Değişen dünya, değişmeyen Türk devleti
Şemsettin ÖZER yazdı —
- İran’daki savaş, Türk devletinin bölgesel dengeleri dikkatle izlemesine yol açıyor, ancak yine temel kaygısının Kürtlerin herhangi bir statü elde etmesini engellemek olduğu görülüyor.
ŞEMSETTİN ÖZER
İbn Haldun, İslam medeniyetinin çağları aşan ve çığır açıcı sosyolojik ve tarihsel eserleri arasında Mukaddime ile özel bir yere sahiptir. Büyük düşünür İbn Haldun, devletlerin doğuşu ve çöküşü üzerine yaptığı çözümlemelerde, “Şahıslar gibi devletlerin de doğal bir ömrü vardır. İnsanlar gibi devletler de doğar, yükselir, gençlik çağlarına ulaşır ve bir süre sonra ihtiyarlayıp çözülme sürecine girer” tespitini yapıyor.
Devletlerin bu tarihsel döngüsü incelendiğinde ortaya çıkan sonuç yalnızca bir kader meselesi değildir. Bu sürecin nedenlerini ortaya koymak, kapsamlı ve yoğun bir tarihsel ve sosyolojik incelemeyi gerektirir.
Değişen dengeler ve devlet
Kendini yenilmez ve tarihsel süreklilik arz eden bir güç olarak gören Türk devleti, değişen Ortadoğu dengeleri karşısında gerçekten yeni bir başlangıç yapabilecek midir? Bu soruya kesin ve iyimser bir yanıt vermek oldukça güç görünüyor, çünkü Türk devletinin kuruluş mantığı, Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülme sancıları üzerinde şekillendi ve bu sancının merkezinde de “Kürtler beni böler” korkusu yer aldı. Bu nedenle devletin ideolojik kodlarında bulunan yayılmacı Pantürkist tahayyülü yalnızca geçmişe ait bir düşünce değildir; aksine günümüzde de farklı biçimler altında canlılığını koruyan bir politik yönelimdir. Bu ideolojik süreklilik, devletin kendi tarihiyle yüzleşmesinin önündeki en büyük engellerden biridir.
Oysa tarihsel deneyimler göstermektedir ki; toplumsal ve siyasal dönüşüm ancak köklü bir zihinsel yenilenmeyle mümkün olabilir. Demokratik katılımın güçlendiği, sosyal devlet ilkelerinin kurumsallaştığı ve yönetim biçiminin çoğulcu bir siyasal kültüre dayandığı bir dönüşüm, devletlerin kriz dönemlerinden çıkabilmesinin temel koşullarından biridir. Türk devletinin mevcut siyasal aklı, bu yönde bir dönüşüm yerine geçmişe yönelerek neo Pantürkist bir yeniden canlandırma arayışındadır.
Bu yaklaşım, gelişen dengelerden Kürtlerin faydalanmasını engelleme kaygısıyla Yeni Osmanlıcı perspektifle birleşiyor ve devletin dönüşüm kapasitesini sınırlayan bir ideolojik çerçeve üretiyor. Nasıl ki Suriye’de Kürtlere karşı çeşitli silahlı gruplar örgütlenmişse benzer bir politikanın İran bağlamında da devreye sokulmaya çalışıldığı görülüyor.
Devlet aklının stratejik körlüğü
Bu durumun altında yatan temel psikolojik faktörlerden biri, siyasal söylemin merkezinde uzun süredir yer alan “Kürt devleti kurulacak” korkusudur. Bu korku, çoğu zaman rasyonel siyasal değerlendirmelerin önüne geçerek devlet aklının stratejik körlüğüne yol açıyor. Bu nedenle Türk devleti, bölgesel politikalarında sık sık İran, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü savunan bir söylemi öne çıkarıyor. Bu söylem, çoğu zaman bölgesel istikrarı koruma kaygısından ziyade kendi iç siyasal korkularını dengeleme çabasının bir sonucudur. Bugün Türk devlet aklının derinlerinde Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş sürecine dair tarihsel bir travmanın izleri hâlâ canlıdır. Bu travma, yalnızca geçmişe ait bir deneyim değil, aynı zamanda günümüz siyasetinin yönünü belirleyen psikolojik bir vakadır. Devletin hemen yanı başında, onu adeta bir deniz gibi çevreleyen Kürdistan coğrafyasında siyasal dengeler hızla değişiyor. Bu değişim süreci, uzun süre bölgeyi kontrol altında tutan sömürgeci düzenin çözülmesine ve sınırların anlamının yeniden tartışılmasına yol açıyor.
Modern dünya ve güç dengeleri
Tarihsel süreç incelendiğinde yalnızca hanedanların değil, devletlerin de çöküş ve dönüşüm dönemleri yaşadığı görülür. Bu bağlamda modern dünya tarihinin en önemli kırılma noktalarından biri Avrupa’da gerçekleşen Sanayi Devrimi'dir. Sanayi Devrimi ile birlikte ortaya çıkan bilimsel ilerleme ve askeri teknik üstünlük, Avrupa devletlerinin dünya siyasetinde belirleyici bir güç hâline gelmesini sağladı. Buna paralel olarak 19. yüzyılda yükselen milliyetçilik akımları ve daha sonra gelişen sosyal ve demokratik yönetim modelleri, Avrupa’nın siyasal yapısını köklü biçimde değiştirdi. Bugün Avrupa Birliği örneğinde görüldüğü gibi, bir Avrupa ülkesinin vatandaşı aynı zamanda daha geniş bir siyasal topluluğun da parçasıdır. Bir Avrupa vatandaşı için Avrupa sınırlarının eski anlamını büyük ölçüde yitirdiği görülüyor.
Toplumsal gerçeklik ve özgürlük
Kürt Halk Önderi, “Toplumsal doğalar, zihinsel yanı gelişkin esnek doğalardır. Toplumsal gerçeklik gerek kendi içinde gerek dışında baskı ve sömürüye alan bırakmadıkça anlam ve hakikatinin özgür gerçekleşiminden bahsedilebilir. Bu durumda anlam ve hakikat özgürdür” diyor. Bu perspektiften bakıldığında dünya siyaseti temelde iki ana faktör üzerinden şekilleniyor:
* Reel güç; büyük ölçüde üretim, tüketim ve ekonomik kapasite ile ilişkilidir. Ekonomi, modern dünya siyasetinin en belirleyici unsurlarından biridir.
* Psikolojik hâkimiyet; toplumların tarihsel hafızası, kimlik duygusu ve siyasal motivasyonlarıyla bağlantılıdır. Psikoloji yalnızca bireysel davranışları değil, kolektif siyasal kararları da şekillendiren geniş bir alandır.
Ekonomik güç açısından bakıldığında modern dünya sisteminin merkezinde enerji kaynakları bulunuyor. Siyasal hâkimiyet açısından ise devletlerin tarihsel misyon iddiaları ve kimlik arayışları belirleyici rol oynuyor. Bu nedenle büyük dünya güçleri, hem reel hem de psikolojik açıdan en fazla önem verdikleri coğrafya olarak Ortadoğu’yu görüyor. Ortadoğu, yalnızca enerji kaynakları bakımından değil, aynı zamanda tarihsel, kültürel ve stratejik konumu nedeniyle de dünya siyasetinin merkezinde yer alıyor.
Kürdistan ve demokratik potansiyel
Bu merkezin başında ise hiç kuşkusuz Kürt coğrafyası ve Kürt hareketlerinin geliştirdiği demokratik yönetim ve yaşam kültürü geliyor. Kürt halkı, devleti olmayan fakat güçlü bir demokratik kültür üretme potansiyeline sahip ender halklardandır. İşte diktatörlüklerin en çok çekindiği nokta da tam burasıdır. Özellikle Türk devleti başta olmak üzere bölgedeki egemen devletler, işgalci bir mantıkla hareket ederek Kürtleri sürekli bir tehdit olarak gösteriyor ve “tek devlet, tek millet” anlayışını öne çıkarıyor. Bu nedenle İran rejimi değişmese bile İran’ın kendini toparlaması uzun yıllar alacaktır. Aynı şekilde değişime direnen ve siyasal zihniyetini yenilemeyen Türk devletinin de daha ağır ya da daha hızlı bir çöküş süreciyle karşılaşması mümkündür. Türk devletinin kendisini yalnızca NATO üyeliğinin sağladığı güvene dayandırması, yanıltıcı olabilir. İran düşerse Batı’yı tehdit edecek bir güç kalmayacağına göre Türkiye’nin de 'bölgesel bekçilik' rolü tartışmalı hâle gelebilir. Realite, budur.
Türk devletinin kırılganlığı
İran’da gelişen savaş süreci, Türk devletinin bölgesel dengeleri dikkatle izlemesine yol açıyor, ancak bu süreçte temel kaygısının Kürtlerin herhangi bir statü elde etmesini engellemek olduğu görülüyor. Bu bağlamda Türk Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın zaman zaman Kürtlere yönelik tehditkâr mesajlar vermesi, Türk devlet aklının Kürt meselesini hâlâ güvenlik merkezli bir perspektifle ele aldığını gösteriyor. Aslında Türk devletinin karşı karşıya olduğu en büyük sorun, kendi tarihiyle yüzleşmemesidir. Devlet aklının temel mantığı çoğu zaman “Kürtler hak sahibi olmasın da ne olursa olsun” noktasında düğümleniyor. Bu yaklaşım ise uzun vadede ortaya çıkabilecek vahim sonuçları göremeyecek kadar siyasal aklın körelmesine yol açıyor. Tam da bu nedenle Türk devletinin en büyük kırılganlığı, değişen tarihsel gerçekliği kabul etmek yerine onu inkâr etmeye devam etmesidir.
