Münih Güvenlik Konferansı'nın anlattıkları
Şemsettin ÖZER yazdı —
- Mazlum Ebdî ve beraberindeki heyetin, uluslararası açıdan en önemli platformlardan biri olan Münih toplantısına katılımı, önemli ve tarihidir. Türk heyeti, Rojava heyetinin gölgesinde kaldı.
ŞEMSETTİN ÖZER
İki dünya savaşının yarattığı büyük yıkımın ardından uluslararası konjonktür, Soğuk Savaş sonrası dönemde hem egemen devletler hem de devlet dışı aktörlerle yeniden şekillendi. Uluslararası sistemde çok çeşitli aktörlerin yer alması, sosyo-ekonomik, siyasal ve kültürel ilişkilerin sürdürülmesinde geleneksel diplomasi anlayışını dönüştürdü; bu anlayışın yerini sermaye, teknoloji ve bilimi arkasına alan güçlü devletlerin çok katmanlı ve yumuşak geçiş diline dayalı diplomasi pratikleri aldı. Bu stratejiyi belirleyen ve geleceğe yön veren başlıca platformlardan biri Münih Güvenlik Konferansı’dır. Kürtlerin ve Rojava heyetinin resmi düzeyde davet edilmesi, Kürtlerin artık tarihsel bir özne hâline geldiğini gösteriyor.
Kürtlerin hedef alınması
İki kutuplu dünya düzeni sona ermiş görünse de Batı’da ve Ortadoğu’da, Türk devletinin öncülük ettiği selefi-cihatçı ideoloji, sürekli şiddet üreterek dünyayı yeniden bir savaş sahasına dönüştürme eğilimi taşıyor. Bu ideoloji, varlığını yaratıcı ve üretken toplumsal dinamikler yerine şiddet üretimi ve ganimet elde etme üzerine kurmuş tarihsel bir sürekliliğe sahiptir. İslamcı ideolojik ihtiyaçlar doğrultusunda savaşın küreselleşmesinde Kürtler doğrudan hedef hâline getiriliyor, çünkü cihatçı, yayılmacı ve talancı karakterin önünü kesen temel güç Kürtlerdir. Kürtlerin kırılması durumunda ise Avrupa’yı iki koldan kuşatacak bir Emevi ruhunun ve Viyana kapılarındaki yenilgiyi kabullenmeyen Osmanlı hayalinin yeniden canlanması ihtimali doğacaktır. Türkiye’de iktidarın cihatçı örgütleri elinde tutması, yalnızca Batı’ya karşı bir şantaj unsuru değil, aynı zamanda Osmanlı mirasını yeniden canlandırma inancının siyasal yansımasıdır. Türk devletinin Emevilere ve Osmanlı’ya duyduğu hayranlık, sıkça tekrarlanan “ecdad” vurgusunda dinci-milliyetçi kimlik açık biçimde görülüyor.
Kürtler ile sınırlı kalmaz
İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana uluslararası güvenlik ortamı, muhtemelen hiç bu kadar kırılgan olmamıştı. Türk faşizminin selefi-cihatçı grupları arkasına alarak Kürtleri hedef alması, Batı ile Doğu arasında seküler ve demokratik bir köprü rolü üstlenen Kürtlerin şahsında Batı değerlerini de hedef almak anlamına geliyor. Bu durum, savaşın yalnızca Kürtlerle sınırlı kalmayacağını; uluslararası liberal- demokratik düzenin temel değerlerinin de tehdit altında olduğunu gösteriyor. Nitekim Hakan Fidan’ın Rojava’dan sonra Şengal, Mexmûr ve Güney Kürdistan’ın sırada olduğunu ifade eden açıklamaları, bu yönelimin açık bir göstergesi olarak yorumlanıyor. Bu bağlamda Kürtler bertaraf edildikten sonra asıl hedefin Avrupa ve onun demokratik değerleri olacağı anlaşılmış ki Rojava heyeti Münih'e davet edildi.
DAİŞ ve Batı’nın tutumu
Kürtlerin DAİŞ’e karşı mücadelesinin yalnızca Kürdistan’ı savunmaya yönelik olmadığı; aynı zamanda Avrupa’ya yayılmasını engellediği açıktır. Avrupa, başlangıçta Kürtlerin rolünü anlamış görünse de çıkarları doğrultusunda Türkiye’nin ve bazı Arap güçlerinin desteğiyle Kürtlere yönelik saldırılar karşısında çoğu zaman sessiz kaldı. Batı’da Kürtlerin dostlarıyla yek vücut ayağa kalkınca bazı devletler, Türk devletinin niyetini anladı; bu nedenle Rojava için önemli kararlar aldı. Bu anlamda Mazlum Ebdî'nin Münih'teki toplantıya katılması, bu kesimlerin duyarlılığı ve Kürtlerin direnişi sayesinde oldu. Evet, Mazlum Ebdî ve beraberindeki heyetin, Münih’e gelmesi önemli ve tarihidir.
İnsanlık için tehlikeli
Türk devleti ile cihatçı-selefist yapı, adeta siyam ikizi gibidir. Bu ideolojik anlayışta bireyin doğuştan sahip olduğu özgürlük ve eşitlik gibi haklara yer verilmez; kişi ancak devlet sistemi içindeki konumuyla ölçülür. Yakın tarihte faşizmi devlet düzenine dönüştüren yönetimler incelendiğinde, otoriter-totaliter yapıların benzer ideolojik özellikler taşıdığı görülür. Bu çerçevede tarihsel olarak Türk devleti ile selefi-cihatçı hareketler; mutlak hakikat iddiası ve tekçi toplum tasavvuru bakımından faşizan eğilimler gösteren ikiz yapılar olarak değerlendirilebilir. Her iki karakter de yaratıcı ve üretken kültürler yerine yayılmacı, talancı ve ganimet temelli bir zihniyetle şekillendiğinden insanlık için tehlikeli bir potansiyel barındırıyorlar.
Kürtler ve demokratik gelecek
Türk devletinin öncülük ettiği cihatçı ideolojinin önü alınmadığı takdirde bunun dünya ve özellikle Batı demokrasileri açısından ciddi bir felaket doğuracağı açıktır. Kürtlerin ortadan kaldırılması durumunda yalnızca Avrupa’nın değerleri değil, Avrupa’nın varlığı da tehdit altına girebilir. Tarihsel yenilgilerin rövanşını alma hayali taşıyan yayılmacı zihniyet, bu hedefi gerçekleştirme arayışında olduğundan güncel saldırılarının merkezinde Kürtler bulunuyor. Nihayetinde DAİŞ’in ortaya çıkması, Avrupa’da birçok katliam gerçekleştirmesi ve Batı’ya yönelen bu cihatçı-İslamcı saldırıları engelleyen temel gücün Rojava’daki demokratik güçler olması, bu tablonun en somut göstergelerinden biridir. Bu anlamda Münih toplantısı, Kürtler için tarihi önemde olurken, Türk devletinin ise Kürtler ile ilişkisindeki sunulan fırsatları değerlendirmediği görülüyor. Kısacası, uluslararası açıdan en önemli platformlardan biri olan Münih toplantısında Türk heyeti, Rojava heyetinin gölgesinde kaldı. Bu durumu, Kürtlerin birlik ve direnişinin sonucu olarak okumak gerekir. Münih’teki tablo, başta Kürt karşıtı Türk devleti olmak üzere Apocuların yeminli düşmanlığını yapan çevreler için bir kez daha uyarıcı olmalı.
