Machiavelli’den Fanon’a

Abdurrahman AYDIN yazdı —

29 Ekim 2020 Perşembe - 21:17

  • Fanon’un düşürebileceği bir maske yoktu. Sömürgeci şiddet bütün çıplaklığıyla, maskesiz oradaydı. Fanon bunu eklemlemiş, ifade etmişti.

Machiavelli’yi modern siyaset teorisinin kurucusu kılan şey –malumdur– yurt ile yurttaş, yani toprak ile insan arasındaki bağın kopmuşluğuna dair vurgusuyla öne çıkan Söylevler’idir. Örneğin Spinoza, buradaki siyaset teorisinin ne olduğunu bildiği için Prens’i (ya da Hükümdar’ı) Machiavelli’nin bir ifşa metni olarak okumayı tercih eder. Spinoza’ya göre Prens bizlere (halka) yöneticilerin korkunçluğunu betimlemek amacıyla yazılmış bir metindir. Metnin skandal niteliğine zaten diyecek yok fakat Spinoza’nın okuma biçimi, bu skandal metnin değil iktidar yapılarının kendi skandalı olduğunu söyleme imkânına sahiptir. Yani Spinoza skandalı bir yazara, bir düşünüre atfetmek yerine, esas sahibine iade eder.
Nedir bu skandal? Bu çağın insanları olarak bizler için ne anlam ifade ediyor? Şahsen bunun yanıtının Walter Benjamin’in “Şiddetin Eleştirisi” başlıklı yoğun, anlamlandırılması güç metninde olduğu kanısındayım. Bu güçlük de –elbette kişisel fikrim– metnin içine sinmiş bulunan tuhaf bir rüya dilinden kaynaklanıyor. Benjamin neredeyse felsefi, teorik, kavramsal bir rüya görmüştür de bunu kaydetmiş gibidir bu metinde. Tam bir kâbus olmayan ama düşsel bir arzu tatmini de olmayan bir rüya… Hadi diyelim siyasetin bilinçdışı…
Benjamin bu rüya aracılığıyla bir şeyi net olarak görmüştü; kaydın geri kalanı bütün bulanıklığıyla hayal gücümüzü harekete geçiriyor olsa da bir şey netti: Araç-amaç ikiliği siyasetin temel çekirdeğini anlamamızın önüne geçen bir perde gibi işliyordu. Bu ikilik ayrıymış gibi görünen ama aynı skandalı paylaşmak ve üzerini örtmek konusunda gizli bir işbirliği içerisinde bulunan iki ayrı hukuk ekolünü (ve dolayısıyla iki ayrı siyaset kuramı geleneğini) doğurmuştur. Bir tarafta iyi bir amacın araçları meşrulaştırdığını söyleyen ekol; diğer tarafta ise adil araçlar kullanılırsa bunun iyi bir amaca götüreceğini söyleyen ekol. Yani doğal hukuk ve pozitif hukuk ayrımı… Bu ayrım kuşku yok ki hukuksal düzenin dışında duran bir şeyler ile içinde duran bir şeyler arasındaki bir başka temel ayrıma dayanıyor. Benjamin’in dehası işte o dışarıda durduğu farz edilen şeyin, yani kurucu şiddetin nasıl ve hangi yollarla kurulu düzenin içerisine sızmakta olduğunu, bizzat hukukun kendisini nasıl yozlaştırmakta çürütmekte olduğunu görmesiydi. Bu, düşünce tarihinde, Machiavelli’nin açığa çıkardığı bir skandaldır. Onun teorisinin yeniden bir araç/amaç ikiliğinin içerisine sıkıştırılmış olmasının nedeni de aslında tam olarak bu skandalın üzerini örtme amacıdır. Yani “Amaca giden yolda her şey mubahtır” biçimindeki formül, gerçekte, Machiavelli’yi şeytanlaştırmakta değildir; bu formül asıl işlevini onun siyaset kuramını bir araç-amaç ikiliği içerisine sıkıştırarak yerine getirir. Belki öznesiz bir süreçtir bu, ama büyük bir manipülasyon olduğuna kuşku yok.
Modern siyaset doğum anından beri manipülatiftir. Örneğin Benjamin’in yakaladığı şey, hukuk sisteminin dışında durması gereken ‘kurucu şiddetin’ nasıl da daima hukukun içine sızmakta olduğuydu. Bu bizzat ‘kuruluşun’ asla tamamlanmadığı anlamına geliyordu. Ama işte hukuksal bir düzen fikri tam bu şiddetin sürekliliğinin üzerini örten bir perde işlevi görüyordu. Yine Machiavelli de bütün o siyaset öğretilerinin en nihayetinde saf çıkara ve saf şiddete dayalı yönetim biçimlerini maskelediğini gözler önüne sermişti (kişisel kanaatim ikisinin siyaset teorisinde iki büyük momente tekabül ettikleri yönünde). Bu ikisini okumuş mudur, bilmiyorum, ama Fanon da bu çizgiye bir üçüncü halka olarak eklenebilir. O da elbette çok net görmüştü modern siyasetin bu manipülatif yönünü. Fakat sömürgelerdeki şiddetin saf ve açık şiddet olmak bakımından hiç de maskelenmediğini de görmüştü. Egemenler buradaki şiddeti manipüle etmeye, maskelemeye ihtiyaç duymuyorlardı. Çünkü sömürgecinin perspektifinden buradaki karşılaşma insanlar ile insan-altı varlıkların karşılaşmasıydı. Yani metafizik bir üstünlük savı işlerlikteydi.
İlginç olan o sıralarda Batılı düşünürlerin insan-merkezciliğin de eleştirisini üreterek teorik bir anti-hümanizm konumuna doğru kaymalarına (Levi-Strauss, Althusser, Derrida vs.) karşılık çizginin bu yanının düşünürlerinin ‘insanı’ yeniden tanımlama girişimi içerisinde hümanist bir perspektif geliştiriyor olmalarıydı – elbette bir ‘hümanizma’ romantizminden söz etmiyorum; bazen kendi insanlığını öne sürmenin tek yolu şiddet olarak belirebilir.
Fanon’u özel kılanın biraz da bu tarihsel koşullar olduğu kanaatindeyim. O da Benjamin gibi, araç-amaç ikiliğinin dışında bir saf şiddete bel bağlıyordu; fakat Benjamin bir maskeyi düşürürken Fanon’un düşürebileceği bir maske yoktu. Sömürgeci şiddet bütün çıplaklığıyla, maskesiz oradaydı. Fanon bunu eklemlemiş, ifade etmişti. Bugün belki de önümüzdeki temel sorulardan ve sorunlardan bir tanesi, bu çıplaklık, bu maskesizlik durumu içerisinde nasıl bir söylem geliştireceğimiz sorunudur.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.