Yeni infaz yasası: ‘Teslim olmazsan 6 ay daha ceza!’

Dosya Haberleri —

2 Şubat 2021 Salı - 09:45

 

  • İnfaz yasasında yapılan son düzenlemeyle ‘iyi hal indirimi’, siyasi tutsaklara yönelik teslimiyet dayatmasına dönüştürülüyor. Tutsaklardan mektupları, okudukları kitaplar, görüşlerde söyledikleri ve cezaevindeki bütün yaşamlarıyla teslim olduklarını kanıtlamaları, hatta adına ‘manevi danışman’ denilen din görevlilerini ziyaret edip tövbe etmeleri isteniyor.

OSMAN OĞUZ

 

Didar Boza, Isparta’da üniversite öğrencisiyken tutuklandı. Gerekçe, HDP Kadın Meclisi çalışmalarıydı: Bu çalışmalar kapsamında yaptıkları yazışmalar, “örgütsel iletişim” olarak değerlendirilmişti. Kısa sürede tamamlanan mahkemeden 6 yıl 3 ay hapis cezası çıktı; “yatarı” 4 yıl 8 ay. Şakran Kadın Kapalı Cezaevinde kalan Boza’nın 9 Ocak 2021 tarihinde tahliye edilmesi gerekiyordu. Ne var ki “İdare ve Gözlem Kurulu”, tahliyesinden bir gün önce yaptığı görüşmeyle Boza’nın iyi hal indirimini iptal etti, kamuoyunda bilinen ifadeyle “infazını yaktı”.

Hapis cezalarından bahsederken sürekli kullanılan “cezanın yatarı” ifadesi, cezanın muhtemel iyi hal indirimi sonrası alacağı hâle işaret ediyor. Keza Türkiye cezaevlerinde 2021 yılının başına kadar iyi hal indiriminin kaldırılması, ancak özel durumlarda gündeme geliyordu. Bu uygulamada üç hücre cezası alıp koşullu salıverilme hakkı elinden alınmayan ve TMK kapsamında hüküm giyen her tutsak, cezasının dörtte üçünü (“yatarını”) tamamladığında koşullu olarak salıveriliyordu.

 

‘Gözlem Kurulu’ nasıl işliyor?

Yeni yılın hemen öncesinde, 29 Aralık 2020’de Resmi Gazete’de yayımlanan yönetmelik, bu uygulamayı değiştirdi. “Gözlem ve Sınıflandırma Merkezleri ile Hükümlülerin Değerlendirilmesine Dair Yönetmelik” doğrultusunda tutsaklar, tahliyeleri yaklaştığında bir “İdare ve Gözlem Kurulu”nun önüne çıkarılıyor. Kurul, içinde cumhuriyet başsavcısı veya onun görevlendireceği bir savcı, cezaevi müdürü, Aile ve Sosyal Güvenlik Bakanlığından psikolog ve pedagoglar olan üyelerden oluşuyor. Bu kurulun nasıl çalışması, tutsakları hangi kriterlere göre değerlendirmesi gerektiğini söyleyen ayrıntılı yönetmelikler bulunmuyor. Kuruldan kabaca tutsağın “ceza infaz kurumlarının düzen ve güvenliği amacıyla konulmuş kurallara uyup uymadığını, haklarını iyi niyetle kullanıp kullanmadığını, yükümlülükleri eksiksiz yerine getirip getirmediğini, toplumla bütünleşmeye hazır olup olmadığını ve tekrar suç işleme riskinin düşük olup olmadığını” değerlendirmesi bekleniyor. Kurul, tutsağın verdiği cevaplardan memnun olmadığı hâlde, tahliyeyi her seferinde 6 ay sonraki yeni görüşmeye kadar geciktirebiliyor.

 

Şakran Kadın Kapalı Cezaevinde kalan Didar Boza, Merve Nur İşleyici ve Ceylan Ertem’in tahliyeleri, iyi hal indirimleri kaldırılarak engellendi.

‘Son ana kadar hazırlandık’

Didar Boza, bu uygulamayla karşılaşan ilk tutsaklardan biri. Annesi Nazlı Boza, son ana kadar kızının tahliyesine hazırlandıklarını, hatta sokağa çıkma kısıtlamaları nedeniyle kızlarını almaya gitmeden önce Kaymakamlık’tan izin belgesini bile çıkardıklarını anlatıyor: “Biz büyük beklenti içindeydik, bütün hazırlıklarımızı da yaptık. Çıkmaya bir gün kala ellerine bir kağıt veriyorlar ve ‘Çıkamayacaksınız’ diyorlar.”

Heyet, Didar Boza’ya “Yaptıklarından pişman mısın”, “Ailen sana sahip çıkacak mı”, “Dışarıya çıktığında ne yapmayı düşünüyorsun” gibi sorular soruyor; bu görüşme ardından bir gerekçeli karar da açıklayarak Boza’nın tahliyesini iptal ediyor. Kararın gerekçeleri, yasanın hangi saiklerle uygulandığını ve heyet değerlendirmesinin hangi “hukuk” çerçevesinde şekillendiğini gözler önüne seriyor.

 

‘Mektupta bile teslim ol!’

Kararda Boza’nın “suçunu kabul etmediği, yaptığı eylemin suç teşkil ettiğini düşünmediği, pişmanlık yaşamadığı” belirtiliyor ve “Aynı suçu bir daha işleyebilir” deniliyor. Bir başka gerekçe, Boza’nın “örgüt mensuplarının bulunduğu koğuşta” kalması. Cezaevi idaresinin zaten denetiminden geçen mektuplaşmalar da bu heyet tarafından bir kez daha kontrol ediliyor; tutsaktan en yakınlarıyla mektuplaşırken bile teslimiyetini tasdik etmesi bekleniyor.

 

‘Din görevlisine gitmedin’

Heyet, bir de şu “tespiti” yapıyor: “Kurum kütüphanelerinden veya ailesiyle ziyaretçileri tarafından gönderilen toplam 57 kitap okuduğu, kurs veya manevi rehberlik faaliyetlerine yönelik bir talebi olmadığı saptaması yapılmıştır.”

“Manevi rehberlik”, cezaevlerinde din görevlileri tarafından yapılıyor. Bu görevlilerin AKP ile iltisakı ile birlikte düşünüldüğünde tutsaklardan talep edilen, iyi hal indiriminden faydalanmak için düzenli aralıklarla AKP temsilcilerine gidip aman dilemek, teslimiyet sözü vermek oluyor.

 

‘Kararlarının arkasındalar’

Annesi Nazlı Boza, kızı Didar’ın yaptıkları telefon görüşmesinde karara ilk tepkisinin, “Ben daha fazla kitap okudum, eksik yazmışlar” olduğunu anlatıyor. Hem kızının hem de uygulamaya maruz kalan diğer tutsakların morallerinin yüksek olduğunu belirten anne Nazlı Boza, “Kararlarının sonuna kadar arkasında olduklarını söylüyorlar” diyor.

Didar Boza ile birlikte tutuklanan Isparta Süleyman Demirel Üniversitesi öğrencisi Merve Nur İşleyici’nin de 9 Ocak’ta gerçekleşmesi gereken tahliyesi, “İdare ve Gözlem Kurulu” tarafından engellendi. İşleyici, 2015’te Suruç’ta gerçekleşen ve 34 kişinin yaşamını yitirdiği katliamdan sağ kurtulmuş, hemen ardından HDP Kadın Meclisindeki çalışmaları gerekçe gösterilerek tutuklanmıştı.

 

Merve’nin annesi: O cevapları vermesin zaten!

Annesi Nesrin İşleyici, kızının da Didar Boza’nın tahliyesini iptal eden heyetin önüne çıktığını ama onların istediği cevapları vermediğini anlatıyor ve ekliyor: “O cevapları vermesin zaten. Ben kızımı destekliyorum. Ne yapmış ki benim çocuğum? Soruyorlar, yok pişman mısın, değil misin... Benim kızım pişman olacak ne yapmış? Ben çocuğumun arkasındayım. Yalnızca demokratik haklarını kullandı, hırsızlık da yapmadı, kimseyi de öldürmedi.”

 

Yürürlüğe girmeden görüşme

Anne İşleyici, kızıyla yapılan görüşmeyle ilgili bir başka hukuksuzluktan daha bahsediyor. İdare ve Gözlem Kurulu, görüşmeyi 29 Aralık 2020 tarihinde, yani yasanın yürürlüğe girmesinden iki gün önce gerçekleştiriyor. Bu da cezaevlerinde daha yasa yürürlüğe girmeden hazırlık yapıldığını ortaya koyuyor.

 

Av. Ekti: Gerekçeler suni

Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) Urfa Şubesinden Av. İbrahim Ekti, iyi hal indirimi hakkında bir heyetin karar vermesinin dünyanın birçok yerinde rastlanan bir uygulama olduğunu ama Türkiye’de “politik tercihlerin öne çıkması” nedeniyle durumun özel hâle geldiğini belirtiyor.

Kurulun tutsaklara soracağı soruları içeren net, standart bir soru formu olmadığı bilgisini veren Ekti, bunun uygulamanın denetlenebilirliğini imkânsızlaştırdığını ve keyfi uygulamaların önünü açtığını söylüyor ve devam ediyor: “Tutsakların tahliye edilip edilmeyeceği değerlendirmesi, politik tercihlere göre yapılıyor. Subjektif kimi değerlendirmelerle tahliyeler engelleniyor. Ailesiyle yaptığı görüşmeler ve okuduğu yayınlar da gerekçe ediliyor ki, hepsi haber alma hakkı kapsamındadır. Suni gerekçeler üretiliyor. Pişman mısın diye sorulup cevabına göre değerlendirme yapılıyor.”

Av. İbrahim Ekti

Yaygınlaşıyor

“İnfaz yakma” olarak tabir edilen “iyi hal indiriminin kaldırılması” uygulamasının daha önce de gündeme geldiğini ama daha çok istisnai bir durum olduğunu belirten Ekti, “Bugün ise bunun yaygın bir uygulama haline getirilmesi söz konusu. Buna yönelik yapacağımız hukuki başvuruların sonuç vermesi de pek mümkün görünmüyor” diyor.

 

Beştaş: ‘İstediğinizi bırakmayın’ deniliyor

Halkların Demokratik Partisi Adana Milletvekili ve Eşbaşkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş da infaz yasasındaki değişiklik ile cezaevi idarelerine “Bırakmak istemediğiniz mahkumu bırakmayın” yetkisi verildiğini belirtiyor ve ekliyor: “Size itaat etmeyeni, pişman olmayanı, dik duranı ya da kişilik haklarını koruyanı bırakmayın, diyorlar. Mesela elimde bir karar var, diyor ki, ‘mahkumun aramaları kolaylaştırmadığı…’ Ne demek bu? İnfaz koruma memurları arama yaparken herhalde ki güle oynaya karşılamayacak, kendisi eşyalarını dökmeyecek. Kararda, ‘Bu konuda serzenişte bulunduğu, söylendiği…’ deniliyor, aynen bu sözcükler geçiyor. Yani mahkum, aramaya gelen gardiyanlara, ‘Şimdi zamanı mıydı’ dese bile bu, infaz yakma gerekçesi olabilir. Mahkumun bir fiili, karşı çıkışı, direnişi bile yok aslında. ‘Kolaylaştırmadın’ diyor.”

 

Yeni ‘pişmanlık yasası’

İnfaz yasasının halihazırda uygulanan ve “etkin pişmanlığı” düzenleyen TCK’nin 221. maddesinin yanında yeni bir “pişmanlık yasasına” dönüştürüldüğünü belirten Beştaş, bununla ilgili de karardaki son gerekçeyi işaret ediyor: İnfazı yakılan mahkumun “pişmanlık göstermediği, itaat etmediği” belirtiliyor. Beştaş, “30 yıldır cezaevinde olan insanların cezasının sadece bu sebeplerle altı aylık aralıklarla altı yıl uzatılması ne demek? Öylesine bir tutanakla, ‘Altı ay daha bekleyeceksin’ deniliyor. Bu kabul edilemez bir durum. Şu anda cezaevlerindeki en acil problemlerden biri bu” diyor.

 

HDP: ‘Dönüşümsüz’e geçmeden talepler karşılansın

 

 

HDP Eşbaşkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, cezaevlerinde 68. gününde devam eden açlık grevlerine ilişkin partisinin tavrını özetledi.

“HDP olarak hiç kimsenin açlık grevine girmesini istemeyiz. İnsanın kendi bedeni üzerinden direnişini normalde doğru bulmayız. Fakat bunu söylemekle açlık grevlerini yapanların taleplerini desteklemek, o taleplerin yerine getirilmesini istemek arasında bir fark var” diyen Beştaş, devam etti: “Talepleri tamamen meşru, tamamen yasal talepler. Onları bu aşamaya sevk edenler sorumludur. Bugüne kadar hiçbir talebi dikkate almadan bu baskı rejimini, bu işkenceyi ve zulmü sürdürenler sorumludur.”

 

Neden ‘temel gündem’ değil?

Açlık grevlerinin bugüne kadar “çok temel bir gündem olamamasını” ise Beştaş, şu sözlerle gerekçelendirdi: “Bunun birinci nedeni şu: Türkiye’de çok ağır bir toplumsal gündem var. Pandemi, açlık, yoksulluk, işsizlik… Bunlar hakikaten insanları canından bezdirmiş durumda. Siyasal gündemde ise çok ağır bir yönelim var. Partimize karşı, muhalefete karşı, farklı kesimlere yönelik… En son mesela Boğaziçi’ne yönelik de bir linç kampanyası yürütüldü. Tabii açlık grevinin dönüşümlü olması da etkilidir. Biz açıkçası endişeliyiz. Süresiz-dönüşümsüze umarız geçmez. Buna geçmeden bu taleplerin karşılanması gerekiyor.”

 

‘Cezaevlerinde tablo korkunç’

HDP’nin adalet ve özgürlük talebiyle, tecridi ve açlık grevlerini de gündeme getiren bir eylem planı yaptığı ve bu kampanyanın detaylarının önümüzdeki günlerde paylaşılacağı bilgisini veren Beştaş, “Cezaevlerinde korkunç bir tablo var” dedi ve ekledi: “Görüşlerden tutun telefon hakkına, saç kesmekten tutun vejetaryen birinin yemek yiyemesine, çölyak hastalarının istedikleri ürünü alamamasına kadar varan hak ihlalleri yaşanıyor. Pandemiyi de iktidar tam olarak fırsata çevirdi. İletişim hakkı ortadan kaldırıldı, ailelerle görüşlerde zorluklar çıkarılıyor, mektup hakkı engelleniyor, mahkumlar birbirleriyle de görüşemiyor.”

 

Kürtçe mektup yazmak yasak

 

Meral Danış Beştaş: “İki hafta önce ben Musa Farisoğulları’nı ziyaret ettim. Kürtçe mektup yazamıyor mesela. Kamuoyunda bu çok bilinmiyor. Yazdıkları Kürtçe mektuplar olduğu gibi iade ediliyor. MYK üyemiz Can Memiş bir mektup yazmış. Can’ın saçları uzun. Baskıyla, zorla, ‘Şu saçlarını keseceksin’ deniyor. Basit görülebilir ama beden hakkının, kişilik haklarının ihlalildir. Bunun yanında hiç kimseye Yeni Yaşam gazetesi ve diğer muhalif gazeteler verilmiyor. Yemeklerin çok kötü olduğu söyleniyor. Bu listeyi bitirmenin imkanı yok. Mahkumlar bu durumun sona ermesini istiyorlar.”

 

‘Tecrit gayrimeşrudur, hukukdışıdır, işkencedir’

 

Cezaevlerinde 67. gününe giren açlık grevlerinin en önemli talebi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’a yönelik tecridin kaldırılması. HDP Eşbaşkan Yardımcısı Meral Danış Beştaş, partisinin bu konudaki görüşlerini şöyle özetliyor:

“Sayın Öcalan’a yönelik tecrit 1999’dan beri devam ettiriliyor. Bu tecrit, bir iktidar kararıyla değil, bir devlet kararıyla devam ediyor. İktidarlar değişse de tecrit, sistematik bir şekilde, zaman zaman esneyen, zaman zaman daha da ağırlaşan bir şekilde sürüyor. Açlık grevine giren siyasi mahpuslar, tecridin bütün toplumun taleplerine karşı bir yaptırım olduğunu, bir uygulama olduğunu gayet iyi biliyorlar. Tecrit, açıkçası Kürt muhalefetine, Kürt halkına karşı bir savaş politikasını temsil ediyor. Çözüm sürecinde tecrit, biliyorsunuz, hafifletildi, görüşmeler yapıldı ve sonra 2015’in ardından, savaş kararıyla birlikte tekrar ağırlaştırıldı. Bu, her şeyden önce siyasi bir karardır, hukukla hiçbir ilgisi yoktur. Bu konuda AİHM’in, AYM’nin ve CPT’nin çok sayıda kararı var ama buna karşı direnen bir iktidar aklı var. Bunun hukukla ilgisi yok, toplumsal ve siyasal bir arkaplana dayanıyor. Tecridin bir an önce kalkması gerekiyor.

İmralı’da barışı temsil eden bir isim, barış çağrısı yapan bir şahsiyet var. Konuştuğunda barış umutlarının ne kadar yükseldiğini, iletişimin ne kadar güçlendiğini, toplumsal psikolojinin ne kadar etkilendiğini deneyimledik. Hiçbirimiz, ‘Bunun farkında değildik’ diyemeyiz. Neticede bu önlenmek isteniyor. Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit elbette bir işkencedir; tecrit, en ağır işkence yöntemlerinden biridir. CPT de bunu çok net tespit etti. Dolayısıyla çağrım aynı zamanda CPT’yedir.

 

CPT Türkiye’ye geldi, İmralı’ya gitmedi

CPT geçen hafta Türkiye’ye geldi ama İmralı’ya gitmediler. İktidar yetkilileriyle görüştüler, bazı sivil toplum kuruluşlarıyla görüştü. Oysa CPT’nin kendi önerilerinin takipçisi olması gerekiyor. Yani siz tecridin kaldırılmasını önerdiniz ama kalkmadı ve bunu takip etmeleri gerekiyor. Önermek yetmez, tekrar gidip tespit etmek gerekiyor. Tecridin hiçbir açıklaması yoktur. Hiç kimse tecridin meşruluğunu tartışamaz: Gayrimeşrudur, hukukdışıdır, işkencedir. Bu suç cezasız kalmaz. En önemlisi de tecrit, bir toplumsal barış tahayyülünün önündeki en büyük engeldir. Çözümün önündeki en büyük engeldir. Bu yönüyle de açlık grevcilerinin taleplerinin zaman kaybedilmeden kabulü gerekiyor.”

 

Yargı eliyle milyonlarca ‘terörist’

 

Meral Danış Beştaş: “Ben avukatlığa 1991 yılında başladım. Hukuksuzlukta istikrarlı bir baş aşağı gidiş var. Bugün dünden daha kötü, yarın bugünden daha kötü olacak. Hiçbir şekilde bir iyiye gidişten söz edemiyoruz. Bu dönemde yargı tamamen iktidarın silahı olarak kullanılıyor. Geçmişte, 90’larda bile iyi hukukçular, iyi hakimler lehe karar verip içtihat yaratabiliyordı ya da işkence altında alınan ifadeleri geçersiz kabul eden Yargıtay kararları vardı. Örgüt üyeliğinden binlerce beraat kararı var. Bugün örgüt üyeliğinden ceza almak için üç tane basın açıklamasına katılmak, iki tane tweet atmak yetiyor. Toplumun önemli bir bölümü örgüt üyesi, ‘terörist’ oluverdi. Yargı kararıyla milyonlarca ‘terörist’ yaratıyorlar. En son AİHM’in Demirtaş kararında örgüt üyeliğine ilişkin çok önemli bir değerlendirme var. 314/2’nin bu şekilde kullanılamayacağı, düşünce özgürlüğüne tamamen ters düştüğünü söylüyor ve değişmesi gerektiğini söylüyor. Örgüt üyesi olmamakla beraber örgüt adına suç işlemek maddesinin değişmesi gerekiyor.

Giderek bir kuvvetler birliği oluştu ve yargı bu durumda giderek bir enstrümana dönüştü. Bunları artık sadece biz söylemiyoruz, uluslararası bir yargı erki, hem de en üst düzeyde söylüyor. Yargı giderek silindi, yok oldu, hukuku uygulamaz hale geldi, evrensel kuralları göz ardı ediyor, AİHM kararları uygulanmıyor, işkence iddiaları dikkate alınmıyor ve yargı maalesef iktidarın bir silahı olarak kullanılıyor.”

 

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.