Uluslararası basının Rojava haberciliği

Dosya Haberleri —

Heidi Sequenz

Heidi Sequenz

  • Okuyucuların üzerine adeta kısaltmalar ve grup isimleri yağıyor: SFA, DAİŞ, el-Nusra, el-Kaide, Özgür Suriye Ordusu, HTŞ. Kim kimdir? Kim neyi temsil ediyor? Gerçekte ise söz konusu olan, kendi aralarında iktidar mücadelesi veren İslamcı milislerdir; ideolojileri çoğu zaman birbirinden nüanslarla ayrılır.
  • Colani’nin kamuoyundaki imajı şaşırtıcı bir hızla değişti. Birkaç yıl öncesine kadar, ABD’nin başına 10 milyon dolar ödül koyduğu, aranan bir “cihatçı” olarak biliniyordu. Irak’ta ABD hapishanelerinde tutulmuştu ve örgütü el-Kaide çevresinde yetişmişti. Bugün ise takım elbiseyle siyasi bir aktör olarak karşılanıyor.
  • Suriye’deki günlük yaşam da uluslararası medyada az yer bulur. Birçok bölgede elektrik sadece birkaç saat veriliyor ve ekonomik durum büyük kısmı için felaket seviyesinde. Dolayısıyla Rojava hakkındaki uluslararası haberlerin azlığı tesadüf değil. Güvenlik riskleri saha araştırmalarını zorlaştırır ve editoryal öncelikler dikkati diğer krizlere kaydırır.

HEIDI SEQUENZ*

Bu makalenin fikri, Rojava'ya yapılan saldırılarla ilgili uluslararası bir konferans sırasında ortaya çıktı. Farklı ülkelerden gelen katılımcılarla bir konuda büyük oranda hemfikirdik: Bölgeye yapılan saldırılar hakkında geniş, dengeli ve eleştirel haberler uluslararası alanda neredeyse hiç yer almıyor. Bu da akla şu soruyu getiriyor: Neden?

Uzun süredir Ortadoğu'daki otoriter ve ataerkil yapılara alternatif bir model olarak tanımlanan siyasi bir projeye dönük saldırılara medyanın nispeten az ilgi göstermesi dikkat çekici. Birçok gözlemci için medyanın bu çekingenliği anlaşılması zor bir durum.

Güvenlik engeli

Ocak 2026’da Şam rejiminin Rojava’ya yönelik saldırıları henüz gerçekleşmeden bile, Kürtlerin öncülüğünü yaptığı özerklik projesi, ilerici bir toplum modeli anlatısıyla uluslararası alanda kabul görmekte zorlanıyordu. Bu proje, özellikle Avrupa'daki küçük, daha çok akademik çevrelerde, özellikle de siyasi feminist kolektiflerde ve platformlarda ilgi gördü. Özerklik projesine olumlu bakan siyasetçiler hariç büyük ajansların gazetecileri bu bölgeye nadiren seyahat ediyordu. Bunun nedenlerinden biri güvenlik sorunuydu. 2011 ile 2017 yılları arasında Suriye’de savaş vardı. 2016 ile 2024 arasında ise Türkiye ya Rojava’ya karşı askeri operasyonlar yürüttü ya da insansız hava araçlarıyla düzenli olarak sivil altyapıyı hedef aldı.

Colani’nin önemli destekçilerinden biri olan Ankara’nın saldırıları Aralık 2024’te HTŞ’nin iktidarı ele geçirmesinden sonra durdu. Böylece yıllar sonra Rojava’ya yeniden güvenli şekilde seyahat etmek mümkün oldu. Ocak ayının ortasında rejimin Rojava’ya yönelik saldırılarının ardından bazı gazeteciler bölgeye gitmeye cesaret etse de Şam rejimi buna hızlı şekilde tepki verdi; Semalka sınır kapısından ülkeye girişin tüm gazeteciler için yasa dışı olduğunu açıkça duyurdu. Mesaj netti: potansiyel ziyaretçileri caydırmak.

Dikkat çekici olan ise çifte standarttı. Colani henüz İdlib’deki ‘mini hilafeti’ ile sınırlıyken, uluslararası gazeteciler hiçbir çekince olmadan bölgeye davet ediliyordu; üstelik Esad rejimi İdlib vilayetini yasaklı bölge ilan etmiş olmasına rağmen. Gazeteciler o dönemde Türkiye üzerinden bölgeye giriyordu, bu da resmi olarak değerlendirildiğinde, yasa dışıydı. Ancak o dönem İdlib’deki yöneticiler kendi hikayelerini dünyaya anlatmak istiyorlardı ve bu bir sorun değildi.

Türk perspektifi ağır basıyor

Türkiye, yeni Suriye rejiminin yakın bir müttefiki konumunda: Ankara askeri danışmanlar sağlıyor, Türkiye yanlısı milisleri mali olarak destekliyor ve hatta yeni Suriye hükümetinin bazı üyeleri Türk vatandaşlarından oluşuyor. Bu sembolik yakınlık Aralık 2024’te zaten görünür hale gelmişti. O dönemde Halep Kalesi’nde bir Türk bayrağı dalgalanıyordu. Şehirde Esad rejimini geri püskürten savaşçıların üniformalarında Türk armaları görülüyordu. Türkiye aynı zamanda bir NATO üyesi ve bölgenin önemli jeopolitik aktörlerinden biri. Dolayısıyla Türk perspektifi uluslararası alanda ağırlık taşırken Kürt aktörler çoğu zaman hızlı bir şekilde terörizmle ilişkilendirilir. Buna ek olarak, birçok uluslararası muhabir İstanbul’dan haber yapıyor. Bu durum da kaçınılmaz olarak bakış açılarını etkiliyor. Bu senaryoda Katar da önemli bir rol oynuyor.

Suriye savaşı sırasında emirlik, İslamcı grupları mali kaynaklarla destekledi. Katar bugün de bölgenin uluslararası algısını etkilemek amacıyla medyaya ve halkla ilişkiler çalışmalarına hedefli yatırımlar yapmayı sürdürüyor. Avrupa’da yayılan birçok bilgi ise Suriye diasporasından geliyor. Çok sayıda insan ülkeyi siyasi baskı, savaş ya da askerlikten kaçınmak gibi farklı nedenlerle terk etmek zorunda kaldı. Bu insanların perspektifleri de kamusal tartışmayı şekillendirdi. Sonuç olarak, kurumsal ve mali destekten yararlanan anlatılar daha fazla yayılma imkanı bulur. Öte yandan dilsel erişim de haberciliği etkiledi. Örneğin Arapça konuşan gazetecilerin, hangi siyasi veya toplumsal arka planla Rojava gibi bölgeler hakkında haber yaptığı da etkili bir faktör.

Kriz haberciliğinde karmaşıklık

Rojava dünyadaki birçok kriz bölgesinden yalnızca biri: Gazze, Ukrayna, Yemen ya da Sudan düzenli olarak manşetleri belirlerken, Suriye uzun süredir devam eden bir kriz olarak görülüyor. Giderek daha az dikkat çekiyor ve haber merkezlerinde öncelikli bir konu olarak görülmüyor.

Zamanla, uluslararası siyaseti dikkatle takip eden medya takipçileri arasında bile bir tür yorgunluk ortaya çıktı. Çok sayıda aktör, sürekli değişen ittifaklar ve anlaşılması zor kavramlar genel tabloyu takip etmeyi zorlaştırıyor.

Geçtiğimiz yıllarda Taliban’ın yükselişi hakkında bir kitap okumaya çalışırken, kısa süre sonra okumaktan vazgeçmiştim. Sürekli değişen ittifaklar ve bana yabancı bir dildeki çok sayıda isim ve kavram, gelişmeleri takip etmeyi neredeyse imkansız hale getirmişti. Suriye ile ilgilenen birçok insanın da benzer bir deneyim yaşaması muhtemel. Okuyucuların üzerine adeta kısaltmalar ve grup isimleri yağıyor: SDF, SFA, DAİŞ, el-Nusra, el-Kaide, Özgür Suriye Ordusu, HTŞ. Kim kimdir? Kim neyi temsil ediyor?

Sonuç çoğu zaman kafa karışıklığı ve vazgeçiş oluyor. Okurlar karşılaştırmalar yapmaya başlıyor: ‘İslam Devleti’ el-Nusra’dan daha mı kötü? Bu grup diğerinden daha mı radikal?

Gerçekte ise söz konusu olan, kendi aralarında iktidar mücadelesi veren İslamcı milislerdir; ideolojileri çoğu zaman birbirinden nüanslarla ayrılır. Medya takipçileri hangi mesajın ulaştığını ise ilgili medyanın hangi ifadeyi seçtiği belirler: ‘isyancılar’ mı yoksa ‘cihatçı milisler’ mi, ‘İslamcı rejim’ mi yoksa ‘yeni Suriye hükümeti’ mi?

Kürtler yine yalnız

Manşetler onlarca yıldır tekrarlanıyor: Kürtler yalnız bırakılıyor. “ABD Kürtleri sattı” cümlesi artık neredeyse jeopolitik yorumların sabit bir repertuarı haline geldi. Bu hafıza, 1990’lara kadar uzanıyor; o dönemde Washington, Kürt grupları Saddam Hüseyin’e karşı ayaklanmaları için önce cesaretlendirmiş ardından onları kaderlerine terk etmişti. Bu tür deneyimler bölgenin siyasi hafızasının derinlerine kodlandı. Aynı soru sürekli yeniden ortaya çıkıyor: Kürt aktörler neden hala Batı desteğine güveniyor? Cevap çoğu zaman basit: Bazı durumlarda başka seçenek olmaz. 2014’te DAİŞ Kobanê’ye saldırdığında, ilerlemeyi durduran tek güç ABD’ydi. Her yeni çatışma ile bu tartışma yeniden alevleniyor. ABD’nin İran’a karşı uluslararası hukuka aykırı saldırısı sırasında da, birçok spekülasyon ve yanlış bilgi dolaşıma girdi. Örneğin, İran’daki Kürtlerin ABD tarafından desteklenerek Molla rejimine karşı bir ayaklanma başlatmayı kabul ettikleri iddiası gibi. Birçok Kürt gözlemci için böyle bir senaryo, tarihin tehlikeli bir tekrarı olurdu. Endişe: yeniden jeopolitik bir araç olarak kullanılmak. Trajedi’nin altında, uluslararası politikanın nadiren sadakat ilkesine dayanması yatıyor. Politikalar çıkar odaklıdır. Büyük güçler ahlaki yükümlülükten değil, stratejik hesaplardan hareket eder.

HTŞ ve Colani’nin aklanması

Colani’nin kamuoyundaki imajı şaşırtıcı bir hızla değişti. Birkaç yıl öncesine kadar, ABD’nin başına 10 milyon dolar ödül koyduğu, aranan bir “cihatçı” olarak biliniyordu. Irak’ta ABD hapishanelerinde tutulmuştu ve örgütü el-Kaide çevresinde yetişmişti. Bugün ise takım elbiseyle sahneye çıkıyor ve uluslararası platformlarda siyasi bir aktör olarak karşılanıyor. Bu dönüşüm, ideolojik bir yön değişikliği yerine, daha çok uluslararası meşruiyet kazanmak için pragmatik bir strateji olarak görülüyor. Batılı üst düzey politikacılar da buna katkı sağlıyor: ABD Başkanı Donald Trump onu bizzat kabul ediyor, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron onu bir kral gibi karşılıyor. Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, 620 milyon dolarlık bir çekle bölgeye geliyor ve buluşmada mutlu bir genç gibi gülümsüyor.

Siyasi liderler eski bir cihatçıyı diplomatik olarak yükselttiğinde ve medya bu siyasi değişimi takip ettiğinde, uluslararası algı değişir. Bu, hızlı bir normalleşme izlenimi ve sembolik bir rehabilitasyon yaratır. Avrupa’daki birçok insan için ortaya çıkan basit soru şu: Eğer devlet başkanları onu kabul ediyor ve uluslararası destek vaat ediyorsa ne kadar sorunlu olabilir ki? Eski cihatçı, giderek ‘pragmatik bir Suriye gücü’ veya parçalanmış bir ülkede olası bir istikrar faktörü olarak görünmeye başlıyor.

foto:AFP

Avrupa’nın ‘istikrarlı’ bir Suriye’ye ilgisi

Birçok Avrupa hükümeti için Suriye ile ilişkilerde öncelikli hedef göçü sınırlamaktır. Mümkün olduğunca az insanın Suriye’den Avrupa’ya gelmesi, Avrupa’da yaşayan Suriyelilerin ise geri dönmesi amaçlanmakta. Colani’nin diplomatik olarak yükseltilmesi ise Suriye’yi güvenli ve istikrarlı bir ülke olarak göstermek içindir. Bu bağlamda eleştirel habercilik engel teşkil eder; örneğin bu hükümetin cihatçı geçmişi çoğu zaman yeterince vurgulanmaz. Suriye’deki günlük yaşam da uluslararası medyada az yer bulur. Birçok bölgede elektrik sadece birkaç saat veriliyor ve ekonomik durum büyük kısmı için felaket seviyesinde. Bu koşullar altında, Suriye diasporasının kısa vadede geri dönmesi beklenemez. Dönmek isteyenler de genellikle geçici olarak çoğunlukla ailelerini ziyaret etmek veya durumu yerinde görmek amacıyla ülkelerine seyahat ediyor. Dolayısıyla Rojava hakkındaki uluslararası haberlerin azlığı tesadüf değil, birden fazla faktörün sonucu. Güvenlik riskleri saha araştırmalarını zorlaştırır, jeopolitik çıkarlar siyasi anlatıları etkiler ve editoryal öncelikler dikkati diğer krizlere kaydırır.

 

* * *

Şiddet videoları neye hizmet ediyor?

2024’ten bu yana Suriye’ye yaptığım yolculuklarda sürekli aynı cümleyi duyuyordum: “Telefonumda İslamcı grupların -HTŞ dahil- sistematik savaş suçlarını belgeleyen yüzlerce video var.”

Birçok grup uzun süre öldürme ve işkence sahnelerini kendi kendine kaydetti. Videolar daha sonra Telegram kanalları, X veya TikTok üzerinden paylaşıldı. Bu şiddeti kamuya sergileme pratiği, 2011’den bu yana Suriye çatışmasındaki çeşitli cihatçı aktörlerin savaş stratejisinin bir parçası oldu. Bana da bir video ulaştı; videoda Alevi kadınların öldürülmesi çağrısı yapılıyordu. Video, aynı zamanda gelecekte bu tür eylemlerin kayda alınmamasını isteyen Avrupa’daki Suriyeliler tarafından paylaşılmıştı. Bu tür videolar ne yerleşik medyada ne de saygın haber kuruluşlarında neredeyse hiç yayınlanmaz. Öte yandan radikal grupların bu tür videolarla propaganda veya yanlış bilgilerini yayma riski de mevcut.

Not: Heidi Sequenz, Nisan 2025’ten sonra ikinci defa 1-3 Şubat 2026 tarihleri arasında Rojava’ya aralarında İsviçre ve Avusturyalı siyasetçilerin bulunduğu heyette yer aldı.

* Viyana Eyalet Meclisi Yeşiller Partisi Milletvekili

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.