Nilovna'dan Elif Ana'ya

Dosya Haberleri —

19 Ocak 2021 Salı - 22:40

  • Efrîn, üç yıl önce bugün Türk devleti ve beraberindeki çetelerce işgal edildi. Rojava Devrimi’nin özgürlük umudunun yatağına dönüştürdüğü kentte bugün sömürgeciliğin her metodunun uygulandığı bir zapturapt hakim. Ne ki, direniş de sürüyor ve Efrînliler en çok da bu direnişe verilen emeğe, kulaklarını dolduran hikâyelere karşılık olmak için kentlerini geri istiyor.

 

DERSİM UĞUR KAYMAZ

Seksenli yılların sonu doksanlı yılların başıydı. Rojava’da kulaktan kulağa fısıltıyla yayılan söylentiler başlamış, herkes en gizli köşelerde bir şeyler tartışır olmuştu. Bir grup genç vardı; köyden köye, mahalleden mahalleye dolaşıp “Kürdistan’a, özgürlüğe ve bağımsızlığa” dair bir şeyler söylüyorlardı.

Dinleyenlerin ruhunu coşturan, umut ışığı saçan sözcüklerdi bunlar. Bu ışıkta gözleri kamaşan, yüreği heyecanla çarpan herkes ne yapıp edip bir şekilde bu gençlere ulaşmanın yolunu buluyordu…

O dönem sihirli gibi gelen bu söylentiler bir süre sonra Elif Ana’nın da kulağına ulaştı. Elif Ana, devrim ve devrimcileri, isimlerinin bile kabul edilmediği, kimliksiz oldukları bir zamanda tanıdı. O zamana kadar devrimin de devrimciliğin de ne demek olduğunu bilmiyordu.

Tam da o zaman duydukları, onun yüreğinde bir kuş olup çırpınmaya başlamıştı: “Kürdistan, özgür yaşam, bağımsızlık…”

Apansız bir gün evinin kapısını çalan ve gözleri ışıl ışıl parlayan gençleri o kadar çok sevip yüreğine bastı ki, onların kim olduğunu, nereden gelip nereye gideceklerini dahi sormadan evine buyur etti.

Ekmek verdi, su verdi, ihtiyaçları olan ne varsa bir an bile düşünmeden çıkarıp verdi de en önemlisi gönlünü verdi o gençlere…

Daha öncesinde hiç böyle güzel konuşan, oturan, dinleyen, seven, saygı ve hürmet gösteren gençleri görmemiş, tanımamıştı. Bu çağda böyle insanlar kalmış mıydı ki?

 

Gençlerin anlattıkları...

“Bu çocukları hangi ana baba eğitmiş ise ellerini öpmek gerek” diye geçirdi içinden…

Elif Ana artık “çocuklarım” dediği gençlerle çalışıp evini onların hizmetine sundu. Onlar gibi yaşamaya özen gösterdi. Her gelen gencin konuşmalarını pür dikkat dinleyip onları anlamaya çalıştı.

Evine gelen gençlerden biri Elif Ana’ya birkaç kez “Elif Ana, sen tıpkı Nilovna Ana’ya benziyorsun ama sanki ondan biraz daha cesursun” dedi. Hayatında ilk defa duyduğu bu isim Elif Ana’nın tuhafına gitti.

“Kime benziyorum?” diye sorduğunda Maksim Gorki’nin “Ana” adlı kitabından bahsetti genç devrimci: “Nilovna, Rus bir annedir. Eşi alkolik olduğu için onu sürekli döver, hakaretler edermiş. Nilovna ise buna bir kader gibi yaklaşır, yaşananlar karşısında tek bir kelime bile etmezmiş. Eşi öldükten sonra Nilovna Ana, oğlunun yanına yerleşmiş ama doğurduğu, büyüttüğü oğlu öylesine değişmiş ki, Nilovna bu duruma şaşırmış. Oğlu artık bol bol okuyan, arkadaşları ile toplantılara katılan, devrim mücadelesi veren bir genç olmuş. Oğlunun başının belaya girmesinden korksa da onları büyük bir hayranlık ile takip etmeye başlamış. Bir süre sonra oğlu tutuklanınca, bir fabrikada işe girmiş ve bu kez de Nilovna Ana bildirileri içeri sokmaya başlamış. Okuma yazmayı kısa sırada öğrenip devrim için elinden ne geliyorsa onu yapmaya başlamış.”

Hikayeyi anlatan genç, sözlerini tamamladıktan sonra Elif Ana'ya döndü: “Bak ana, siz Kürdistanlı analar bu kadından daha çok acı çekip zulümle yüz yüze kaldınız. Onlardan çok daha cesursunuz. Sizlerin hikayeleri yazılsa belki de destan olur. Bu yüzden siz kendi destanınızı yazmalısınız.”

Elif Ana aslında bu gencin söylediklerinden çok azını anladı ama yine de dinlemekten büyük bir zevk aldı. Böylece daha önce adını sanını duymadığı Gorki ve Nilovna Ana ile tanıştı. Hem anlatan gence hem de bu adını bile söyleyemediği kadına, yani Nilovna’ya hayran kaldı.

 

Bir ömürlük bağ...

Bu gençlerden öğrendiği birkaç şey, bir ömür yetti Elif Ana’ya…

O günden sonra tam otuz yıl hiç durmadan kendi hayallerine dönüştürdüğü o gençlerin hayalleri için çalıştı, mücadele etti.

Bazı günler oldu, küçük kağıtların içinde bantlanmış notları kimsenin aklına gelmeyecek şekillerde saklayıp köy köy dolaştırıp insanlara ulaştırdı. Bazı günler oldu, yapılacak gizli toplantılar için hiç düşünmeden evini boşalttı. Bazı günler de kavurucu sıcaklığa, yorgunluğa aldırmadan pamuk tarlalarında çalışıp topladığı parayı özgürlük için mücadele eden, “Çocuklarım” dediği devrimcilere verdi.

Kendinden, evinden, eşinden, kendi çocuklarından vazgeçti de “Yüreğimin bir parçası” dediği ülkesinin çocuklarından, onların hayallerinden vazgeçmedi.

Biliyor ve inanıyordu, o çocuklar yaşadığı bu topraklara özgürlüğü getireceklerdi.

Öyle de oldu.

2014 yılında önce Cizîr ve Kobanê, sonra da Efrîn demokratik özerklik ilanında bulununca Elif Ana’nın olacağına inandığı, emek verdiği, mücadele ettiği tüm hayalleri yavaş yavaş gerçeğe dönüşmeye başladı.

Yıllar önce kapısını, yüreğini açtığı çocukları topraklarına özgürlüğü getirmeye başlamıştı.

Böyle bir günü görmek, Elif Ana'nın en büyük mutluluğuydu.

Yine de durmadı, "Tamam, oldu işte, benden bu kadar" demedi hiç.

Ne 2014’den önce, ne 2014’den sonra, ne de 20 Ocak 2018’den sonra…

 

Türk işgali başlayınca

Türk işgalinin ilk günlerinde edindiği yaşam tecrübesinden dolayı Elif Ana, kendilerini neyin beklediğini biliyordu. Hemen evinin yan tarafında bulunan caminin bodrum katını temizledi, düzenledi. Çevresindeki insanların ve sağlıkçıların yardımıyla o karanlık, izbe mekanı yaralılara ilk müdahalenin yapılacağı bir ortam haline getirdi. Kendi evini de tamamen boşaltarak savaşçıları ve yaralıları yerleştirdi.

Gece demedi, gündüz demedi, “açlık, susuzluk, yorgunluk” kelimeleri bir tek kez bile ağzından çıkmadı. Ne yapabiliyor, neye gücü yetiyorsa değil yapabileceklerinin, gücünün çok ötesindekileri de yaptı.

Kah erzak taşıdı, kah sağlık malzemeleri topladı, kah yemek yaptı.

Yine de az geldi yaptıkları, yine de kendini eksik gördü.

Bir süre sonra kendini dağlara, taşlara vurdu…

Köyünün etrafındaki dağlarda savaşan gençlere ulaşabilmek, onlara yardım edebilmek için oradan oraya koşturup durdu.

Mart ayının ikisinde Elif Ana'ya bir haber geldi. Çatışmada yaralanan iki savaşçı, Şexurzê Dağında mahsur kalmıştı. Birilerinin gidip o savaşçılara ulaşması ve onları kurtarması gerekiyordu.

Elif Ana da gidecekler arasında yer alacaktı.

Bilbilê nahiyesinde bulunan Şexurzê’nin bir yanı Gir Dağı ile karşı karşıyaydı. Bu, Bilbilê’nin yanı sıra Şera ve Raco’ya hakim olan bir dağdı. Yamaçlarında yetişen nergis, sosin, beybûn, giyayê çiya kokuları bahar mevsimini esir alırdı.

Bu güzelliğin yanı sıra kayalıkları ve ağaçları ile Şexurzê, korunaklı bir mevzi olmuştu Efrîn savaşçıları için. Özellikle uzunca çam ağaçları, palamut, menengiç ağaçları keşif uçağına karşı etkili bir sığınak olmuştu.

Türk ordusu ve çeteleri, stratejik Şexurzê dağını düşürebilmek için havan, obüs, top, tank, uçak, kazan kullanmakla yetinmedi; karşılarında tıpkı Şexurzê Dağı gibi dimdik duran direnişi kırmak için tam üç defa kimyasal kullandılar. Elif Ana tüm bunları bile bile yola koyuldu. Karşısında normal bir düşman yoktu. Dinini, imanını, insanlığını çok evvelden yitirmiş ruhsuz vandallar vardı.

Şexurzê’ye yolculuk

Şexurzê’de şehit düşen çok sayıda savaşçının bedenini görmüştü Elif Ana. Birçoğu yanmış, parçalanmış ve kapkara olmuştu. Nasıl unutabilirdi onları? Bakmaya kıyamadığı o çocuklar şimdi tanınmaz haldeydi. Tüm bu yaşadıklarını nasıl yok sayabilirdi?

Elif Ana telefonu kapattı. Şexurzê’yi en az kendisi kadar tanıyan Mehmet ve Adnan’ı aradı. Her ikisi de zaman kaybetmeden Elif Ana’nın yanına ulaşıp büyük bir ciddiyet ve hızla plan yaptılar.  

Gün ışığı varken gidemezlerdi oraya, karanlığın çökmesini beklemeleri gerekiyordu. Mart ayının ikisi idi. Öyle keskin bir soğuk vardı ki el ayak buz kesiyordu. Bu yüzden bir an önce o yaralı savaşçılara ulaşmaları gerekirdi. O gün yağmurun yağması bir yana dağın üst kısımları bile beyaz bir örtüye bürünmüştü.

Yanında Mehmet ve Adnan, önce arabayla bir yere kadar gittiler. O süreçte keşif uçakları daha çok arabaları hedef aldığı için yolun kalan kısmına bir traktörle devam ettiler. Sonra ne araba ne de traktör, yürümek zorundaydılar.

Önde Elif Ana, ardında Mehmet ve Adnan…

Durmadan o karanlığın içinde yol aldılar. Birkaç saatlik yürüyüşün sonunda yaralı savaşçılara ulaştılar. Biri kadın diğeri ise erkek bir savaşçıydı. Ayağı kopan erkek savaşçı kısmen toprağın altında kalmıştı.

Yürüyecek durumda olmayan her iki savaşçıyı hiç düşünmeden sırtlarına aldılar. Elif Ana her adımda ağrıyla inleyen bu savaşçıların acısını ta içinde hissetti. Onlar her “ahh!” ettikçe o da yaralı bir sesle, “Kurban olurum ben sizlere yavrum” dedi.

Keşif uçaklarına yakalanmamak için bir yandan hızlı yürümeye, bir yandan ise yaralıları incitmemeye çalışıyorlardı. Taşıdıkları savaşçıların ağırlığı değil de yağmurdan dolayı ıslanan, çamurlaşan toprak yolda yürümek, hele de gece karanlığında yürümek, onları epey zorlamıştı.

Toprak yolu bitirdikten sonra yaralıları önce traktöre bindirdiler, sonra da yolun biraz daha ötesinde bulunan ve onları bekleyen arabalara ulaştırdılar.

Elif Ana’nın evinin hemen yanında bulunan caminin bodrumunda yaralı savaşçılara ilk müdahale yapıldı. Ertesi gün her ikisini de Efrîn merkezdeki hastaneye götürdüler. Çok kan kaybetmişlerdi ama yine de o gece soğukta kalmadıkları ve ilk müdahale yapıldığı için hayati tehlikeyi atlatmışlardı.

Bunu öğrenen Elif Ana’nın gözlerine bir özgürlük ve yaşam görevini daha başarmanın mutluluğu yerleşti.

 

30 yıl, yorulmadan

Elif Ana otuz yılı aşkın bir zaman boyunca “çocuklarım” dediği bu devrimcileri evinde ağırladı, ekmeğini bölüştü, yardım topladı, cephe çalışmalarında yer aldı.

Sonra özgür günlerin inşasında hangi çalışmada yer alması gerekiyorsa oraya katıldı.

Savaş yüzünü yeniden gösterdiğinde bir an bile düşünmeden elinden ne geliyorsa onu yaptı.

Elif Ana, otuz yıl boyunca neyi varsa bu devrime verdi.

En değerlisini, kızı Amara'yı devrimin semahına kattı.

Tek bir gün bile “Yeter, yoruldum, benden bu kadar” diye serzenişte bulunmadı.

Gorki'nin anası Nilovna ne kadar devrim emektarı ise Amara'nın anası Elif de bir o kadar emektar ve fedakardı. Çünkü inanıyordu bu çocuklara, iman ediyordu bu devrime.

Tüm bu yıllar boyunca şunu çok iyi öğrenmişti: Bu çocuklar inancın ve umudun irade kazandırdığı çelik yürekli çocuklardı.

Geleceğin özgür ve güzel yarınları ancak onlarla mümkün olacaktı.

Er ya da geç, elbet olacaktı...

 

https://www.ozgurpolitika.com/haberi-yasami-oren-kadinlarin-diyari-cindires-9341

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.