Josep Borrell’in kimyasal yanıtı

Ferda ÇETİN yazdı —

27 Ekim 2021 Çarşamba - 22:00

  • Borrel bu kadarıyla da yetinmeyerek, Avrupa Birliği’nin, bölge ülkelerini terörle mücadele konusunda ortaklaşmaya teşvik ettiğini; PKK ve bölgeyi istikrarsızlaştıran diğer grupların bölgeden çıkarılması için Irak hükümeti ile Kürdistan Bölgesel hükümetinin ortaklığını ve 9 Ekim 2020 tarihli Sincar (Şengal) Anlaşması’nı desteklediklerini belirtiyor.

 

TC devleti, pervasız bir şekilde Kürtlere karşı zehirleyici, boğucu gazlar ve kimyasal bombalar kullanıyor. Metîna, Zap ve Avaşîn’de yüzlerce kez bu bombaları kullanıldı ve onlarca gerilla yaşamını yitirdi.

KDP’nin sahtekarlığı

Kanimasî ve çevresinde, 548 köylü kimyasal gazlardan zehirlenerek KDP’nin tecrit altında tuttuğu hastaneye kaldırıldı. KDP bu toplu zehirlenmeyi “Covid-19 salgını” olarak gizledi. Zehirlenenleri, Türkiye’den gelen sağlık ekibinin kontrolüne bıraktı. Daha evvel Duhok’a bağlı Hirorê köyünde, 75 yaşındaki Abdullah Hesen ve ailesi Türk uçaklarının kimyasal bombardımanı sonucu zehirlenmişti.

Oysa bu silahların kullanılması, 1997 yılında, 193 imzacı devletin imzaladığı, zehirli ve boğucu gazlar ile kimyasal silahların üretimini, satışını, stokunu ve kullanımını yasaklayan, Kimyasal Silahların Önlenmesi Sözleşmesi’ne göre açık bir savaş suçuydu.

Kimyasal silahların üretimini kontrol altına alarak denetlemek ve bu konudaki şikayetleri inceleyerek müdahale etmek üzere özel ve “özerk” bir kurum da kurulmuştu. Merkezi Lahey’de olan bu kurum Kimyasal silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW)’dür.

Gelin görün ki sözleşmesi ve kurumu olmasına rağmen, Türk devleti Kürt halkına ve Kürt gerillalarına karşı pervasız bir şekilde kimyasal bomba kullanıyor.

Kürt halkı Avrupa’da, Rojava, Mahmur ve Şengal’de meydanlara çıkıyor, protestolar eşliğinde uluslararası kurumlara çağrılar yapıyor.

44 Arap aydını, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’ne(OPCW) ortak bir mektup yazarak, TC’nin saldırılarına dikkat çekti ve kimyasal kullanımına karşı harekete geçme çağrısı yaptı.

Kürt kadın İlişkiler Merkezi(REPAK) öncülüğünde, aralarında yazar, siyasetçi ve sanatçıların olduğu 65 kadın, OPCW’yi sorumluluklarını yerine getirmeye çağırdı.

Almanya’da, Sol Parti Milletvekili Gökay Bulut, Federal Meclise soru önergesi vererek, Türkiye’nin saldırılarını ve kimyasal gazların kullanılmasını gündeme getirdi.

İtalyan Parlamenter Erasmo Palazzotto da, Türk devletinin Kürtlere karşı kimyasal silah kullandığını bir soru önergesiyle İtalya parlamentosunda tartışmaya açtı.

Bütün bunlarda önce, 1 Haziran 2021 tarihinde, Avrupa Parlamentosu İsveç Milletvekili Malin Björk, Avrupa Dış Eylem Servisi(EEAS)’nin yanıtlaması talebiyle bir soru önergesi verdi.

Önerge, “Kuzey Irak'ta Türk işgali ve kimyasal saldırılar” başlığı taşıyordu. Malin Björk, Türkiye’nin  saldırıları ve kimyasal kullanılmasından AB’nin haberi olup olmadığını; AB’nin, Türkiye’ye karşı nasıl bir tutum almayı düşündüğünü soruyordu.

Demagoji yanıt vermek değildir

Malin Björk’ün sorusuna, Avrupa Birliği Dışişleri ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi Josep Borrell 11 Ekim 2021 günü yanıt verdi.

Josep Borrell cevabında, PKK’nin, AB’nin terör listesinde yer alan ve terör eylemlerine karışan bir örgüt olduğunu; Türkiye’nin terörle mücadele amacıyla Irak’ta bulunduğunu, kimyasal kullanımı konusunda bir bilgiye sahip olmadıklarını belirtiyor.

Borrel bu kadarıyla da yetinmeyerek, Avrupa Birliği’nin, bölge ülkelerini terörle mücadele konusunda ortaklaşmaya teşvik ettiğini; PKK ve bölgeyi istikrarsızlaştıran diğer grupların bölgeden çıkarılması için Irak hükümeti ile Kürdistan Bölgesel hükümetinin ortaklığını ve 9 Ekim 2020 tarihli Sincar (Şengal) Anlaşması’nı desteklediklerini belirtiyor.

Anlaşılacağı üzere,  AB sorumlu yöneticisi Borrell sorulara yanıt vermiyor, demagoji ve manipülasyon yaparak gündemi saptırıyor. Irak topraklarının Türkiye tarafından işgalini, Irak’ın egemenlik haklarının ihlali olarak değil, meşru bir hak olarak değerlendiriyor. Türk ordusunun bu topraklardan ne zaman ve nasıl çıkacağı konusunda ise bir açıklama yapmıyor.

Borrell’in “destekliyoruz” dediği “Sincar Anlaşması”, 2014 yılında DAİŞ katliamı gerçekleştiğinde, silahlarını toplayarak kaçan ve Ezîdî Kürtleri büyük bir katliamla yüz yüze bırakan KDP güçleri ile Irak ordusunun yeniden Şengal’e dönmeleri ve Ezîdî savunma gücünün tasfiye edilmesi anlaşmasıdır.

“Bölgeyi istikrarsızlaştıran yabancı güçler” konusu ise bir makale ile anlatılamaz. “Bölge’de yabancı olan kim? Kim, kimler istikrarsızlık yaratıyor?” cilt cilt kitap yazmak gerekir.

AB kimyasal suçuna ortaktır

Josep Borrell bu açıklaması ile, Türk devletinin Irak topraklarını işgaline ve kimyasal bomba kullanımına Avrupa Birliği’nin tam destek verdiğini ikrar ve itiraf etmiş oluyor. Türkiye’nin ve Tayyip Erdoğan’ın neden bu kadar rahat ve kendinden emin olduğu da anlaşılmış oluyor.

Böylece hakikat bir kez daha görünür hale geliyor: AB’nin, Türk devleti ve Erdoğan iktidarının Kürtlere karşı yaptığı her türlü saldırıya, hukuksuz ve keyfi uygulamaya sonuna kadar destek verdiği açık.

Ahlaksızlık politika değildir

Hal böyleyken AB’nin, Türkiye’den demokrasiye ve Avrupa kriterlerine uygun davranılmasını bekliyor gibi yapması, ahlaksızca bir tutumdur. “Kürt halkına ve gerillalara karşı her türlü saldırıyı yapabilir, kimyasal silah kullanabilirsin ama Osman Kavala’yı serbest bırakmalısın” demek artık çifte standart değil, ahlaksızlık ve alçaklıktır.

BM, AP, AK, Avrupa devletleri, Güney Kürdistan’daki Türk işgalini ve işlenen savaş suçlarını bilmenin ötesinde, kendilerinin ortağı oldukları bir planı, Türk devleti/AKP hükümetine uygulatmaktadırlar.

Kamuoyunu harekete geçirmek

Bu nedenle, suçun ortağı konumundaki kurumların kendiliğinden harekete geçmesini beklemek yerine, ısrarla ve inatla bu insanlık dışı uygulamaları dünya kamuoyuna anlatarak kamuoyunun harekete geçmesini sağlamak, en etkili yol olmaktadır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.