Sürgünde ayakta kalabilmek

Forum Haberleri —

2 Ocak 2022 Pazar - 23:30

Göçmenler, Belarus ile Polonya sınırında beklemeye devam ediyor. / foto: AFP

Göçmenler, Belarus ile Polonya sınırında beklemeye devam ediyor. / foto: AFP

  • Göçlerin, sürgünlerin en ağır yükünü her zaman olduğu gibi kadınlar çocuklar çekti, çekiyor. 2 Eylül 2015’te Kobanêli Alan Kurdî’nin Bodrum’da kıyıya vuran minik bedeni bir anlık vicdanları hareketlendirse de, etkisi uzun sürmedi.
  • Ege ve Akdeniz sahilleri, Meriç Nehri o gün bugündür kıyılara vurmuş ya da vuramayıp denizlerin, okyanusların derinliklerinde yitip gitmiş  ölümlere sahne olmaya devam ediyor.

Elif Akgül ATEŞ

"Sürgün hayatın daha yeni başlıyor. Sen de dünyanın kendini,  sürgün edilmiş insanlardan nasıl sakındığını yavaş yavaş göreceksin," diyor Stefan Zweig, kendisi gibi sürgünde yaşayan bir arkadaşına yazdığı mektupta.

Zweig’in o gün arkadaşına yazdıkları, bu gün tüm dünyanın gözleri önünde, seyirlik bir oyun gibi en trajik haliyle yaşanıyor. Savaşların yaşandığı coğrafyalarda yersiz-yurtsuz kalmış milyonlarca insan batılı kapitalist ülkelerin sınırlarına ulaşmak için en ağır trajedileri göze almak zorunda kalıyor. Karşılaştıkları sakınmacı engeller ve koruma kalkanları sonrasında yaşanan toplu ölümler ise insanlık tarihine ağır bir utanç olarak geçiyor.  Bu sakınmacılığın son örneği ise, yakın zamanda Belarus-Polonya sınırında yaşananlarla sahnelendi.

Sakınmacılığın diğer yanı ise Aleksandr Lukaşenko ve Recep tayyip Erdoğan gibi faşist diktatörlerin, koruma kalkanına karşı göçmenleri şantaj amaçlı kullanacakları bir silaha dönüştürmüş olmalarıdır. Erdoğan’ın bu konuda kirli sicili zaten biliniyor. Belarus-Polonya sınırında yaşanan insani dram ise Lukaşenko-Erdoğan ikilisinin, göçmenleri şantaj aracına dönüştürmesi sonucu yaşandı.

Göçmenler konusunda diktatörlere tavizlerde sınır tanınmadığı, en ağır trajedilerin bile "seyirlik bir oyun" gibi izlendiği bu medya çağında, insani hissiyatın anlam kaybına uğradığı bir dünya vicdanını yitirmiştir. Artık buz dağı kadar soğuk ve kalpsizdir öteki gördüğünün acısına karşı. Yaşamın değersizleştirildiği, gittikçe kahırlı hale getirildiği, adalet terazisinin aleyhte tarttığı sağır, kör ve duygusuz bir dünya halidir göçmenler için.

Göçlerin, sürgünlerin en ağır yükünü her zaman olduğu gibi kadınlar çocuklar çekti, çekiyor. 2 Eylül 2015’te Kobanêli Alan Kurdî’nin Bodrum’da kıyıya vuran minik bedeni bir anlık vicdanları hareketlendirse de, etkisi uzun sürmedi.

Ege ve Akdeniz sahilleri, Meriç Nehri o gün bugündür kıyılara vurmuş ya da vuramayıp denizlerin, okyanusların derinliklerinde yitip gitmiş  ölümlere sahne olmaya devam ediyor. Bu da yetmiyor; Türkiye’de defalarca saldırılara uğrayan Suriye’li göçmenlere yönelik daha bir kaç gün önce medyaya yansıyan üç insanın yakılması olayı, vahşetin ulaştığı boyutu göstermeye yetiyor.

Trajedi karşısında insani refleksler gereken düzeyde sergilenemezken, ırkçı ve milliyetçi histeri yabancı görülene düşmanlıkla beslenirken, bütün siyasi aktörlerin politikalarını bu histeriye göre oluşturması dehşet vericidir.

Son yıllarda iç savaşlardan ötürü Suriye, Afganistan, Libya, Nijerya, Somali v.b ülkelerde yoğun kitlesel göçler yaşandı.  Oysa Kuzey Kürdistan’da Özyönetim Direnişleri’ne yönelik gerçekleşen ve sonrasında da sistematik olarak devam eden ağır devlet terörüne rağmen insanların yaşanan ağır yıkımlara göğüs gererek topraklarını terketmedikleri görüldü.

90’larda olduğu gibi ne Avrupa’ya ne de Türkiye metropollerine kayda değer bir göç yaşanmadı. Bu, tüm zorluklara rağmen sergilenen güçlü bir direniş ve yurtseverlik örneğiydi.

Diğer yandan özellikle 2016’dan itibaren aktivistlerin ağır baskı ve cezalandırmalar sonucu yoğun şekilde sürgün bir hayata yönelmesi dikkat çekiciydi.

Bu yanıyla Türkiye’de 2016’dan bu yana AKP/MHP/Ergenokon faşist ittifakı son kırk yılın en yoğun göçertme ve sürgüne zorlama politikalarını en ağır biçimiyle hayata geçirdi. Çok sayıda akademisyen, aydın, yazar, sendikacı ve politikacı oldukça zorlu koşullarda ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Politik sürgünlük açısından tabloya bakıldığında, 12 Eylül faşizminin yarattığı yıkımdan çok daha yüksek düzeyde seyrettiği görülmektedir.

Sürgün gibi zorunlu göçler de ne bir yazgı, ne de bir tercihtir. Gitmekten başka çarenin kalmadığı bir yıkımdan, bir yangından kaçış halidir; sonu belirsiz bir yola koyulmaktır. Yol güvenli bir mekana çıksa bile, kolay sindirilecek bir durum değildir. Çünkü her sürgün ve göçmen gittiği yerin her zaman yabancısı ve yabancı görülenidir. Köklerinden edilip bilmediği bir hayatın ortasına atılmıştır. Özellikle bir kaç kuşak boyunca yaşadığı  topluma ya da dünyaya karşı bir aidiyet duygusu besleyemez,  hep ürkek ve  tedirgin bir yabancı olarak kalır travmatik ruh halinin döngüsünde.

Goebbels’in göçmen statüsündeki aydınları tümden alaya  aldığı, onlardan "izine çıkmış kadavralar" şeklinde söz ettiği söylenir. Ve bu alay, Zweig’ın aklından bir an olsun çıkmaz, kişinin sürgünde yaşayabileceği en büyük korkuyu yaşar. Köklerinden koparılmışlığın getirdiği bağlantısızlığın zamanla ruhsal ölüme evrileceği korkusudur bu.

Tarihe, geçmiş sürgünlere bakıldığında, düşünsel ölümün, "kadavralaşmanın" politik sürgünlerin en büyük korkusu olduğu görülmektedir. Yersizliğin, yurtsuzluğun kıyısında boşluğa düşmekle, ideallerden uzaklaşmakla başlar düşünsel ölüm. Bu duruma düşen biri için artık yitiktir geçmişte yaşamını anlamlandıran, ona varlık kazandıran ne varsa. Ya da ideallerine bağlı kalsa bile sürgün hayatta etkisiz bir elemana dönüşür, konforlu hayatın nimetlerine kapılarak, eklemlenir. Dilini çözemediği bir coğrafyada  hep geçmişe gitse de, ne geçmişi yaşayabilir ne de anı. Öyle bir boşluk ve kopuş halidir ki, geleceği de tezahür edemeyerek gerçeklikten kopar, savrulur mecalsiz kapitalizmin o sahte görkeminin derin koyusuna.

Sürgünde bir direniş abidesi olarak yaşamını anlamladıran yurtsever Kürt aydını Apê Haydar, örnek direnişiyle ışık oldu; sürgün topraklarda gecenin karanlığına karşı güneşin doğuşunu bekleyen özgürlük arayışçılarına.

O, sürgün yaşamda bir an olsun dört parça Kürdistan’dan ve  Dersim’den kopmayarak, son nefesine kadar ülkesini yaşadı.

Haydar ışık, sürgünde nasıl yaşamalı konusunda bizler için her zaman esin kaynağı olacaktır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.