendilerini Allah’ın suretinde yeniden yaratmaları durumudur. Kendi tanrılarının yarattığından memnun olmasalar gerek…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.