‘Tiyatrocular devlete çok bel bağlıyor’

Dosya Haberleri —

30 Ağustos 2021 Pazartesi - 21:35

  • Eğer kayyumu meşrulaştıracak şekilde tiyatro yapmaya devam etseydik, seyirciyle buluşamazdık. Şimdi, seyircinin sahiplenmesiyle, 3 yıl sonra neredeyse yarısını seyirci desteğiyle kurduğumuz yeni bir sahne açabildik. İşleyişimizden de ödün vermeden duruşumuzu koruyabildik.
  • Son süreçte gelişen birlik, inisiyatif ve kooperatif çalışmaları bana umut veriyor. Tiyatrolar, elli altmış yılı aşkın bir süredir örgütlenemiyordu ve bir anda bir örgütlenme pratiği ortaya çıktı son birkaç yılda. Devlete asla bel bağlamamak gerekiyor. Tiyatrocular devlete çok bel bağlıyor.

 

 

MIHEME PORGEBOL

Tiyatro, insanın kendisi ve evrenle ilişkilerini en doğrudan haliyle merkezine alan bir sanat ve ancak içinde üretildiği toplumun ve yaratıcısı olan sanatçının gerçekliğiyle üretilebilir. Enstrümanı bedendir ve bu, bir sanat malzemesinin bireyle kurduğu en doğrudan ilişkidir. Dolayısıyla bir toplumun örgütlenmesinde sanatın konumu, en açık haliyle tiyatroda gözlemlenebilir; çünkü hem toplumun hem de tiyatronun aynası bireydir. Bir yurttaş olarak da, bir sanatçı olarak da...

Amed Şehir Tiyatrosu, 90’lı yıllarda Kuzey Kürdistan’da kurulan ilk tiyatrolardan biri. Kurulduğu günden bu yana neredeyse hiç ara vermeden Kürt tiyatrosu adına faaliyet yürütüyor, varlık gösteriyor. Kürdistan belediyelerine kayyum atamalarından sonra birçok kentte tiyatro faaliyetleri durma noktasına gelirken Amed Şehir Tiyatrosu, neredeyse bütün kadrosuyla iradesini ortaya koydu. İktidarın topluma, dolayısıyla bireye dönük saldırılarına yurttaş olarak yanıt verip Kürt tiyatrosu yapmaktaki ısrarlarını vurguladılar.

Biz de yaklaşık 3 yıllık pandemi yorgunluğundan sonra başlayacak olan yeni tiyatro sezonunu Amed Şehir Tiyatrosu yürütücü ve sanatçılarından Yavuz Akkuzu ile konuştuk. Kürt tiyatrosunu ve Kürtlerin tiyatrosunu, pandemiyi, kaygı ve endişeleri konuştuğumuz Akkuzu, “Sanat alanı eğer varlığını sürdürmek istiyorsa yaratıcı olmak zorunda. ‘Biz şimdi ne yapacağız?’ sorusunu soramaz, çünkü yapacağı şey bellidir. Yaratmak zorundadır. Ne şekilde olursa olsun kendine bir alan yaratmak zorundadır” diyor.

Amed Şehir Tiyatrosu, Kürdistan’ın en köklü ve donanımlı tiyatro topluluklarından biri. Tiyatroya yaklaşımınızdan ve tiyatro anlayışınızdan bahseder misin? Statüsüz Kürt halkı için tiyatro neden önemli?

Aslında statü meselesi, bizim için en can alıcı nokta. Son bir yılda özellikle bunu en kritik mesele olarak görüyorum. Statü meselesini eğitimle ilişkili olarak değerlendiriyorum. Maalesef eğitimi olmayan bir dil, tüm alanlarda olduğu gibi kültür ve sanatta da zorluklar çeker. Bu, asimilasyon dediğimiz şeyle ilgili. “Acaba 20 yıl sonra Kuzey Kürdistan’da Kürt seyirci bulabilecek miyiz” sorusunu soruyoruz kendimize. Kürt nüfusunu düşündüğümüzde bu bahsettiğim kaygı, Türkiye’yi de kapsar. Kürtçe tiyatro yapmak isteyen gençler bulabilecek miyiz? Tabii ben bu soruyu, “Eğer faşizm bu ivmesiyle giderse” koşuluyla soruyorum. Dolayısıyla burada bütün Kürtlerin statü meselesini odağına alması gerektiğini düşünüyorum. Statü meselesine bağlı olarak da kendi dilinde eğitim alamama sorununu çözmesi gerekiyor. O da statüye bağlı. Sadece kültür çalışmaları statü sağlayamaz.

Yavuz Akkuzu, Amed Şehir Tiyatrosu’nun hem yürütücülerinden hem de oyuncularından.

Peki statü derken ne anlamamız gerek? Siz ne kastediyorsunuz?

Bir federasyon, bir özerklik veya bir Kürdistan devletinin kurulması gibi isimlendirmeler yapmıyorum. Statü meselesinden kastettiğim, kendini yönetme meselesidir. Kendini kendi kararlarıyla yönetmekten bahsediyorum. Buna bağlı olarak da kendi dilinde eğitim gelişir zaten. Aslında biz kısmen bunu Amed’deki Cigerxwîn ve Aram Tîgran, Van’daki Nûda adlı akademilerde başardık da. Bu deneyimler, başlangıç için çok önemliydi. Gerçek anlamda bir akademi deneyimi yaşadığımızı söyleyemem ama zaten o da başka bir mesele. Sözünü ettiğimiz akademilerde Kürtlerin kendi dilinde kültür ve sanat eğitimleri vardı. Eğer o çalışmalar ilerleseydi, şimdi Amed’de istikrarlı bir şekilde tiyatro yapan birçok grup var olabilecekti. Oysa şu an bunu yapan tek grubuz. Belediyelerin halkın elinde olduğu dönemde Mardin’de, Batman’da ve daha birçok yerde şehir tiyatrolarına dönük çalışmalar vardı. Belki şehir tiyatrolarını tasvip etmeyen ve bağımsız bir şekilde ama yine kendi dilinde tiyatro yapan gruplar çıkacaktı, sayı artacaktı. Bu, tamamen statü ve eğitimle ilgili bir şey.

Bir işe de dönüşüyor aynı zamanda...

Evet, mesela Güney Kürdistan kendi statüsünü kurduğunda birçok mühendis ve mimar inşaat alanında iş bulacağım diye Kürtçe öğrenmeye başladı. Ekonomi alanında da bu böyle. Dolayısıyla mesele, sosyolojik bir mesele.

Şimdi asıl demek istediklerime gelirsek: Eğer toplum kendini yönetirse Kürtçe de hayatın her alanında gündelik yaşamımıza sirayet edebilecektir. Aksi takdirde Türkiye’de ve Kuzey Kürdistan’da yaşayan Kürtler için 20 yıl sonrasını düşünmek bile istemiyorum.

Rojava, şimdi kendi deneyimlerini çok iyi bir şekilde yaşıyor. Eleştirsek de Güney Kürdistan, kendi deneyimleriyle yaşıyor. Rojhilat’ta her ne kadar bir statü yoksa da en azından Kürdistan diye bir bölge tanımlaması mevcut ve orada da deneyimler gerçekleşiyor, cılız da olsa. Yani bizim Kuzey Kürtleri olarak en başta eğitim meselesini çözmemiz lazım. Bu temel sorunu çözebilmek için de herkesin siyasi anlamda çalışması gerekiyor. Kişi, kültür sanat alanında da çalışıyorsa, odağına eğitim meselesini koyup bunun politikasını üretmeli. Söylemini, duruşunu, kaygısını bunun üzerinden kurmalı.

Buradan yola çıkarsak: Siz belediye bünyesinde, şehir tiyatrosu çatısı altında kendi tiyatro faaliyetlerinizi yapıyordunuz. Malum, kayyumlarla beraber Kürt tiyatroları büyük baskı ve saldırılarla karşılaştı. Amed Şehir Tiyatrosu da bu çerçevede bağımsız örgütlenmeye gitti. Kayyum öncesi ve sonrasını çalışmalarınız bağlamında, bir sanat disiplini olarak tiyatronun örgütlenme biçimleri üzerinden değerlendirebilir misin?

Biz kayyumdan önce profesyonelleşmiş bir gruptuk. İşimiz sadece tiyatroydu. Onun dışında da bir iradi ve politik bir duruşumuz vardı. Bu irademizin odak noktası da dil meselesiydi. Aynı zamanda bir karşı çıkış meselesiydi. Dolayısıyla bunları bir arada içselleştirmiş bir grup olarak kayyumdan sonra hemen kendini toparlayan, kendi özel tiyatrosunu kuran ve kendine çalışma alanı yaratan bir grup oluşturduk. Bu, “Hadi kayyuma karşı bir duruş sergileyelim” diyerek yaptığımız bir şey değildi. Zaten bizim asıl meselemiz bu olduğu için reflekslerimiz devreye girdi. Bizim kayyuma karşı pratiğimiz bir refleksti aslında. Toplantılarda konuşulup örgütlenen bir şey değildi. Birbirini örgütleme zorunluluğu, meseleyi yapaylaştırıyor da zaten. Bu bilincin grup tarafından içselleştirilmesiyle doğal bir refleks ortaya çıkabilir ancak. Bizdeki de bir refleksti.

Sanat alanı eğer varlığını sürdürmek istiyorsa yaratıcı olmak zorunda. “Biz şimdi ne yapacağız?” sorusunu soramaz. Çünkü yapacağı şey bellidir: Yaratmak zorundadır. Ne şekilde olursa olsun kendine bir alan yaratmak zorunda. Biz de böyle hareket ettik. Neredeyse grubun tamamını koruduk bu duruşla. Grubun yaklaşık yüzde 20sini kaybettik o süreçte. Bu da yaşamın bir parçası zaten. Genel itibariyle refleksif olarak siyasi duruşumuzu ortaya koyup üzerine kendi işimize dair profesyonelliğimizi de koyunca Amed Şehir Tiyatrosu, kendi gücüyle yoluna devam etti. Yani siyasi duruş ve alanındaki profesyonelliğin bir arada olması gerekiyor.

Ya bir arada olmazsa?

Siyaseten iyi bir yerde durup sanat alanında iyi bir iş çıkarmazsan, halkla buluşabilen işler üretemezsen olmuyor. Siyaseten iyi bir yerde durabilirsin ama sahneye seyirciyle ilişki kuramayan, o buluşmayı sağlayamayan bir oyun çıkarıyorsan oyunun kalıcı olamaz diye düşünüyorum. Sanatın kurumsal anlamda da ayakta duramaz. Tam tersi olarak: Profesyonel olursanız ve politik bir duruşunuz yoksa da aynı şekilde. Biz kayyumla çalışıp tiyatro çalışmalarımızı sürdürebilirdik. Eğer onu yapsaydık, kayyumu meşrulaştıracak şekilde tiyatro yapmaya devam etseydik, bu sefer de seyirciyle buluşamazdık. İkisinin bir arada olması gerekiyor. Bizim için de böyle oldu. Kendiliğinden gelişen bir durumdu. Seyircinin sahiplenmesiyle de 3 yıl sonra neredeyse yarısını seyirci desteğiyle kurduğumuz yeni bir sahne açabildik. Bu süreçte, belediye bünyesindeyken yaptığımız festival, oyun ağırlama, turneler ve eğitim çalışmaları gibi tüm diğer işleri de aksatmadan yapabildik. Yani kendi işleyişimizden de ödün vermeden duruşumuzu koruyabildik. Mesela köhnemiş bir AVM’nin zemin katında Mem û Zîn gibi bir oyun yaparak seyirciyle buluşabildik.

Bu bağlamda geleceği nasıl görüyorsunuz? Yeni jenerasyon bu anlattıklarınızın neresinde?

Zaten soruna yaklaşmamız gereken yer de burası. Bu anlattıklarımı yapabilmek için tabii ki bir statüye ihtiyaç yok. Bunu herkes yapabilir ama mesele şurada kilitleniyor: Biz belki kuşağımızın (jenerasyon) bize verdiği kültürle bunu yapabildik ama yeni kuşağın o kültürü nerede edineceği meselesi burada sıkıntı yaratıyor. Biz var olan bir belediyenin bünyesinde o kültürü, o siyasi bilinci elde edip ilerledik. Yeni kuşak, o ortamı, o iradeyi, o siyasi buluşmayı nerede bulacak? Bu da gidip gelip asimilasyon politikalarında tıkanıyor.

Evet, biz Amed Şehir Tiyatrosu olarak Eylül ayında eğitim programımızı başlatacağız ama ulaşabileceğimiz öğrenci sayısı ortadadır. Şehir tiyatrosundayken yüzlerce öğrenciye ulaşabiliyorduk. Bu anlamda maalesef yetersiz kalacağız. İşte burada da statü meselesi devreye giriyor.

Kayyumdan sonra Amed Şehir Tiyatrosu, oyunlarını kendi olanaklarıyla kurduğu sahnede seyircisiyle buluşturuyor.

Belki de özel bir soru olacak ama tam bu noktada yanıtını merak ettiğim bir soru sormak istiyorum. Anlattığın gibi kayyumdan sonra Amed Şehir Tiyatrosu olarak bağımsız bir tiyatro gücü oluşturdunuz. Bugün belediyeler tekrar halkın eline geçerse tiyatro faaliyetlerinizi tekrar belediye bünyesinde yapar mısınız?

Aslında şehir tiyatrosu, resmi anlamda çok geç kuruldu. 2008 ya da 2009’da kuruldu ama ben 2003’te girdim şehir tiyatrosuna. Geçmişi 90’lara dayanır. Eskiden belediyenin desteklediği bir tiyatroydu. Biz belediye bünyesindeyken de bahsettiğin meseleyi çok tartıştık. Bu, siyaseten de bir özeleştiri konusudur aslında. Biz sanki kendi devleti içerisinde yaşayan ve tüm alanları bir daha kaybetmeyecek şekilde kazanmışız gibi düşündük. Bir daha geriye gitmeyeceğiz, her yerde şehir tiyatroları kuracağız gibi bir rehavetle yaklaşıyorduk. Bütüncül olarak belediyecilik anlayışımızda böyle bir şey vardı.

Bağımsız tiyatrolar elbette destekleniyordu ancak bu destekler hiçbir zaman ciddi bir boyutta değildi. Salonlar veriliyor, festivallere davet ediliyorlardı ama bence özel tiyatroların dışarıdaki işlerine de destek verilmeliydi. Biz o zamanlarda bunu çok tartışıyorduk: Acaba şehir tiyatrosu mu kurulmalı yoksa dışarıyı mı desteklemeli? Ancak Amed için söylersek dışarıda o zamanlar ciddi anlamda özel tiyatro yapan böyle bir güç yoktu. Sen de Batman’ı bilirsin; Batman’da kısmen bağımsız tiyatronun etkisi güçlüydü ama Amed’de Kürt tiyatrosu açısından öyle bağımsız bir güç hiç olmadı. Teatra Yekta Hêvî var yalnızca ama zaten Teatra Yekta Hêvî de bahsettiğimiz süreçlerden sonra kurulan bir gruptu. Bugün Mordem Sanat var ancak onun da 3-4 yıllık bir geçmişi var. Yani aslında tartıştığımız bir meseleydi bu ancak kentte öyle bir dinamik yoktu.

Ben 3-4 aylık bir süreç boyunca daire başkanlığı da yaptım. O dönemde şunu tartıştık: Galeria’da (Amed’deki bir alışveriş merkezi) bulunan Amed Şehir Tiyatrosu’nu kapatmadık. Şehir tiyatrosu zaten var, özel tiyatro yoluna devam edecek, diye düşündük. Amaç, şehir tiyatrosunu güçlendirmek değildi. Şehir tiyatrosu gitgide eritilecek ve gerektiğinde yok edilecek bir yerde duruyordu. Asıl amaç, şehirde bulunan özel tiyatroları destekleyip güçlendirmekti. Tiyatro özelinde dışarıyı güçlendirip merkezi zayıflatmak istiyorduk.

Bugün olsa aynı yerde mi dururdun?

Evet, bugün olsa ben aynı noktada dururum. Diğer yandan 45-50 yaşlarına gelmiş birçok oyuncumuz var. Haliyle sosyal haklarını dert ediyorlar. Bu, gayet anlaşılır bir dert. Onların da haklarını koruyarak yeni kuşağı dışarıdan yetiştirmek üzerine kafa yormaktan yanayım.

Aynı fikirdeyim ben de. En azından birçok yerde olduğu gibi kayyum geldiği zaman şehirdeki tiyatro faaliyetleri bir anda durmazdı…

Şimdi burada rakamı söylemeyeyim ama biz yeni salona ciddi bir para verdik. Biz orayı kapatamayız artık. Bir emek ve tecrübe var orada. Belki birkaç yıl sonra bu hükümet gidecek, belki halk belediyelerini geri alacak ama biz de orayı kapatmak için yaratmadık.

Kürt tiyatrocuların zaten en çok sıkıntısını çektiği şeylerden biri, mekansal yetersizlikler. Siz çalışmalarınız için mekan yaratabildiniz fakat kimi şehirlerde salon bile yok. Bunun dezavantajlarını sosyolojik çerçevede değerlendirebilir misin? Mekan neden önemlidir?

Burada mesele yine siyasi bir yere geliyor. Şu an Türkiye’de kamusal alan yok. Yani sen dışarıda hiçbir iş yapamazsın. Ya tutuklanırsın, ya şiddet görürsün, ya baskı görürsün... Türkiye’de dışarısı yok. Dolayısıyla herkesin bir mekana ihtiyacı var. Şu an kamusal mekan diyebileceğimiz yerler, disko ve barlardan ibaret maalesef. Tiyatronun ise asıl gösteri zamanı, teknik olarak sonbahar, kış ve ilkbahardır. Kapalı mekana ihtiyaç duyarsın. Öte yandan kapalı mekan, profesyonelliğin gelişmesi için de ihtiyaçtır. Ha, gösteri meselesine gelince, tabii ki bütün alanlar gösteri mekanıdır. Buna dönük çalışmalar yaptık zaten. Dolayısıyla gösteri her yere yayılmalıdır ama tiyatrocunun yoğunlaşma zamanlarında bir iç mekana ihtiyacı vardır. Mekanın önemi zaten apaçık aslında ve maalesef biz de Kürdistan’da bu imkanları geliştiremedik.

Uzun bir pandemi ve kapanma süreci, belki en çok da tiyatroyu etkiledi. Uzun bir pandemi boşluğundan sonra yeni sezona girilirken tiyatrocuların ne gibi sorunlar yaşayacağını öngörüyorsunuz? Bu sorunların çözümüne dair önerileriniz nelerdir?

Yeni sezonda kapanma olacağını sanmıyorum ama bu yüzde 50 kapasite meselesi, daha çok tiyatronun kapanmasına sebep olacak. Zaten tiyatrolar geri kalan yüzde 50 sayesinde ayakta kalabiliyor. Tabii ki bu sorun, Kültür Bakanlığı’nın politikalarıyla ilgili bir sorun. Biz Kürt tiyatroları olarak o alana pek girmiyoruz. Kültür Bakanlığı’nın destekleri, Kürt tiyatrolarını çok ilgilendiren bir şey değil. Ya şirket değiliz ya da politik olarak tercih etmiyoruz. Bu yüzden ayakta durmak için kendi projelerimizi geliştirmek zorundayız. Para kazanmak ve ayakta durabilmek için başka alanları değerlendirmeliyiz. Avrupa Birliği projeleri, dijital kayıtlar, televizyonlarla paslaşmalar ve benzeri projeler, bana göre ayakta kalmak için hiç gocunulacak şeyler değil. Tabii bunları yaparken ahlaki sınırlarını zorlamadan yapmak gerek. Yapılacaksa kendini ve işini bir teşhire dönüştürmeden yapmak gerek bunları. Kültür Bakanlığı’na çok bel bağlamamak gerekir çünkü devletin politikaları zaten pamuk ipliğine bağlı. Maalesef ki tiyatrocular da çoğunlukla devletten bekleyen bir tavırdalar.

Ancak son süreçte gelişen birlik, inisiyatif ve kooperatif çalışmaları bana bir umut veriyor. Tiyatrolar elli altmış yılı aşkın bir süredir örgütlenemiyordu ve bir anda bir örgütlenme pratiği ortaya çıktı son birkaç yılda. Eğer buradan bir tiyatro örgütlülüğü geliştirilirse belki Kültür Bakanlığına bir kültür kazandırılabilir ve ekonomik koşullar biraz daha iyileştirilebilir. Tekrar söylemekte fayda var: Devlete asla bel bağlamamak gerekiyor. Tiyatrocular devlete çok bel bağlıyor.

Kürdistan’da aktif olarak çalışan çok sayıda tiyatro topluluğu var. Sen de 18 yıldır Kürt tiyatrosunun içindesin. Başladığın günden bu yana tiyatronun Kürt toplumuna neler kattığına dair gözlemlerini paylaşır mısın?

Düşünün ki tüm Kuzey Kürdistan ve Türkiye’de Kürtçe tiyatro yapan 10 topluluk ya vardır ya yoktur. Çok azız, hemen yok olabiliriz. Buna rağmen bence bir Kürt’e “Tiyatronuz var mı?” diye sorulduğunda “Evet, var!” diyebilmesi önemlidir. Bu soruya “Yok” deme psikolojisini düşünmek ne kadar rahatsız edici değil mi? Onun için bu 10 topluluk, gerçekten çok değerli. Bir şeyleri değiştirip dönüştürecek kadar güçlü değiliz belki. Henüz 30 yıllık bir geçmişimiz var. Birçok ekonomik, politik, sosyal sorunla cebelleşiyoruz. Bir türlü güçlenemiyoruz. Ukalalık yapmak istemiyorum ama zaten az sayıda olan bu topluluklar çok önemli bir psikolojik motivasyon sağlıyor, Kürtlerin varlık mücadelesine. En basitinden, bunca asimilasyon, statüsüzlük ve baskıya rağmen seyircimiz bizi sokakta Kürtçe karşılıyor. Bunlar belki küçük etkiler ama hiç olmadığını düşünün.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.