Savaş alanı genişliyor

Dosya Haberleri —

Wolfgang Streeck

Wolfgang Streeck

Sosyolog Wolfgang Streeck, İran Savaşı'nın sonuçlarını analiz ederken, ABD dış politikasının tehlikeli bir modele dönüştüğüne dikkat çekiyor.

  • Amerikalılar bunu hep yapar; Trump’a gerek yok. Biden’ın Ukrayna’daki tutumuna bakın. Onun ardından Avrupalılar da kendilerini, savaşın birkaç ay içinde biteceğine ikna ettiler (Ruslar da benzer bir yanılgıya düşmüştü). Şimdi AB, Ukrayna savaşını devraldı ve savaşın devam etmesi gerektiğini ısrarla savunuyor.
  • İran’ı yok etmek, İsrail’de uzun zamandır beslenen ve oldukça yaygın bir hedef. İsrail, “Batı Asya”da (İranlıların kullandığı ifadeyle) tek nükleer güç olarak kalmak istiyor. Eğer ABD bir gün ittifaktan çekilirse, İsrail gerektiğinde nükleer silahlarını kullanmaktan çekinmez. O kadar parayı başka ne için harcıyorlar ki?

Röportaj: Michael Hesse* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

İran’a karşı İsrail-Amerikan savaşının başlaması finans piyasalarını altüst etti ve birçok ülkede ekonomi konusunda ciddi endişeler var. Bu durum size 1970’lerdeki petrol şokunu hatırlatıyor mu?

Pek sayılmaz. O zamanlar her şey nispeten kontrol altındaydı; Ortadoğu’daki üretici bir kartelden öteye gitmiyordu. Bugün ise Amerika, kaya gazı (fracking) sayesinde enerji konusunda kendine yeterli durumda ve bu yüzden her türlü deliliği göze alabiliyor. Buna sadece İran’da değil, Körfez ülkelerinin tamamındaki enerji altyapısını sistematik olarak yok etmek de dahil. Üstüne bir de İran toplumunu çökertmek bonus gibi geliyor. Oysa 1970’lerde Nixon ve Kissinger Çin’le yakınlaşma hazırlığı yapıyordu; Almanya’da ise Brandt hükümeti detant (yumuşama) politikasına yönelmişti. Bu politika, yirmi yıl sonra Doğu Bloku’nun dağılmasına önemli katkı sağladı.

İran’a karşı yürütülen savaş, Trump’ın başkanlığının en büyük hatası olabilir mi? Görünüşe göre çatışmanın ne kadar tırmanabileceğini hafife almış.

Amerikalılar bunu hep yapar; Trump’a gerek yok. Biden’ın Ukrayna’daki tutumuna bakın. Onun ardından Avrupalılar da kendilerini, savaşın birkaç ay içinde biteceğine ikna ettiler (Ruslar da benzer bir yanılgıya düşmüştü). Şimdi AB, Ukrayna savaşını devraldı ve savaşın devam etmesi gerektiğini ısrarla savunuyor. Oysa Amerikalılar ilgisini kaybetti, Ruslar ise büyük ölçüde savaşı kazandı. Neden? Muhtemelen sizin deyiminizle “çatışmanın tırmanma potansiyelini hafife aldıklarını” kabul etmek istemiyorlar. Ama bir başka sebep de şu olabilir: Başkalarının kendi adlarına savaşmasını sağlayarak teknolojik ve ekonomik avantajlar elde etmeyi, ayrıca kendi iç birliklerini güçlendirmeyi umuyorlar. Tabii ki bu hesap tutmayacak, ama umut fakirin ekmeği. Von der Leyen’in ifadesiyle Ukraynalılar “bizim değerlerimiz uğruna ölüyor” ya, onlardan sonra umut da biter herhalde.

Bazılarına göre Trump bu savaşı Kasım ayındaki ara seçimleri etkilemek için kullanabilir. İç siyaset hesapları onu cesaretlendirmiş olabilir mi?

Bu mümkün. Savaşlar genellikle kendi cephesini/tabanını pekiştirmek ve karşı çıkanları vatan haini ilan etmek için kullanılır. Ancak bu savaş Amerika içinde pek popüler değil. ABD’de yaygın kanı, Trump’ın İsrail ve İsrail lobisi tarafından bu işe ikna edildiği yönünde. Trump'ın “birkaç günde biter” vaadiyle kandırıldığı söyleniyor. Tabii Netanyahu’nun Trump hakkında elinde ne tür karanlık malzemeler olduğunu kimse bilmiyor. Almanya’da sıkça gözden kaçırılan bir başka nokta da şu: Amerika kendi kıtasında neredeyse yenilmez konumda. İki okyanusla çevrili, sadece kuzeyinde ve güneyinde birer komşusu var ve her ikisini de kontrolü altında tutuyor. Bu coğrafi avantaj sayesinde dış politikada ne kadar anlamsız veya saçma olursa olsun her şeyi yapabiliyor. Vietnam Savaşı, Irak’ın işgali gibi… İşler kötü giderse yapacakları şey güvenli evlerine dönmekten ibaret. En muzaffer düşmanları bile onları oraya kadar takip edemez. İşte bu yüzden Amerika, inatçı devletlere karşı on yıllar boyunca düşmanlığını sürdürüyor: Küba, İran, Afganistan… Bu "Haçlı seferleri" ne kadar sık başarısız olursa olsun, Amerika ne tazminat öder, ne özür diler ne de bir şey öğrenir. Trump Ocak ayında savunma harcamalarının bu yılın bütçesi olan 900 milyar dolardan yüzde 50’den fazla artırılarak 1,5 trilyon dolara çıkarılmasını istedi. Bu, insanlık tarihinin en yüksek askeri bütçesi. Sanıyorum ki askeriyenin üst kademesini şu soruyu sormaktan alıkoymak istiyor: “İran Amerika’ya hiçbir şey yapmadı ve yapamazken, neden bu ülkeyi taş devrine geri gönderecek şekilde bombalamamız gerekiyor?”

foto:AFP

Birçok kişi, Netanyahu’nun İran’a saldırma kararının arkasında kişisel motifler olduğunu düşünüyor. Yolsuzluk suçlamalarından kurtulmak için sürekli bir savaş ortamı yaratmaya çalıştığını söylüyorlar.

Evet, bu mümkün. Ya da yeniden seçilmesini garantilemek için yapıyor olabilir. Ama kişisel unsuru abartmamak lazım. İran’ı yok etmek, İsrail’de uzun zamandır beslenen ve oldukça yaygın bir hedef. İsrail, “Batı Asya”da (İranlıların kullandığı ifadeyle) tek nükleer güç olarak kalmak istiyor. Eğer ABD bir gün ittifaktan çekilirse, İsrail gerektiğinde nükleer silahlarını kullanmaktan çekinmez. O kadar parayı başka ne için harcıyorlar ki? (Gerçi nükleer başlık taşıyabilen denizaltıları Almanya Federal Cumhuriyeti’nden hediye olarak almışlardı.) Trump’ın bu işe katılmasının sebebi, istihbaratının ya da doğrudan Netanyahu’nun kendisine, acil durumda İsrail’in nükleer füzelerini, bombardıman uçaklarını ve gemilerini devreye sokacağını bildirmiş olması da olabilir. Bunu göz ardı edemeyiz.

Trump, Avrupa Birliği’nden neredeyse hiç direnç görmedi. Sadece İspanya Başbakanı açıkça konuşuyor. Peki AB neden bu kadar zayıf?

AB bir devlet değil ve asla da olmayacak. Kimse onu dinlemiyor; çünkü gerçekten bir ağırlığı yok. Üye ülkelerin çıkarları ve bağlılıkları ise birbirinden çok farklı. Fransa’nın Lübnan’la yakın ilişkileri var ve kendisini bu ülkenin koruyucusu olarak görüyor. İspanya’nın Müslüman dünyayla uzun yıllara dayanan, özellikle kültürel bağları bulunuyor. Almanya ise İsrail’le herkesin bildiği o “özel ilişki”yi sürdürüyor ve İsrail’in “var olma hakkı”nı tanıyor. Bu hakkın ne anlama geldiğini, hem toprak genişlemesi hem de devletin iç düzeni bakımından, tamamen İsrail’e bırakıyor. İsrail nükleer silah kullanmadan önce, muhtemelen Almanya’dan “Alman devlet aklı” (Staatsräson) adına askeri destek isteyecektir. Hollanda hariç, başka hiçbir AB üyesi bunu vermeye yanaşmaz.

Almanya Başbakanı Merz önce saldırıyı desteklediğini açıkladı, ardından “bu bizim savaşımız değil” dedi. Acaba Gerhard Schröder’in izinden mi gidiyor?

Bu, “izinden gitmek” ifadesini nasıl yorumladığınıza bağlı. Schröder, Chirac’la birlikte Bush’un Irak işgaline katılmayı reddetmişti. Ama onun ve Fischer’in döneminde Federal Cumhuriyet, özellikle “Teröre Karşı Savaş” adı altında her türlü desteği verdi. Steinmeier Federal Şansölyelik Ofisi’nin başındayken, Ramstein üssünün, Guantanamo’ya tutuklu taşıyanlar dahil her uçuş için kullanılmasını onaylamıştı, hatırladığım kadarıyla. Merkel de önce Sarkozy, sonra Hollande ile birlikte Amerikan operasyonlarına ve girişimlerine zaman zaman mesafe koymaya çalıştı. Suriye ve Ukrayna örneklerinde (Minsk I ve Minsk II, Steinmeier’le birlikte) bunu gördük. 2011’de Dışişleri Bakanı Westerwelle, Libya’daki felaketle sonuçlanan ABD öncülüğündeki müdahaleye izin veren BM Güvenlik Konseyi oylamasında çekimser kaldı. Ancak Almanya’da hâlâ 40 bin Amerikan askeri konuşlu durumda; NATO kapsamında nükleer başlık taşıyabilen bombardıman uçakları ve nükleer silahlar da var. Üstelik Wiesbaden, ABD’nin Orta Doğu’daki operasyonlarının, şu anki İran bombardımanının da dahil olduğu komuta merkezine ev sahipliği yapıyor. Merz’den tek bir itiraz sözü çıkmadı. Bu açıdan bakıldığında gerçekten seleflerinin izinden gidiyor. Katkısının tam olarak ne olacağı ise gelecekteki tarihçilerin belirleyeceği bir konu.

Merz’in Trump ve Netanyahu’ya karşı daha sert bir tavır alması kendi çıkarına olmaz mı? Uzmanlar tarihin en ağır enerji krizinin yaşanmasından endişe ediyor.

Kesinlikle karşı çıkması gerekir. Özellikle de mesele -uzmanlar ne derse desin- sırf bir enerji krizinden ibaret olmadığı için. Burada küresel bir yangından bahsediyoruz. Bunun yanında insan neredeyse “eh, ne de olsa sadece petrol” diyor. İş gerçekten kötüye giderse Ruslardan da alabiliriz sonuçta. Trump ve Netanyahu’nun bundan sonra ne yapacaklarını ancak tahmin edebiliriz. Bildiğimiz tek şey şu: Ne karar alırlarsa alsınlar, bir Alman Şansölyesi’ni dinlemeyecekler. Çünkü eninde sonunda Almanya ne yaparsa yapsın, onların çizgisine gireceği çok açık.

foto:AFP

Bu savaşı, yirminci yüzyıldaki iki dünya savaşı gibi karşıt bloklar olmadığı halde bir dünya savaşı olarak tanımlamak mümkün mü?

Tüm savaşlar birbirinden farklıdır. Birinci Dünya Savaşı’nda Avrupa imparatorlukları parçalandı. İkinci Dünya Savaşı ise Almanya ve Japonya gibi iki bölgesel gücü yenme mücadelesiydi; bu güçler kendi “etki alanlarını” boyunduruk altına almak istiyordu, Carl Schmitt’in ifadesiyle. Sonuçta ortaya iki galip güçle bölünmüş bir dünya çıktı: ABD ve SSCB. Her birinin kendi imparatorluğu vardı; biri genişlemeci, diğeri hem kendi yapısı hem de rakibinin “çevreleme” politikası yüzünden sınırlıydı. Yirminci yüzyılın sonunda ise SSCB şaşırtıcı derecede barışçıl bir şekilde dağıldı. Bunu takip eden otuz yıldan fazla süre boyunca tek kutuplu bir dünya yaşandı. Bu dönemde merkezdeki güç, dünyanın hiçbir yerinde bir gün bile savaş çıkarmadan durmadı. Buna da “istikrar” deniyordu. Bugün ise o süper gücün dağılma sürecini izliyoruz. Geri çekilmek ile direnmek arasında kararsız kalmış durumda, ama direnme eğilimi ağır basıyor.

Eğer bu direniş üçüncü bir dünya savaşına yol açarsa, bu savaş bugünkü şartlarda nasıl bir görünüm alır?

ABD, Çin’in bugüne kadar durdurulamayan yükselişini engellemek için ona saldırır. Mevcut Amerikan ulusal güvenlik doktrinine göre yeryüzünde ABD’ye eşit hiçbir güç olmamalı. Bu amaçla, diğer şeyler yanında, Batı Avrupa üzerinden Rusya’ya baskı yaparlar -ya da NATO’yu devreye sokarlar- ki Rusya Çin’e destek olmasın. Aynı zamanda Çin’i, kaynaklarını Rusya’yı desteklemeye ayırmak zorunda bırakırlar. Japonya ve NATO Avrupa’sı, özellikle Almanya, ABD’nin yanında yer almaya zorlanır. İsrail ise bu fırsatı değerlendirerek çevresindeki devletleri ve halkları onarılamaz şekilde yok eder. Zaten Tel Aviv için İran savaşı ne kadar uzun sürerse o kadar iyi; çünkü bu savaşın gölgesinde Gazze, Batı Şeria ve Güney Lübnan’ın ilhakı ile etnik temizliği fark edilmeden devam edebilir. Geriye kalan her şey, Clausewitz’in dediği gibi, genişleyen savaş alanının sisinde gizlidir.

Prof. Dr. Wolfgang Streeck, ekonomi alanında uzman sosyolog ve Max Planck Toplum Araştırmaları Enstitüsü'nün onursal direktörü. Demokrasi, endüstriyel ilişkiler, Neoliberalizm eleştirileri, Avrupa entegrasyonu ve kapitalist sistemin krizleri gibi konularda Almanya’nın bilinen  akademisyenlerinden.

*Frankfurter Rundschau editörlerinden Michael Hesse’nin, Prof. Dr. Wolfgang Streeck ile yaptığı röportaj 28 Mart’ta Frankfurter Rundschau’da yayımlandı. Yeni Özgür Politika tarafından çevirildi.

Kaynak link: https://www.fr.de/kultur/gesellschaft/streeck-zum-iran-krieg-amerika-ist-unbesiegbar-und-kann-sich-alles-leisten-94239145.html

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.