Irak’ta iç savaş tehlikesi

Dosya Haberleri —

Hesêke kamp/foto:AFP

Hesêke kamp/foto:AFP

  • “İran’a olası siyasi veya askeri müdahaleyle birlikte Irak’ı da mevcut haliyle bırakmayacakları kesin. Daha şimdiden Irak’ta Sünni bir iktidar oluşturulacağı ifade ediliyor. Böyle bir şey olursa ülke kanlı bir iç savaşa sürüklenir. İşte o zaman Suriye’den getirilen çeteler de sahaya sürülür. Türkiye hızla devreye girer. Bu aynı zamanda Şengal ve Êzîdîler için de risk taşır.”

MIHEME PORGEBOL

HTŞ ve Türkiye destekli çetelerin bu ayın başlarında Kürtlerin yaşadığı Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerini 'savaş bölgesi' ilan etmesiyle başlayan saldırılar, bugün Rojava’ya yönelik bir kuşatma ve teslim alma savaşına dönüştü. Düne kadar çözüm umudunun büyük olduğu Suriye’de savaş durumuna geçiş, aynı zamanda Ortadoğu’nun geleceği hakkında da fikir veriyor. DAİŞ çetelerinin Irak’a nakledilmesi, İran’a dönük müdahaleler, küresel emperyalizmin Ortadoğu planları, Türk devletinin Kürt düşmanlığı endeksli dış politikaları, HTŞ’nin taşeronluğu ve daha birçok etmen bölgede huzur ve güvenliğin gelecekte de mümkün olamayacağı ihtimalini besliyor. Peki ne oldu da başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da barış ihtimalinden daha büyük bir savaş aşamasına gelindi? İşte biz de bu soruyla beraber bundan sonra olabileceklere dair sorularımızı gazeteci Halit Ermiş’e yönelttik.

HTŞ ve Türkiye destekli çetelerin Halep ile başlayan saldırısı Kürtlere dönük soykırıma dönüştü. Bu aşamaya nasıl gelindiğini siyasi açıdan özetleyebilir misiniz?

Kürtlere dönük saldırıların Ortadoğu’nun yeniden dizayn edilmesiyle direkt olarak ilişkisi var. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra ulus-devletleşmeye geçişle birlikte Kürtler yok sayıldılar. Bu yok sayılma Kürtlerin yüz yıldır, özellikle de son 50 yılda Kürt Özgürlük Hareketi’nin geliştirdiği mücadeleyle aşıldı, ancak statülerinin ne olacağı sorunu bir türlü aşılamadı. Varlığını kabul ettiren Kürtlerin statüsünün ne olacağı sorusu-sorunu günümüz Kürt mücadelesinin esasını oluşturuyor. Belli ki bölge ulus-devletleriyle küresel güçler Kürtlerin statüsünü kabul etmeye yanaşmıyorlar. Özellikle Türk devleti varlığını buna endekslemiş durumda. Bu yüzden Türk devleti, yönetim değişikliğinden sonra Şam’ı resmen kuşatmaya aldı. Bölgesel ve uluslararası diplomasiyle Suriye’de bir Kürt statüsünü engellemek için harekete geçti. Türk Dışişleri Bakanı Suriye adına karar almaya, açıklama yapmaya başladı. Yeni Şam rejimine askeri açıdan her türlü desteği verdiler. Kürtler açıkça ablukaya alındı.

Bunda küresel güçlerin etkisi ne oldu peki?

Küresel sermaye ve uluslararası güçler bölgede yeni bir dizayn gerçekleştirmek için bölgesel ittifaklar geliştirmeye ihtiyaç duyuyordu. Dikkat edilirse DAİŞ’e karşı mücadelede Kürtler bir müttefik güç olarak belirlendi. Ancak dizayna giderken Türk devleti bu sürecin bir Kürt statüsüne dönüşmesini risk olarak değerlendirdi. Bu yüzden özellikle son bir yıl içinde geliştirdikleri diplomasi ve küresel güçlerle ittifakla bunun önüne geçmeye çalıştılar. Tabi bu belli ki büyük tavizlerle gerçekleşiyor. Kürtler bölgede demokratik bir sistem inşa etmeye çalışırken, küresel ve bölgesel güçlerin böyle bir amaçları yok. Amaçları daha fazla sömürü ve tekel geliştirmek olduğundan kendi aralarında anlaşıp uzlaştılar.

Kürtlere yönelik saldırıların özü Kürtlerin batının ve bölge hegemon güçlerin askeri olmayı kabul etmemesindendir.

Türk devleti ve denetimindeki çete grupları bu askerlik görevini yerine getirmeyi, küresel güçler adına bölge jandarmalığını kabul ettiğinden Kürtlere dönük saldırılar gelişmeye başladı. Bu Türk devletinin verdiği tavizlerin karşılığı olarak gelişen bir durum. Bu ilişkiler Kürtlerin statüsüzlüğü ve katliamı karşılığında geliştiriliyor. Dikkat edilirse, HTŞ ile QSD arasında 10 Mart Anlaşması yapıldı ve sorunların müzakereyle çözülmesi amaçlanıyordu. Ancak olmadı. Türk devleti daha ilk günden başlayarak QSD’yi hedef gösterdi, anlaşmaya uymamakla suçladı. Oysa QSD, 10 Mart Anlaşmasından sonra 1 Nisan Anlaşmasıyla Şêxmeqsûd’da bir anlaşma daha yaptı ve gereklerini de yerine getirdi. Ama saldırıların ilk gerçekleştiği yer de yine burası oldu.

foto:AFP

Anlaşma uygulanmış olsa bugün nasıl bir durum gelişecekti?

Önce şunu vurgulamak gerekir: anlaşmaya uymayan QSD değil, Türk devletinin engellemeleriyle HTŞ oldu. Bugün anlaşılıyor ki, amaçları anlaşmayı uygulamak değil, aksine uygulanmaması için uğraşmak. Eğer o anlaşma uygulansaydı Kürtler statü sahibi olacaktı. Türk devleti de bugün Suriye ve Rojava’da işgal ettiği yerlerden çıkmak zorunda kalacaktı. Hakan Fidan’ın bir nevi Suriye Dışişleri Bakanı rolü üstlenmesi de bundandı. Bölge ve dünyada durmadan görüşmeler yaptı. Örneğin bölgede Kürtleri İsrail ile ittifak yapmakla suçlarken; İsrail’in Kürtlerin statüsüzlüğüne razı olması karşılığında güney Suriye ve Golan tepelerine kalıcı yerleşmesi konusunda anlaştı. Bu aynı zamanda uluslararası güçlerle de gelişen bir anlaşmadır. Paris Anlaşması deniliyor ya, işte o anlaşma Suriye’nin parçalanması anlaşmasıdır. Kürtlerin statüsüzlüğünde uzlaşı anlaşmasıdır. Bu anlaşmada ABD, Avrupa ve Ortadoğu ülkeleri yer alıyor. Bir de bu anlaşmayla Suriye’yi aşan, bölgenin yeni dizaynında da rol paylaşımı yapıldı. Güç dengeleri Paris’te yeniden belirlendi. Bu açıdan bence Paris Anlaşması bundan sonra hep konuşulacak, hatta on yıllarca konuşulacak, detayları zamanla ortaya çıkacak bir anlaşmadır. Sykes-Picot Anlaşması’na benzetilmesi de bu özelliğinden kaynaklıdır.

Yaşananlar Kürtlere karşı yeni bir “uluslararası komplo” düşüncesini uyandırıyor. Siz buna katılıyor musunuz?

Komplo olarak da değerlendirilebilir elbette. Kürt siyasetinin, Kürt kazanımlarının tasfiyesi üzerinden bölge yeniden şekillendirilmeye çalışılıyor. Uluslararası komplonun amacı neydi? Kürtlerin tüm dinamik güçlerini Önder Apo şahsında tasfiye etmek, Kürtleri önderliksiz ve örgütsüz bırakarak teslim almaktı. Bugün de yapılmak istenen yine aynı şeydir. Niye böyle diyoruz? Çünkü Rojava’ya saldırılar da tıpkı uluslararası komplo sürecinde olduğu gibi yine birçok bölgesel ve küresel gücün ortak kararı sonucu geliştirildi. Bu komplo gerçeği aslında Kürtleri, Kürdistan’ı aşan, bölgeye dönük bir komplo olarak da değerlendirilebilir. Çünkü ön gördüklerini gerçekleştirebilirlerse Ortadoğu’da sonu gelmez bir etnik, dini, mezhebi çatışma yaşanacaktır.

Uluslararası egemen güçler, yaklaşık 15 yıldır QSD’yle olan ilişkilerini “DAİŞ’e karşı mücadele” parantezinde değerlendirdi. Oysa HTŞ lideri Colani ve HTŞ bünyesindeki birçok yapı ve kişinin cihatçılık ve hatta DAİŞ geçmişi bu çerçeveden bir çelişki barındırıyor. Uluslararası güçlerin Suriye’yi DAİŞ tecrübesi olan bir cihatçı yapıya teslim etmelerini mümkün kılan ne?

Burada uluslararası güçlerin ya da devletlerin terör-terörist tanımlaması ve bunun politikasını neyin üzerinden geliştirdiğine bakmak gerekir. Herhangi bir güç kendi çıkarlarına hizmet edenleri, terör faaliyetlerinde bulunsa da soykırımlar gerçekleştirse de bir şekilde meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Buna karşın bir güç, halk, örgüt, yapı her ne derseniz deyin kendi hizmetlerine girmediğinde, çıkarlarına koşmadığında çok rahat bir şekilde terörist ilan edebiliyorlar. Bu tam bir ikiyüzlü siyasettir.

HTŞ, El Kaide menşei bir örgüt. Her türlü insanlık dışı suça bulaşmış. Kadınlara yönelik her türlü suç pratiğini sergilemiş. Halklara; farklı kültür, inanç ve mezheplere karşı uygulamaları insanlık ve ahlak dışıdır. Ama devletler bundan ziyade, bu güçler üzerinden nasıl çıkar sağladıklarına, nasıl güç devşirdiklerine, iktidar ve rant elde ettiklerine bakarlar. O açıdan kullandıkları terör, terörist kavramı da buna göre şekillenir. Eğer Suriye’de iktidar gücü HTŞ’ye teslim ediliyorsa bu HTŞ’nin bir meşru güç, demokratik bir yapı oluşundan kaynaklı değil; HTŞ’nin arkasındaki güçlere hizmet etmesinden, onların bölge siyasetini en kanlı ve insanlık dışı yöntemlerle uygulamasından ileri gelmektedir. O halde bu yapıları sorgularken aynı zamanda devletler siyasetini de sorgulamak gerekiyor. Demokrasi kavramı günümüz egemen güçleri tarafından kendi suçlarını, sömürgeciliklerini, rantlarını gizlemenin kılıfı haline gelmiş. Buradan bakınca sizin sözünü ettiğiniz çelişkinin perde arkası daha rahat kavranabilir.

Yapılan son açıklamalara göre 7 binden fazla DAİŞ çetesi, bugüne dek Özerk Yönetim kontrolünde bulunan hapishanelerden taşınarak Irak’a naklediliyor. Oysa yıllardır QSD yönetimi bu çetelerin alınıp yargılanmaları için dünyaya çağrı yapıyor, “Her devlet kendi vatandaşı olan DAİŞ’liyi alıp yargılasın” diyordu. Bu çağrı hep yanıtsız bırakılmıştı. DAİŞ’lilerin Irak’a nakli ve bunun gerçekleşmesini sağlayan etmenleri biraz açar mısınız? Ne oldu da bugün böyle bir nakil gerçekleşiyor?

Şimdi bana göre bunun iki yönü var. Birincisi, bunlar direkt DAİŞ adıyla yakalandıklarından, suç işlediklerinden ve DAİŞ dünya halkları içinde teşhir olduğundan orada tutmak yerine Irak’a geçirmeyi daha uygun buldular. Çünkü Suriye’de kalsaydı sürekli olarak bunların akıbeti sorulacaktı ve dünya halkları HTŞ’nin bunları da kullandığı, saflarına kattığı yönlü bir şüphe taşıyacaktı. Bu da kendileri açısından handikap teşkil eden bir durum olurdu. 

İkincisi, bu çeteler oraya nakledilerek olası bir Irak müdahalesinde kullanılmak isteniyor olabilirler. Bildiğiniz üzere, Rojava’ya yönelik saldırılarla birlikte HTŞ eliyle Irak’taki Haşdi Şabi’ye de saldırılabileceği ve bu konuda bir mutabakata varıldığı iddiaları gündeme geldi. Bu durumda Irak içine şimdiden bir bomba yerleştirilmiş oldu. Eğer Irak’a bir saldırı olursa bu alanlara yerleştirilen çeteler harekete geçirilebilir. Bu durumda şimdiden, direkt Irak sahasına geçirilmeleri kendileri açısından daha avantajlı bir durum. Hatta bu çeteleri orada değişik provokasyonlar için kullanabilirler. Onlar eliyle Irak içinde bir iç savaş başlatıp HTŞ’yi de oraya yönlendirebilirler. Her iki senaryo da konuşuluyor. Bunlar elbette ihtimaller. Önümüzdeki dönemde bu çetelerin tam olarak nasıl kullanılacağını şimdiden kesin olarak söylemek zor. Ama kesin olan, bu çeteleri bir şekilde kullanmayı planladıklarıdır. Çünkü kulisler Irak’ta da Sünni bir iktidar oluşturulacağı söylemleriyle kaynıyor. Böyle bir şey olursa kesinlikle kansız olmayacaktır. Bu durumda Irak yeni bir iç savaşa sürüklenmiş olacak ki, bu çetelerin kullanılma alanları da o zaman açılmış olur.

Diğer yandan DAİŞ çetelerinin Irak’a nakledilmesinin Şengal ve Êzîdîler için de ne denli bir risk taşıdığını vurgulamak gerekir. DAİŞ’in 2014 yılında Êzîdî toplumuna karşı yaptığı soykırım saldırılarını hatırlayınca, bugün DAİŞ çetelerinin nakledildiği bölgeler büyük ve haklı endişeler yaratıyor.

Irak’a nakledilen DAİŞ’lilerin Musul ve Ninova’ya götürüldüğü/götürüleceği söyleniyor. Bu merkezler DAİŞ’in doğuşunda en önemli merkezler. Bunu nasıl yorumlamak gerek?

Evet, çeteler belirttiğiniz bölgelere yerleştirileceği dillendiriliyor. Bu bölgeler 2014’te DAİŞ’in hızlı şekilde hakimiyet kurduğu bölgeler. Bu Orta Irak [Musul-Kerkük-Anbar hattı] açısından son derece riskli. Hatta yine kulislerde konuşulan senaryo, Orta Irak’ın Sünnilere verileceği yönünde. Bunun kesin olarak böyle planlandığını söylemek, net bilgiye dayalı konuşmak elbette zor. Ancak dediğim gibi kulislerde konuşulan senaryolar arasında bu var. Önümüzdeki dönemde İran’a olası siyasi veya askeri müdahaleyle birlikte bu durum daha da netleşecektir. Ama kesinlikle Irak siyasetini, çetelerin buraya geçirilmesini İran’a dönük politikadan ayrı düşünmemek gerekir ki, İran’a dönük müdahale gündemdeyken Irak’ı mevcut haliyle bırakmayacakları kesin.

foto:AFP

Peki ABD bu politikalarla nereye varmayı hedefliyor sizce? Nasıl bir sonuç umuyor?

ABD, Ortadoğu’da mutlak olarak hegemonyasını kurmak ve Rusya ile Çin’e karşı Ortadoğu’yu elinde tutmak istiyor. Ama aynı zamanda Ortadoğu enerji yolları üzerinde mutlak hakimiyet hedefliyor. Buradaki devlet sistemlerini ve iktidar güçlerini de birbirine entegre etmek istiyor. Uzun vadede kendisine sorun çıkaracak hiçbir dinamik yapı bırakmak istemiyor. Ama aynı zamanda bunun İsrail’le tam bir koordinasyon halinde olmasını da hedefliyor. İbrahim Anlaşmaları bunun için geliştirildi. ABD’nin İsrail üzerinden kurguladığı hegemonya sadece İsrail’le yürümüyor. Bunu bölgenin genelinde hâkim kılmak istiyor. Arap devletleriyle bunun için anlaşmalar yaptı. İran bunun dışında kaldı, dolayısıyla İran’a dönük müdahalelerle onu da bu planların içine almayı, sistemine entegre etmeyi hedefliyor.

Bütün bunlar başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’nun geleceği için ne ifade ediyor? Geleceğe dair ne gibi sonuçlar öngörüyorsunuz?

Tüm bu yaşananlar Ortadoğu’da sonu gelmeyen iç çelişki ve çatışmalar anlamına geliyor. Ortadoğu kendi içinde mezhebi, etnik ve kültürel çatışmalar yaşadıkça daha rahat kullanılabilir durumda olur. Küresel emperyalizm ve sermayenin hedefi az önce belirttiğimiz çerçevede değerlendirilebilir. Ancak Ortadoğu’da bunun mutlak bir uygulaması olacak mı, bu planlar karşılık bulacak mı, bunlar başka bir değerlendirme gerektirir. Ancak maalesef mevcut durumda Ortadoğu kendi içinde son derece parçalı, çatışmalı ve tamamen küresel sermayeye teslim olmuş durumda. Bu da Ortadoğu’nun geleceği açısından son derece risk teşkil ediyor. Fakat ben yine de Ortadoğu’nun geç de kalsa kendi iç dinamiklerini örgütleyip sistem karşıtı mücadelesini geliştirebileceğine inanıyorum.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.