Siyasi çıkarlar ölüme sürüklüyor

Dosya Haberleri —

17 Aralık 2021 Cuma - 23:30

Dr. Cavidan Soykan

Dr. Cavidan Soykan

  •  Bugün Uluslararası Göçmenler Günü. Avrupa’da 17. Yüzyılda toprak üzerinde egemenlik ilkesi antlaşmaya bağlandı ve ulus-devlet sisteminin temeli atıldı. Sınırlarda, insan trajedisiyle yaşanıyor. Bugün dünyanın birçok bölgesinde yaşama tutunmak için insanlar göç yoluna düşerken, devletler ise siyasi çıkarları uğruna insanları ölüme sürüklüyor
  •   Gazetemize konuşan Osnabrück Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Kültürlerarası Çalışmalar Enstitüsü’nde misafir araştırmacı Dr. Cavidan Soykan, ‘Avrupa’da sığınma arama hakkını engellemek için yapılan yasal düzenlemeler en temel insan hakları hukuku ilkelerine aykırı artık’ diyor.

 

MELTEM YILDIRIM

18 Aralık 2001 tarihinde toplanan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun ve aynı yıl Paris’te gerçekleştirilen UNESCO Yürütme Kurulu’nun aldığı karar gereği, 18 Aralık Uluslararası Göçmenler Günü olarak ilan edilmiş. Birleşmiş Milletler Uluslararası Göçmenler Günü ilanı ile,göçmenlerin yaşadıkları sorunlar konusunda farkındalık oluşturmayı ve göçmen haklarının küresel ölçekte tanınıp korunmasını hedefliyor.

Göç olgusu tarihin başından beri uygarlığın ivme noktalarından, ancak kapitalist modernitenin insan eli ile yarattığı krizler sonucu git gide  zorlaşan koşullar ve insanlık dramları söz konusu.

2021 yılına küresel ölçekte yaşanan mülteci krizleri damgasını vurdu. Coğrafi konumu gereği tarih boyunca göç yollarının birleştiği, kesiştiği bir yer  Ortadoğu. Türkiye bugün hem Akdeniz üzeri  ve kara yolu göçünün kavşak noktası. Bu coğrafyada göçün dinamiklerini Osnabrück Üniversitesi Göç Araştırmaları ve Kültürlerarası Çalışmalar Enstitüsü’nde misafir araştırmacı Dr. Cavidan Soykan ile konuştuk.

Uygarlık tarihi boyunca göç olgusu ve göçmenlik doğal ve zorunlu sebepler dolayısıyla hep vardı, ancak modernite katmanlandı, günümüzde ise global ölçekte krizler yaşanıyor. Nedir sebebi bu durumun?

Ben göç tartışma konusu olduğunda, kriz ifadesinin kullanılmasını doğru bulmuyorum. Evet, dediğiniz gibi uygarlık tarihi boyunca insanlar hep bir yerden bir başka yere gönüllü veya zorunlu olarak göç ettiler. Yüzyıllar boyunca insanların yer değiştirmesi, hareket halinde olması, yeni bir mekanda yaşam kurması ‘normal’ kabul edildi. Ne zaman ki, Avrupa’da 17. Yüzyılda toprak üzerinde egemenlik ilkesi antlaşmaya bağlandı ve ulus-devlet sistemi dediğimiz bugünkü dünya düzeninin temelleri atıldı; işte o zaman bir devlet sınırları içerisinde kurulmuş ‘yerleşik yaşam’ da norm oldu. Devletler de egemenlik alanlarını toprakları üzerinde yapay sınırlar çizerek belirlediler.

Tarihi biraz ileri sararsak, 20. Yüzyılın son çeyreğinde egemen olan küreselleşme anlayışı ile malların, teknolojinin ve sermayenin serbestçe dolaşabildiği bir dünyada neden insanlar da serbestçe dolaşamasın fikri, tekrar Avrupa’da karşımıza çıktı. 1985 yılında ulus devlet sınırlarını Avrupa Birliği (AB) üyesi olan ve olmayan kimi devletler için de ortadan kaldıran Schengen Antlaşması imzalandı. 2000’li yılara geldiğimizde ise içerde üye ülkelerin ulusal sınırlarını serbest dolaşım için kaldıran AB’nin dış sınırları söz konusu olduğunda, aynı 17. Yüzyıldaki gibi egemenlik alanını net bir şekilde çizdiğini gördük. Öyle ki bu durumu tanımlamak için ‘Kale Avrupası’ ifadesi kullanıldı. AB kendi teritoryal sınırları dışındaki coğrafyalara ve oralarda yaşayanlara karşı kale duvarları ördü. Şimdi, ‘Avrupa’nın mülteci krizi’ diye tabir edilen 2015 yılındaki zorunlu göç hareketinden çok daha önce sıkı vize politikaları ve yolcu taşıma şirketlerine getirilen yaptırımlar ile sığınma arama hakkı ciddi bir darbe almıştı. Bu yıl AB’nin kara sınırlarında, özellikle de Polonya’da ve geçen sene ve yine bu sene Yunanistan’ın kara ve deniz sınırlarında yaşananlardan sonra, eğer kriz ifadesini kullanacaksak, bu ancak insan haklarının, mülteci hukukunun krizi olabilir. Avrupa’da sığınma arama hakkını engellemek için yapılan yasal düzenlemeler en temel insan hakları hukuku ilkelerine aykırı artık.

Akdeniz ve Ege’de hemen hemen her gün bir teknenin battığı haberini alıyoruz. Bir insanlık dramı, tekrarlanarak sıradanlaşma tehlikesi ile karşı karşıya. Bunca ölüme rağmen şu an dünyanın en işlek mülteci geçiş hattı Akdeniz, neden?

Geçtiğimiz hafta 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nü kutladık. 13 yıl önce aynı gün Türkiye kıyılarında gerçekleşen ölümlü en büyük tekne kazasında hayatını kaybedenlerin bedenleri Seferihisar sahillerine vurmuştu. 2007’de en az elli, en fazla seksen göçmenin hayatını kaybettiği bir facia yaşadık. Denizde kaybolanların bir mezarı yok ne yazık ki. 18 Aralık’ta Mültecilerle Dayanışma Derneği olarak hayatını kaybetmiş göçmenleri mezarları başında anıyor olacağız. O tarihten bugüne değişen tek şey, kazaların ve kayıpların sayısının artması. 2013’te İtalya’nın Lampedusa Adası açıklarında yaşanan kazada en 350 göçmen ölmüştü. O günden bugüne de İtalya ve Malta’nın ve genel olarak AB’nin ortak göç ve iltica politikasında, insan hakları ve mülteci hukuku açısından herhangi bir ilerleme olmadı. Avrupa ülkeleri kendilerinin pay sahibi olduğu savaşlardan kaçanlara güvenli bir seyahat imkanı tanımadığı, vize vermediği ve en son Afganistan örneğinde olduğu gibi yaşam hakkı tehdit altında olan kişilere bile sınırlarını açmadığı sürece, Akdeniz ve Ege en ölümlü ve işlek göç rotası olmaya devam edecek.

Afganistan’da Taliban’ın yönetimi ele geçirmesi sonrası yaşanılan yoğun göç ortada. Kalan kesim için infazların başladığı edinilen bilgiler arasında. Afgan göçü açısından Türkiye nasıl bir kavşak noktasında yer alıyor?

Benim Afganistan’dan gelenler üzerine saha çalışması yaptığım 2008-2010 yılları arasında Türkiye bir geçiş noktası idi. Van üzerinden, daha ziyade İran’da bir süre yaşayıp Türkiye’ye giriş yapanlar ile yaptığım görüşmelerde hem İran’ın hem Türkiye’nin hedeflenen varış noktası olmadığı sonucuna varmıştım. Sonraki yıllarda yaptığım çalışmalarda da Afganistanlı sığınmacılar aslında Türkiye’ye kalmak için gelmediklerini, ama ekonomik sebeplerle ileriye Avrupa’ya doğru yolculuklarına devam edemedikleri için Türkiye’de koruma talep etmek zorunda olduklarını ifade etmişti. Ancak koruma başvuruları 2014’ten beri askıda bırakıldığı ve Türkiye’de yıllardır bekleyenlerin çoğu Taliban iktidarı ele geçirmeden önceki dönemde de ret aldığı için güvenli denilerek Afganistan’a sınırdışı kararları çıkmaktaydı. 

Bu durumda olanlardan da kara veya deniz yoluyla Yunanistan’da geçmeye çalışan sayısı oldukça fazlaydı ve hala da öyle. Son verilere göre Türkiye’de uluslararası koruma başvurusunda bulunanların içinde en büyük grup Afganistan’dan gelenler. Ancak İran’ın da sınırlarından geçişlere müsamaha göstermediği ve zorunlu göç hareketini durdurmada Avrupa’dan baskı gösterdiği de bir gerçek. Türkiye’de sığınma arayanların sayısı artsa bile, başvurularının ret alıp almadığı, kaç kişinin Taliban iktidarından sonra sınır dışı edildiği bilgisine sahip değiliz. Göç İdaresi Genel Müdürlüğü bu konuda şeffaf değil ne yazık ki. Ret alanların da düzensiz yollardan ve göçmen  kaçakçıları aracılığı ile Batı Avrupa’ya doğru hareket etmesi çok olası.

Kadınlar ve çocuklar... Dünyada savaşların, göçlerin en mağdur kesimi. Türkiye’de kadın ve çocuk mültecilerin erkeklere nazaran yaşadıkları ekstra sıkıntılara dair neler söyleyebilirsiniz?

Kadın ve kız çocukları açısından en önemli sorunun erken yaşta ve zorla evlilikler olduğunu söyleyebilirim. Yoksulluk sınırının da altında yaşayan aileler kız çocuklarını ekstra bir yük olarak görüyor ve çocuk yaşta evlendirme yoluyla bu yükten kurtulmaya çalışıyor. Kız çocuklarının temel eğitimden sonra lise ve üniversiteye devam oranları çok düşük. Gerçi oğlan çocukları da okuldan alınıp, geçim sıkıntısı nedeniyle çocuk işçi olarak  zorla çalıştırılıyor. Genel olarak Türkiye’de mülteci/göçmen çocuk olmak çok zor diyebiliriz.

Kadın ve kız çocukları ek olarak koruma sürecinde şiddete maruz kalıyor ve dil bariyeri ve sosyal dayanışma ağlarının yokluğu nedeniyle şikayet mekanizmaları hakkında bilgi sahibi olamıyor. Yine sınır dışı ile tehdit edilerek fiziksel ve cinsel şiddet gören mülteci kadınların şikayette bulunması engellenebiliyor.

Çalışma izni ile çalışabilen kadın mülteci sayısı erkeklere göre çok az. Bunun en temel nedenlerinden biri de bakım yardımı eksikliği. Çocuklarını bırakacak kimsesi olmayan eşini kaybetmiş yalnız kadınlar iş bulsa bile çalışamıyor. Bu da onları yardım yapan örgüt ve kurumlara bağımlı kılıyor. Kendi ayakları üzerinde bağımsız bir yaşam sürerek Türkiye’de hayata katılmak kadın mülteciler için çok daha zor. Bu durum da onları eve kapalı, eşe bağımlı bir hayata mahkum ediyor; dil öğrenmelerine engel oluyor.

 

Türk devleti mültecileri çıkarları için kullanıyor

Türkiye, hem yoğun göç alan hem de sürekli göç veren bir ülke. Göç alma ve verme dinamiklerine baktığımızda karşımıza nasıl bir tablo çıkıyor?

Türkiye aslında Suriye’deki rejim karşıtı hareketin bastırılmasına kadar, uzun bir süre yoğun bir zorunlu göç hareketi ile karşı karşıya kalmadı. Saddam iktidarının Kürtlere karşı gerçekleştirdiği 1980’ler sonundaki katliamlardan kaçanlar da sınırda karşılanmış ve Suriye’den gelenlerle ile aynı muameleyi görmemişti. İran, Afganistan ve farklı Afrika ülkelerinden sığınma arama amacıyla gelenler de binli rakamlarla ifade ediliyordu. 2005 sonrası dönemde özellikle Türkiye transit bir geçiş ülkesi haline geldi. 

Göç verme konusuna gelecek olursak, 2021 yılı Almanya ile yapılan işçi göçü antlaşmasının altmışıncı yılı idi. Sonraki dönemde her ne kadar Almanya göçü sınırlandırmak istese de, aile birleşimi yoluyla Türkiye’den ekonomik amaçlı göç devam etti. Sonra bu göçe 1980 darbesi ile kaçan siyasi mülteciler eklendi. Hedef ülke sadece Almanya değildi. Hollanda ve İngiltere gibi farklı ülkelere de sığınanlar oldu. 1961 ve sonrasında Almanya’ya yaşanan göçün bir benzerini, daha ziyade ekonomik amaçlı göçü özellikle 2016 darbe girişimi sonrası yaşadık. Hiç yurtdışında yaşamamış aileler bile çocuklarının geleceğinden endişe ettikleri için, gençler gelecek ve ülke ekonomisinin gidişatından duydukları kaygı ile yurtdışına göç etti ve hala bu göç dalgası devam ediyor. En son Pandemi döneminde eğitimli sağlık personelinin ve doktorların ülkedeki çalışma koşullarından şikayetçi olmaları nedeniyle yurtdışına göçüne tanıklık ettik. 2013 sonrası Gezi ile başlayan ve özellikle 2016 sonrası tırmanan bu beyin göçü umarım bir noktada tersine çevrilebilir.

Türkiye’nin mültecilere dair sosyal ve ekonomik politikasının olmamasının sonucunda mülteciler bulundukları her yerde ucuz iş gücü durumundalar, üzerine modern köle tacirleri gibi çalışan kaçakçılık şebekelerini de ekleyince Türkiye’de mülteci olmak neye tekabül ediyor?

Türkiye’nin Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu Türkiye’de koruma sürecinde on yıl da beklemiş olsanız, entegrasyona, diğer bir deyişle vatandaşlığa başvurmanıza imkan vermiyor. Türkiye’de doğmuş ve anadili gibi Türkçe konuşan bir Suriyeli nesil var artık. 3.6 milyonluk Suriyeli mülteci nüfusunun çok büyük bir çoğunluğu kalıcı. Burada doğmuş, büyümüş ve okula devam eden çocuklar bir gelecek hayali kurmak istiyor ama aileleri kalıcı bir statüye sahip değil ve özellikle çalışma izni ile kayıtlı istihdamın bir parçası olamadıkları için yoksulluk sınırının da altında bir hayat sürüyor. Kayıtdışı istihdama kapı aralayan çalışma izni almadaki zorluklar mültecilerin patronlar tarafından tam bir modern köle olarak görülmesine sebep oluyor. Yaşanan iş kazaları sonucu sakat kalanlar sınır dışı tehdidi ile şikayette bulunamıyor. Kayıtdışılık her an işten çıkarılabilmeyi, sınır dışı ile tehdit edilip iş güvenliği ile ilgili konularda susturulmayı beraberinde getiriyor. Asgari ücretin de altında işçi çalıştırmak patronların da işine geliyor. Gerekli denetimlerin yokluğu ile çoğu mülteci yoksulluk sınırının da çok altında bir hayat sürmek zorunda kalıyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.