Kandaşlıktan topluluğa: Medine Vesikası

Abdurrahman AYDIN yazdı —

10 Eylül 2020 Perşembe - 23:00

  • Medine Vesikası kan hukukunu düzenler ve açıkça görüldüğü üzere, Muhammed Peygamber, kendi topluluğunu sonradan iptal edeceği kandaşlık örüntülerinin hukuksal düzeni içerisine yerleştirmektedir.

Muhammed Peygamber, Arap yarımadasında kandaşlık örüntülerinde bir çözülmenin başlamış olduğu, yer yer bireyleşmenin görüldüğü, fakat bu çözülmeyi kuşatıp örgütleyecek daha evrensel bir dünya görüşünün henüz mevcut olmadığı bir dönemde gerçekleştiriyordu tebliğini; fakat henüz bireyin kendi özeleştirisini üreten bir konumda da bulunmadığı bir dönemdi bu. Peygamberin kendisinde de bu kandaşlık örüntülerini iyice çözme eğilimi güçlü bir eğilimdir. Abese Suresi, 33-36: “Kulakları sağır eden o gürültü geldiğinde, o gün kişi kardeşinden kaçar; anasından, babasından, eşinden ve oğullarından.” Neml Suresi, 92: “Artık kim doğru yola gelirse yalnız kendisi için gelmiş olur.” İsra Suresi, 15: “Doğru yola gelen, kendisi için gelir. Kim de saparsa ancak kendi aleyhine sapar. Hiçbir günahkar başkasının günahı ile günahlanmaz.” Lokman Suresi, 33: “Ey insanlar! Rabbinizden sakının ve bir günden korkun ki, baba çocuğuna hiçbir fayda veremez. Çocuk da babasına hiçbir şeyle fayda sağlayacak değildir.”

Din bireysellik üzere yükselmektedir ve Yahudilerin gerçekleştirdiği, köklü teolojik kırılma ile asli bir fark söz konusudur burada: Yahudilerin yarattığı kırılma ‘iman’ı bireyselleştirirken burada bizzat din bireysel zeminlere dayanmaktadır. Bu ‘bireysellik’ kandaşlık örüntülerinin çözülmesiyle ortaya çıkan bir bireyselliktir; kendi günahını ve sevabını üstlenmek, kendi olmanın sorumluluğunu üstlenmek biçiminde bir motivasyonu bulunmayan bir bireysellik. Hegelci bir dille ifade edilirse, ‘ötekini’, başka olanı olumsuzlamış, kendini ondan ayırmış fakat henüz iç ayrımlarını geliştirememiş bir bireyselliktir bu.

Bunun en net ifadesini Medine Vesika’sında buluyoruz. Bu anlaşmanın ilk maddesine göre Müslümanlar ‘umma dun el-nas’tır; yani dünyanın geri kalanından ayrı bir topluluk oluştururlar ki bu, çoğunlukla bağlamından koparılarak düşünüldüğü için yanlış yorumlanmaktadır. Çünkü 47 maddeden oluşan bu Vesika’nın içeriğine göz attığımızda, ‘dünyanın geri kalanının’ Medine’deki Yahudi kabileler ile diğer Müslüman olmayan kabilelerden, yani bu anlaşmaya taraf olan topluluklardan oluştuğunu görüyoruz. Maddelerin 23’ü Müslümanların birbirleriyle ilişkilerini düzenlemekteyken 24’ü de kabilelerin birbirleriyle ilişkilerini düzenlemektedir. O halde geri kalanlardan ayrı bir topluluk olmak, bir kabile olmayan, kandaşlık örüntülerinden sıyrılmış bireylerin bir toplamından oluşan bir topluluğun, Medine’deki yaşama bir ‘kabile statüsünde’ dâhil olması anlamına gelmektedir.

Medine Vesikası pek çoklarının ileri sürdüğü gibi bir devlet anayasası değildir; Muhammed’in hakemliğinde kabileler arası ilişkilerin düzenlenişini ifade eder. Örneğin üçüncü madde şöyledir: “Kureyş’den hicret edenler, kendi aralarında adet olduğu üzere kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.” Dördüncü madde: “Benû Avflar da, kendi aralarında adet olduğu üzere eskiden olduğu gibi kan bedelini kendi aralarında paylaşarak ödeyecekler ve her taife savaş tutsaklarının kurtulmalık bedelini müminler arasında bilinen en iyi ve makul esaslar doğrultusunda ödeyeceklerdir.”

Bu, Benû Hârisler, Benû Sâideler, Benû Cuşemler, Benû’n-Neccârlar, Benû’n-Nebîtler vs. diye devem eder. Sayılanların hepsi Medine’de yaşayan çeşitli kabilelerdir. Esaslar da kan hukukuna ilişkindir. Kan hukukunun da temelinde Arapların ta’r dediği ‘öç’ bulunmaktadır. Öç, İbn Haldun’un nefis bir biçimde gösterdiği üzere, eşitlik prensibine dayanır. Bir kabilenin bir üyesi diğer kabilenin bir üyesi değerindedir. Bu nedenle birinin öldürülmesinin bedeli, öldürenin kabilesinden birinin öldürülmesidir; yani henüz ‘bireysel sorumluluk’ yoktur. Fakat ticaretin getirdiği metaforlar bu örüntüde kısmi bir esneme de yaratmıştır ve eğer taraflar, bir hakem aracılığıyla, anlaşabilirlerse, kan bedeli meta ya da para biçimini de alabilmektedir. Ama bu genel işleyişin istisnaları da vardır. Örneğin bir kişi şu ya da bu nedenle kabilesinden dışlanmışsa, kandaşlık hukukunun da dışına atılmış, Agamben’in ifadesine başvurulursa, bu hukuksal biçimin homo sacer’i haline gelmiş demektir. Hukukun koruması olmaksızın öldürülmeye açık demektir. Öldürülmeye terk edilmiştir. Bu durumlardaki insanlar çoğunlukla başka kabilelerin üyelerinden koruma isterlerdi. Dışına atıldıkları hukuk sisteminin içine bir alt mertebeden yeniden girmek anlamına geliyordu bu ve bu gibi kimselerin koruyucusuna ‘mevlâ’ adı verilirdi (daha sonra Mevâli Ayaklanmalarında karşımıza çıkan ‘mevâli’ sözcüğü de buradan gelmektedir ki bu da eski kandaşlık örüntülerinin İslam Devletinin teşekkülüne nasıl sirayet etmiş olduğunu açıkça göstermektedir). Koruma talep edenlerin statüsü azat edilmiş kölelerin statüsüyle aynıydı. Nitekim Vesika’nın 12. Maddesinde bu konu da düzenlenmektedir: Hiçbir mümin başka bir müminin mevlâsı aleyhine bir iş yapamayacaktır, (ya da farklı bir okunuşa göre; hiçbir mümin başka bir müminin mevlâsı ile o kişinin aleyhine bir anlaşma yapamayacaktır).

Medine Vesikası kan hukukunu düzenler ve açıkça görüldüğü üzere, Muhammed Peygamber, kendi topluluğunu sonradan iptal edeceği kandaşlık örüntülerinin hukuksal düzeni içerisine yerleştirmektedir. Nitekim çok kısa bir süre sonra da hem kandaşlık hukukunu hem de kendisinin hakemlik ettiği antlaşma metnini ihlal etmekte pek de bir sakınca görmeyecektir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.