Söke söke

Nevra AKDEMİR yazdı —

27 Haziran 2021 Pazar - 23:00

  • Büyük şirket suçları için devletlerin ortaklığı şart yani. Yine suç kardeşliğine geldi mesele.Uzun zamandır unutulmuş bir konu gündeme geldi yine. Yükselen şiddet sarmalıyla söke söke alınmak istenen hayatlarımızı, yine biz koruyacağız. 

Erdoğan önceki günkü konuşmasında, şöyle buyurdu:  “Yatırımcıları tehdit ediyorlar. 'Biz geliyoruz, geldiğimizde size ödeme yapmayacağız, bu yatırımları elinizden alacağız.' Bankaları tehdit ediyorlar, hızlarını alamayıp projeye ilgi duyan ülkeleri tehdit ediyorlar. Bu ne terbiyesizliktir! Devletlerde devamlılık esastır, bunlar devlet terbiyesi de görmediler. Sizler nasıl devlet yönetimine talipsiniz ya? Söke söke sizden bu paraları uluslararası tahkim yoluyla da alırlar. Bunları da öğren. Bunlar tam manasıyla çaylak. Devlet yönetimi nedir haberleri yok. Bankalara ödeme yapmazmış…”

Hangi cümlesini, hangi kelimesini alsanız içinizi bir mide bulantısı kaplar bu sözlerden. Devlette devamlılığın esas olduğuna dair ilkenin anlamını, bir mafya liderinin itiraflarından; bu itiraflarda kendine hesap çıkanların başkalarını ellerindeki kayıtları ima ederek basın yoluyla tehditlerinden ve bu arada polis ve sıradan faşist eliyle yürütülen tüm şiddetin basitçe cezasızlığından anlıyoruz. Kanal İstanbul, bir iktidar projesi olmanın çok ötesinde. Hazinesinde ve Merkez Bankasında parası kalmamış, çetelere ve tarikatlara var olan kaynakların halkın cebinden zorla aktarıldığı bir çökmüş ekonominin son gaspı. Öyle ki, bu çürümeye sadece Marmara Denizi’nde oluşan müsilaj denk düşebilir. Görmezden gelmek mümkün değil, kokusunu almamak imkansız, beraber yaşamak ölümcül.

“Çaylak” dediği muhalefet, kanal İstanbul’a karşı çıkarken “projeye yatırım yapmayın” diyor haklı olarak. Bu AKP’den sonra iktidara talip olan herkesin yapacağı bir uyarı iken, Erdoğan uyarıyor: Bir dakika uluslararası tahkim var. MAİ (Multilateral Agreement on Investment) kısaltmasıyla zamanında çok yazılan ve çizilen, uluslararası tahkim, bir nevi küresel sermayenin kendi yarattığı ya da kurduğu küresel tek devlete, ulus devletlerin hukukunu aşan hatta bu hukukun yerine geçen bir anayasa oluşturma çabası olarak tanımlanabilir. Bu tartışmalar 1997 yılından beri pek çok ülke aleyhine kararda gündeme geldi. Bu dönemlerde ulus devletin bitmesi ve küreselleşme/emperyalizmin yeni aşaması tartışmaları da bolca yapılıyordu. O dönemlerden bu dönemlere kimse ulus devletin bittiğine dair bir tartışma yapmıyor artık, liberal düşüncenin merkezinde yer alan küresel köy idealinin imkansızlığı, ulus devletlerin şiddet erkini nasıl kullandıkları, teknolojiyle beraber nasıl çeşitlendirdikleri ortaya çıktıkça daha da görünür hale geldi. Ama aynı zamanda sermayenin küresel çapta dünyayı karı maksimize ederek tekelleştirmek ve zararı toplumsallaştırmak refleksiyle devletlerle işbirliği içinde yarattığı rejim de öyle. Bu rejimler demokrasi ve barış mücadelesini kendi sermaye birikim süreçlerine tahvil edemedikçe nasıl otoriterleşerek, kadın ve LGBTİ+ düşmanı, ırkçı, dinci veya mafyatik iktidarları destekledikleri ayan beyan ortada. Liberalizmin sadece otoriterlikle kopmaz bağları yok, aynı zamanda hetero-patriyarkal “aileci” mikro düzenlemeleri ve tarikatlarla (bazı yerlerde kabileler) birlik halinde işçilerin emeğine el koyarken, kadınların ev içi emeklerinin/bedenlerinin sömürüsünü de garanti altına alıyor; bu rejim insan katlederken, doğayı gasp ederken itiraz edemeyen bir toplumu inşa ediyor.

MAI tam bir kabus. Yukarıda anlattıklarımı birkaç örnekle açıklayayım: Örneğin tohum satın almadığınız sürece, bir şirketin size tazminat davası açabileceği bir konu. Bahçenizde tesadüfen yetişmiş bir bitki yüzünden davalık olabilirsiniz. Çünkü tarım şirketleri tohumların patentini alarak, tohum ve fide satışlarından kazanç elde ediyor. Bahçenizde tesadüfen yetişen bir domates, sizin hırsız muamelesi görmenize neden olabiliyor bazı durumlarda.

Daha beter örnekler var. Bolivya’da yağmur suyuna el konulması gündeme gelmişti. Bu şirket iktidarla ortak olarak yerlileri sindirmeye ve yerinden etmeye çabalamıştı. Bugün Bolivya’nın siyasi gündeminin oluşmasında bu mücadelenin etkisi büyük. Sadece Bolivya, Ekvador, Brezilya ve Venezüela ile sınırlı değil bu örnekler. Türkiye ve Suriye’de de HES ve RES’lerin yenilenebilir enerji konseptinde doğayı üzerinde yaşayan insanları yok ettiğini açıkça görüyoruz. Siyanürlü altın arama faaliyetinin yer altı suları aracılığıyla geleceğimizi zehirlediğini de. Tüm bunlar devletlerin, büyük şirketlerle beraber çalışmasının sonucu gerçekleşiyor. Büyük şirket suçları için devletlerin ortaklığı şart yani. Yine suç kardeşliğine geldi mesele.

Uzun zamandır unutulmuş bir konu gündeme geldi yine. Yükselen şiddet sarmalıyla söke söke alınmak istenen hayatlarımızı, yine biz koruyacağız. Bu yaşadıklarımız kader değil, Pazar günü gerçekleşemeyen İstanbul’daki onur yürüyüşüne bakın. Yaşamak için mücadele etmemiz gerek bir dönemdeyiz, eşitliği sağlayana kadar eşitlik ve barış için mücadele edip, özgür yarınlar umudumuzla direneceğiz. Şimdi “ben yaşadıkça sen çıldır”, diyen LGBTİ+ ve geceleri, sokakları, meydanları asla terk etmeyen kadınlardan öğrenme dönemi. Çünkü sınıf tam olarak bu katmanlar üzerine kurulu, mücadele de.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.