Sovyetler ile Kürtlerin acı tecrübesi

Dosya Haberleri —

20 Ocak 2021 Çarşamba - 23:00

  • Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Kürtlerin kadim toprakları Türkiye, İran, Irak ve Suriye tarafından paylaşıldı. Sovyetler Birliği, kendince bu halka devletin esaslarını aşılamayı görev edindi, bunu büyük bir baskı ve sabotaj planı ile birleştirdi.

OLEG ŞAMA

*ÇEVİRİ: KÜRDİSTAN LEZGİYEVA

 

Kürt! Cephanenize iyi bakın

Onlar olmadan ailenizi kurtaramazsınız

Nefretin gücünü azaltmayın!

O zaman iyiliği bir slogan olarak alacaksınız

Nasılsa açık bir mezara düşecek

Gezegendeki son şovenist.

 

Şair Vasily Symonenko bu şiiri 1963'te kısa hayatının son yılında yazdı. O zamanlar, SSCB'de Rus şovenizmine direnmeye çalışan Ukrayna'da altmışlar hareketi yükseliyordu. Ve dünya üzerinde herhangi bir ulusal haklar mücadelesi, Ukrayna entelijansiyasından destek görüyordu.

Bu nedenle genç şair, uzaklarda toprakları Irak, İran, Türkiye ve Suriye arasında bölüşülmüş olan Kürtlerin acı kaderiyle duygulandı: Symonenko'nun Kürt kardeşe çağrısı! şiiri yurttaşlara bir çağrı olarak da okunabilir. Sansür onu çeyrek asır boyunca genel okuyucudan sakladı.

1963'ün başlarında, merkezi Sovyet basını Irak'ta iki yıl önce başlayan bir başka Kürt ayaklanmasını desteklemekteydi. Ülkenin başat gazetesi Pravda, "Kürtlerin evlerini (hükümetin askerlerine karşı) soygundan korumak için silaha sarılmaktan başka seçenekleri yoktu" diye yazıyordu.

 

Tarihte biraz gerilere gidelim

Joseph Stalin, Milliyetler Komiseri (bakanı) olduğunda bile, Kürt azınlığı aklında tutarak, sürekli halkların kendi kaderini tayin hakkına dair konuşuyordu. 1920'lerin ortalarında, resmi verilere göre, Transkafkasya’da yaklaşık 65 bin Sovyet Kürt’ü yaşıyordu.

İlk defa Temmuz 1923'te Kürdistan Bölgesi, bir yıl önce (Ermenistan ve Gürcistan ile birlikte) Transkafkasya Federasyonu'nun bir parçası haline gelen Sovyet Azerbaycan'ın bir kısmında kuruldu. Ne yazık ki "Kızıl Kürtlerin özerkliği" sadece 7 yıl sürdü.

 

Nuh zamanının insanları

Birinci Dünya Savaşı sırasında Kürtler de kendilerini Ukraynalılar gibi cephenin her iki tarafında savaşmak zorunda kalırken buldurlar. Kafkasya ve İran cephelerinde savaşın en başında Rusların ve İngilizlerin (daha sonra müttefiklerinin) alaylarını süpüren 3. Türk ordusundaki Kürt süvarileri özellikle ünlüydü.

Rusya, St. Petersburg ve Londra'nın bu ülkeyi nüfuz alanlarına ayırdığı 1907'den beri kuzey İran'ı kontrol ediyordu. Rus komutanlığı, cepheleşme başladığında İranlı Kürtlerin kendilerini destekleyeceğini umarak 24 bin tüfek verdi. Ancak çoğu zaman bu silah bağışçılara karşı da kullanıldı.

Hem İran'da hem de o zamanki Osmanlı İmparatorluğu'nda Kürtler modernizimden uzaktı. Bir çok avantajdan esas olarak soylular yararlanıyordu. Öyleki, Urmiye'den (şimdi İran'da bir şehir) çok uzak olmayan bir cephede hemşirelik yapan Khristina Semina, Kürtlerin bıraktığı zengin kasabalardan yerel soyluların (Mir) saraylarını talan eden Kazaklara: “bu bir şaka gibi, bu hanlar (Mir) ne kadar bolluk içinde yaşamışlar!” diyor. Kazaklar da: “Her şeye sahipler! Konakları uzun! Aynaları beş arşınlık (3,5 metre)! Halılar ne kadar çok. Hepsi bakırdan tabaklarla dolu! Keşke hepsini alabilseydik, zengin olurduk” diyorlar.

Sıradan Kürtler çoğunlukla çoban (hayvancılık yapan) ve kısmen de çiftçiler olarak tarih öncesi koşullarda yaşadılar. Tam bir iletişim eksikliği ve bilgi yoksunluğu içinde, Avrupalı ziyaretçiler için de bunlar çok çarpıcıydı.

Tarihçi Mikhail Lazarev'e göre, Türk yetkililer doğu bölgelerini (Kuzey Kürdistan) kasıtlı olarak ilkel bir durumda tuttu. Bu durum Rus ve daha sonra da Sovyet tehdidine karşı tam bir geçilemez duvar ve koruma sağlıyordu.

1920'lerde Türkiye'nin doğusunu (Kuzey Kürdistan) ziyaret eden Alman gazeteci Kurt Faber, “Erzurum'un ötesindeki tenha dağ vadilerinde Kürtlerin yaşadığı hüzünlü toprak ve mağara kümelerini tarif edecek kelimeleri nasıl bulabilirim! […] Ağrı Dağı'nın eteğinde, muhtemelen Nuh’un kullandığı sabanla toprak sürülüyor. Bu keskinleştirilmiş bir tahta parçasından oluşuyor ve dünyanın yüzeyini zar zor çiziyordu! … Burada tarihin, birkaç yüzyıl boyunca modern bir arabanın gerisinde kalmasına izin verilmiştir.”

 

Sevr Kürtler için bir fırsttı

Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra, yenilgiye uğramış Almanya'nın müttefiki olan Osmanlı İmparatorluğu birçok bölgesinden vazgeçti. Ve temsilcilerinin Ağustos 1920'de Paris'te imzaladıkları Sevr Antlaşması, İstanbul'a bağlı topraklarda bağımsız bir Kürdistan kurulmasını sağlayabilirdi. Ancak üç yıl sonra, anlaşma Lozan'da revize edildi: Osmanlı İmparatorluğu’dan geriye sadece Türkiye kaldı. Kral I. Faysal liderliğindeki Osmanlıdan kopan Irak, kendisini Büyük Britanya'nın kontrolü altında buldu. Ve Kürtlerin bağımsızlığı sorunu birdenbire gündemden kayboldu.

1938’e kadar ülkeyi yöneten ilk Türk Cumhurbaşkanı Kemal Atatürk'ün ortağı İsmet İnönü, “Türkiye, hükümet önünde eşit olan ve aynı ulusal haklara sahip olan iki halktan Türkler ve Kürtler’den oluşur” dedi.

Görüntü itibarıyla İnönü, baba tarafında Kürt olduğu için aşiret arkadaşlarına bağımsızlık umudu veriyor gibi görünüyordu. Ancak Türkiye’nin bu durumu Milletler Cemiyeti'nde nüfusunun önemli bir bölümü Kürt olan petrol zengini Musul’u Irak’a kaptırmasına kadar sürdü. 1926'da şehir ve bölge nihayet Bağdat'ın kanatları altına girdi. Birkaç yıl sonra, Türkiye'nin yeni başkenti Ankara olurken, Kürtler de "dağ Türkleri" olarak ilan edildi.