Gizli sözleşmelerin yapısı

Abdurrahman AYDIN yazdı —

15 Mayıs 2020 Cuma - 12:57

Benim yaş grubumdan olanların, Türkiye’deki bilgi üretim süreçleriyle ve bilginin ‘bilgi’ olarak tesis olma biçimiyle ilgili olarak hem talihli, hem talihsiz bir konumu bulunuyor. Talihli kısmı iki ayrı sürece birden tanıklık imkanında yatıyor; talihsiz kısmı ise iki ayrı sürecin de dışına düşme kaygısıyla da boğuşmak yönünde bir duygu mücadelesinin de iş başında olması. İlki, özellikle de akademi çevrelerinde karşılaştığımız bir genel durumla ilgili. Kendi çağımıza yakın ya da bizzat çağımızda yaşayan düşünürleri okuma çabalarımız, çoğunlukla bunların topyekûn şarlatan oldukları imasıyla karşılanıyordu. Mesafeli durmak bazı durumlarda iyi olabilir; en azından bu kadar ‘yeni’ bir şeyi tartmak için mesafe iyidir zaten, fakat söz konusu olan şey bu kadar ‘iyi niyetli’ bir mesafe meselesi değildi. Özellikle de yapısalcı ve post-yapısalcı düşünce ve bundan beslenen sonraki düşünürler, hepten ‘post-modernist’ (post-modern değil) olmakla itham ediliyor; ne yazık ki Habermas gibi bir düşünce devi de “Aydınlanma tamamlanmamış bir projedir” iddiasıyla sloganlaşan bir biçimde, bir ‘ucuz aydınlanmacılığın’ değirmenine yedekleniyordu. Mesele en nihayetinde bir gizli sözleşmenin sürdürülmesi ve dağıtımını bu sözleşmenin gerçekleştirdiği ‘ayrıcalıkları’ muhafaza etme meselesiydi.

Yapısalcılık nasıl ki ikili terimlerin (kadın/erkek, medeni/barbar, üstün/aşağı) birbirlerine göre anlam kazandıkları temel varsayımıyla bir göstergeler alanını okumaya girişmişti; post-yapısalcılık da bu ikiliklerin aralarında kendiliğinden bir hiyerarşinin olmadığını, bu hiyerarşilerin kültürel ve psişik alanda inşa edildiklerini dilsel temelleriyle ortaya koyarak bunların yapısını sökme işini üstleniyordu. Bu salt dilsel bir edim olarak da kalamıyordu; kendiliğinden bir politik gündemi de vardı bunun. Toplumsal hayatın içinde işlerlikte olan hiyerarşileri de sökmek, bunların temellerinin eşyanın tabiatına değil, gizli sözleşmelere dayandığını göstermek, en nihayetinde, alışılagelmiş hiyerarşileri sarsmak anlamına da geliyordu. Böylelikle, kendisini klasik düşüncenin savunucusuymuş gibi sunan, fakat Türk tipi bir aydınlanmanın içerisinde şekillenmiş bulunan bir bilgi örüntüsünün özneleri, bu düşünüşün politik anlamını sezgisel olarak kavradıkları için derhal onu değersizleştirmeye yönelmişlerdi. Ayrıcalıklarını kaybetmek istemiyorlardı.

İkinci süreç ise Türkiye’nin Batıyla olan ilişkisinin ikircimli yapısından dayanağını alan bir bilgi-iktidar süreciydi. Benim gibi yoksulluktan gelmiş, sözcüğün özel bir anlamında ‘yokluktan’ gelmiş insanların asla erişim olanağı bulmayacağı bir bilgi alanının temsilcileri olarak beliren bir başka bilgi-iktidar şebekesi de mevcuttu. Batının anahtarını ellerinde tutuyor olma ‘ayrıcalığı’ içerisinde bulunanlar… Bir başka gizli sözleşme alanı oluşturuyordu bu da. Daha kurnazdı ve arzu nesnesinin (Batının) anahtarını elinde bulundurmak savıyla tuzağı daha güçlüydü; bilme arzusunun kendisi insanın tuzağı haline gelebilirdi kolaylıkla. Bu iki ayrı konum, görünüşte birbirine karşıt olsa da ikisi arasında bir gizli sözleşme mevcuttu ve hala da mevcuttur. Bir tarafla kavga ederken diğer taraf tam da bu kavganızı gasp edebilir; kavganın öznesi olarak insanı boşa düşürebilirdi örneğin. Bu ikili bilme alanına belki bir de üçüncüsü İslamcılık olarak eklenebilir; fakat İslamcılığın temel becerisinin imge ve tahayyülleri harekete geçirmek olduğunu hesaba katarak yapmalı bunu; ‘bilgi’ bakımından İslamcılığın doğrusu çok ciddiye alınabilecek bir yanı yok. Herhangi bir Müslüman öznenin bilme ve bilme biçimleri hususunda sahip olabileceği imkânlardan ya da imkânsızlıklardan söz etmiyorum elbette; kastım İslamcılık. Türkiye İslamcılığı açısından yine asli belirleyici şey gizli Türklük Sözleşmesidir zaten.

Gizli sözleşmelerin temel numarası kendilerini doğalmış, kendiliğinden veriymiş gibi sunmalarıdır. Bu türlü ‘sözleşme dilleri’ dile istikrar veren anlam merkezleri kurar ve anlam akışlarını durdururlar. Eğer bir merkez varsa, ona ait olmayan, kıyıda kalan bir şeyler de vardır. Bir merkez tesis etmek otomatik olarak hiyerarşik bir yapı üretmekte; düzen yaratmaktadır. Söylemler, kendilerini yapılandırmak ve istikrarlı kılmak için işleyen karşıtlık dizilerini devreye sokarlar. Bu karşıtlıklar büyük çoğunlukla örtük ya da neredeyse görünmez durumdadırlar veya kimi durumlarda da ikili terimlerden yalnızca birinin açıkça sözü edilir. Bu durumda açık değini diğer terimi, ‘olmayan’ terimi hatırlatır. Bu türlü karşıtlıkların geniş bir yelpazesi vardır; kimileri bir hayli genelken kimileri de kültüre bağlıdır. Karşıt terimlerin daha genel olanları iyi/kötü, aynı/öteki, hakikat/yanlışlık, mevcudiyet/yokluk, eril/dişil, düşünce/duygu, ruh/madde (ya da beden), doğa/kültür, saf/katışık vs. gibi ikilikleri içerir. Bu terimlerden biri daima merkez olarak işlev görür; post-yapısalcılığın terimleriyle ayrıcalıklıdır ve doğal bir statü tanınır kendisine. Bazı terimlerin hem merkezde hem de kıyıda yer alabilir olmalarına karşılık bazı terimler –iyi, hakikat, erillik, saflık, beyazlık– daima ayrıcalıklı olagelmişlerdir. Dolayısıyla bir söylemin yapısını bozmak, rasgele kuşku veya keyfi tahriple yapılacak bir şey değildir. Bu etkinlik, söylem içinde yer alan ve asimetrik bir çatışma hali içindeki anlamlayıcı kuvvetlerin titiz bir biçimde açıklığa kavuşturulması yoluyla ilerlemelidir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.