Şimdi sözümüzü söyleme zamanıdır

Demir ÇELİK yazdı —

3 Mart 2022 Perşembe - 23:57

  • Dışarda savaş karşıtı demokrat kesilirler, kendi devletinin işgal ve soykırımına alkış tutarlar. Asimilasyoncu, katliamcı, işgalci ve soykırımcı devleti demokratik, laik devlet diye pazarlar, aklımızı çelmeye çalışırlar. 

     İnkârcı, katliamcı ve soykırımcı ulus devlet zihniyetinden beslenen ve bu zihniyete göre siyasal pozisyon alanların öncelikleri; toplum ve toplumun çıkarları değildir. Onların öncelikleri ve duyarlılıkları devletin çıkarlarıdır. Siyasi söylemeleri biz yönetilenleri ikna etme üzerine kurgulanmışlardır. Nasıl ki bir zamanlar Ecevit, “Bu düzen değişmeli.” diyerek iktidar olmuş. Sonrasında da, “Bu ülkede halklar yok. Tek bir halk var. O da Türk halkıdır” diyerek Kürtleri ve Alevileri inkâr etmiş, halkların ve inançların katliamlarına ferman yazmışsa…
     Günümüzün elit siyasetçileri de demokrasiyi, hak, adaleti ve özgürlüğü dillerinden düşürmezler. Dışarda savaş karşıtı demokrat kesilirler, kendi devletinin işgal ve soykırımına alkış tutarlar. Asimilasyoncu, katliamcı, işgalci ve soykırımcı devleti demokratik, laik devlet diye pazarlar, aklımızı çelmeye çalışırlar.

Demokratik hukuk devleti olmanın ilk adımı; ordunun ve askeri bürokrasinin sivil siyasi iradeye tabi olmasıdır. Erdoğan iktidarı, orduyu Savunma Bakanlığına bağlamış görünerek demokratik hukuk devleti olduğu iddiasındadır. Nasıl ki, “Kürt sorunu yoktur, biz AKP iktidarında bu sorunu çözdük” diyorsa, MGK’nun varlığına rağmen demokratik hukuk devleti olduğu söyleminden de geri durmuyor. Aynı anlayışı, güya alternatif olduklarını söyleyen karşı ittifakta yer alan siyasi partilerde de görmekteyiz.

28 Şubat’ta yan yana gelen altı siyasi partinin açıkladıkları deklarasyon; Türk ulus devletinin dünden bugüne halklara yaptıklarına hesap sorma ve yüzleşme yerine, aklamaya çalışan, yıpranan ulus devlet sistemine itibar kazandırmanın siyasal programıydı. Bugün 85 milyon insanın yaşadığı ekonomik ve siyasal krizin olduğu kadar, açlık, yoksulluk, sefalet ve işsizlik gibi temel sorunlar sıradan sorunlar değillerdir. Bu sorunlar son 20 yılda da ortaya çıkmış değildir. Erdoğan-Bahçeli faşist diktatörlüğü yaşanan sorunların müzminleşmesine, kaosa dönüşmesine neden oldukları doğrudur. Ancak gerek ekonomik ve siyasal krizin, gerekse siyasal ve toplumsal istikrarsızlığın nedeni tekçi, inkarcı, katliamcı ulus devletin kendisidir. Yani yaşadıklarımız tarihsel, yapısal ve Anayasal sorunlar olup, köklü ve radikal çözümü gerektiren sorunlardır.
Hükümet değişiklikleri ile aşılacak sıradan sorunlar değillerdir. Muhtemeldir ki yan yana gelen altı siyasi parti, ya kendilerini Kemalist cumhuriyetin asıl sahipleri ve kurucu iradeleri gördükleri için. Ya da tarihsel, yapısal ve Anayasal olan bu sorunları evrensel değerlere göre çözüme kavuşturmanın gücüne sahip olmadıkları için, güçlendirilmiş parlamenter sistem deklarasyonunu genel geçer söylem ve kavramlarla ifadeye çalışmışlardır.

Bölgesel ve uluslararası sorun olan Kürt sorununa dair söylecek sözleri olmayanların, siyasal ve toplumsal istikrarı sağlayabilmeleri mümkün değildir. Bırakınız Kürt sorununu çözmek, öcüden kaçar gibi HDP’ den kaçanların hangi özgür iradesi olabilir ki, ülkenin kangrenleşmiş sorunlarını çözme iradesi göster-sinler. Deklarasyonda siyasi vesayetten ve MGK’ undan hiç bahsetmeyenlerin, Alevileri. Êzidîleri ve diğer inançlardan insanları İslamlaştırmanın ideolojik aygıtı olan DİB’ ını kaldırmayı dile getirmeyenlerin demokratik, laik devlet söylemleri ne ne kadar samimi olabilir ki…

Yüzyıllık ulus devletin tüm Anayasalarında, “ …Türkiye Cumhuriyeti demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletidir.” Diye yazar. Ancak demokratik söylemine rağmen MGK ve beş yılda bir güncellenen siyaset belgesi, toplum üzerinde tahakkümünü sürdürmeye devam ediyor. Keza laik devlet söylemine karşın, beş bakanlık bütçe-sinden daha büyük bütçeye sahip Diyanet İşleri Başkanlığı (DİB) 1924’ ten beri Anayasalardan aldığı güçle herkesi Sünni İslam yapmak üzere görev başındadır. DİB gibi büyük bir bütçe ve sınırsız yetkilerle donatılmış, halkların ve inançların meşru demokratik haklarını kriminalize eden bir Anayasal kurum varken hangi demokratik, laik ve sosyal devletten bahsedebiliriz ki…
Devlet Efrîn’i, Gire Sipî ve Serêkaniye’yi işgal ettiğinde, savaşı ve işgali meşru görüp fetva yayınlayan DİB, varlığını sürdürdüğü sürece halklar ve inançlar kendilerini nasıl güvencede hissedeceklerdir.

Kürtler, Aleviler, Êzidîler, Ermeniler, Asuri-Süryaniler ve Rumlar başta olmak üzere Türkiye’ de yaşayan halkların Türk, farklı inançtan insanların ise Müslüman olduğunu söyleyen Anayasanın 66. maddesine itirazda bulunmayanların güçlendirilmiş parlamenter sistemle kendi ikballeri için alan açmış olabilirler. Ancak kurucu meclis iradesi göstermedikleri sürece, sorunu çözebilme iradeleri de, güçleri de olmayacaktır.                                     

O nedenle HDP’nın başını çektiği Demokrasi İttifakına çok iş düşüyor. Tarihsel, yapısal ve Anayasal sorunlara radikal demokrasi ilkeleri ve evrensel değerlerle yaklaşmalı, halkların, ezilenlerin, emekçilerin, kadınların, gençlerin kurucu meclisi olmanın sorumluluklarıyla hareket edilmelidir. Toplumun çoklu kimliğini ve çoklu kültürünü esas alan sivil, demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir Anayasa ile Kürtlere, Alevilere, yoksullara çözüm beyannamesini sunmalıdır. En geniş ölçekte anti faşist cephe örgütlenmeli ve Erdoğan diktatörlüğü alaşağı edilmelidir. Ancak bununla yetinilmemeli halkların demokratik cumhuriyetinde ortak yaşamı ete kemiğe büründüren siyasal programını toplumsallaştırmalıdır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.