Türk devletinin kategorik buyruğu

Abdurrahman AYDIN yazdı —

6 Ağustos 2020 Perşembe - 23:00

  • Kurucu mitoloji kendi metafizik hastalığını üretip yayıyor durmaksızın: Hep üstte kal, olmuyorsa da sakın altta kalma! Türk insanının kategorik buyruğu bu. Siyaset yapma tarzına da damgasını basıyor elbette bu buyruk ve bu varoluş tarzı. Geri vites yok, daima, hep ileri!

Türkiye’de, malumdur, alabildiğine yaygın bir insan tipi var. İlk etapta kendi arzusunun üstünlüğünü, dolayısıyla da kendi varoluşunun üstünlüğünü öne süren; yani kendisinin üstte kaldığı bir metafizik rekabeti başlatan, eğer bu tutmazsa, bütün enerjisini altta kalmamaya sarf eden bir tip! Bu türlü tiksindirici bir rekabet içerisinde, kırıkların diliyle söylenirse, “geri vitesi olmayan” bir tutumla, sürekli el yükselten, çeşitli ihlallerini hatırlattığınızda, en azından size ilişmemek şöyle dursun, daha güçlü olduğunu zannettiği alet edevatla yine daha güçlü olduğunu zannettiği ikinci bir sefer başlatan, sonra üçüncüsü, sonra dördüncüsü derken, durmaksızın seferler düzenleyen bir metafizik hastalık kişiliği… Bunu belki de Türk milliyetçiliğinin tarihsel paranoyak kuruluşuna bağlamak gerekir.


“Bütün dünya bize düşman” gibi bir fantezi, insanın kendi suçlarıyla, günahlarıyla ve sorumluluklarıyla yüzleşmemesi için olabilecek en güzel zemini sunar. Böyle bir fantezi içerisindeki bir kimseye yapıp ettiklerini ve bunlardaki sorumluluk payını hatırlattığınızda, fantezisini ayakta tutmak biçiminde olur temel refleksi; çünkü nasıl bir kişilik olarak varlık buluyorsa, o kişiliği ayakta tutmasının temelinde de fantezisi durmaktadır. Örneğin ona sorumluluklarını hatırlatmanız ‘gerçekte’ (!) ona düşmanlığınızdan kaynaklanmaktadır. Amacınız örneğin (ve zaten) itibarını zedelemek olduğu içindir bu hatırlatmanız. Böylelikle sizin konumunuzu kendi fantezisine kendisine düşmanlık ettiğiniz biçiminde kaydettiği için, size karşı sorumlu hissetmez kendisini. Üstelik bu düşmanlık ilişkisinin ne zaman başladığının da önemi yoktur; dün başlamış olsa bile, aylar öncesinin olaylarını bile getirip bununla açıklayacaktır. Bu kişilik tipi, neden ve nasıl bu kadar yaygın olabilir, eğer bir siyasal makine tam da bu tipte özneler üretiyor değilse?


Toplulukların simgesel kuruluşları vardır. Burada söz konusu olan kurucu simgeler çoğunlukla bilinçdışı çalışırlar. Simgeler iletişim kurmak amacıyla kullanılmazlar, fakat iletişim sırasında neyin söylenebilir olduğunu belirleyen gizli sözleşmeler olarak iş görürler. En seküler çevrelerden herhangi bir tip ile İslamcı iktidarın en tepesinde duran bir tipin bu kadar benzerlik göstermesinin nedeni de toplulukların kuruluşunda iş başında olan simgeler demetidir. Bu simgeler demeti paranoyak bir milliyetçilik ve yine paranoyak bir biçimde tesis edilmiş bir vatan kurgusundan türeyip geliyorlar. Kurucu mitoloji kendi metafizik hastalığını üretip yayıyor durmaksızın: Hep üstte kal, olmuyorsa da sakın altta kalma! Türk insanının kategorik buyruğu bu. Siyaset yapma tarzına da damgasını basıyor elbette bu buyruk ve bu varoluş tarzı. Geri vites yok, daima, hep ileri!


2007 seçimlerinde Bin Umut Adayları Meclise girdikleri zaman, işlenen temel argümanlardan biri de Kürt Meselesinin henüz uluslararası bir boyut kazanmamış olması nedeniyle, kamu hukuku anlamında bir ‘iç sorunken’ yine bir ‘iç sorun’ olarak çözülebileceği yönündeydi. Ortadoğu henüz kaynama noktasına gelmemişti, fakat sular da iyice ısınmış durumdaydı. Olası bir büyük savaşın bir anda meseleyi çok aktörlü bir mesele haline getireceği söyleniyordu ‘egemen güçlere’. Elbette ‘egemen’ kibriyle yaklaştılar bu argümana. Tarih bu argümanı ileri sürenleri haklı çıkardı. Şimdi Türk Devleti istese de bu meseleyi bir ‘iç sorun’ olarak çözebilecek durumda değil. Ama geri vites yok bunlarda; sınır dışı bir savaş alanına girdiler. Yıllar önce Kıbrıs’ı işgal etmişlerdi, şimdi de uzun zamandır Kıbrıs’la ne yapacaklarını bilmiyorlar. Aynı durum. Kahramanlık destanları, çoğunlukla maddi koşulların başka türlü olması nedeniyle üretilir, diyelim.


Egemenlik sahası olarak kabul görmüş toprakların dışında bir savaşın (üstelik buna yalnızca egemenlik ihlalini değil, savaş suçlarını ekleyin) hem psikolojik hem de ekonomik maliyeti ortadayken, bir başka saldırı dalgası başlattılar. Çünkü üstte kalmaya, olmuyorsa altta kalmamaya çalışıyorlar. Hiçbir rasyonel, mantıksal açıklaması yok artık olup bitenlerin. İktidarın psikolojik refleksleri var artık. Şaka gibi elbette!


İngilizlerin bir atasözü vardır: Gerçeklik çarpar! Bu asla altta kalmama oyununda (bu oyunun ne kadar eril bir oyun olduğunu söylemeye gerek var mı, bilmiyorum) kendisinin bütün yapıp ettiklerini daima bir başkasıyla açıklama (“o şöyle yaptı, ondan böyle oldu”) imkânı veren bir fantezi çalışır. Fakat bazen öyle bir an gelir ki (ve bu an daima gelir, er ya da geç, daima gelir) artık kendi yapıp ettiklerini başkasıyla açıklama olanağı kalmaz. Son sürat giden bir arabanın bir duvara çarpması gibi çarpar gerçeklik. Freud, Birinci Dünya Savaşının vahşeti karşısında nasıl olur da Aydınlanmış Avrupa bunları yapar diyerek dertlenenlere, “Belki de Avrupa insanı zannettiğiniz yüceliklere hiç çıkmamıştı” yanıtını vermişti. “Gerçekliğe toslayıp da fantezi evreniniz dağıldığında kimseye kızma hakkınız yoktur” diyordu.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.