ABD, kapitalizm ve seçimler

Ava Neşe KALP yazdı —

10 Kasım 2020 Salı - 22:54

  • Biden’ın seçilmesinin yansımaları, ABD’nin emperyal bir güç olarak dünyanın çok büyük bir kısmına nasıl hükmettiğinin en iyi göstergesidir.

Yakın tarihlerde dünyayı artık tek bir ülke olarak görmek ve buna uygun olarak bir dünya yönetimi geliştirmek, böylece dünyanın kaynaklarını tüm dünyanın ihtiyaçlarına göre adil dağıtmak gibi bir dizi tartışmayı da hatırlarsak, aslında halihazırda böyle bir istikamete doğru evrildiğini söylemek pek yanlış olmaz gibi…

Bugüne kadar elbette öteki ülkelere müdahalelerin, -hatta yeşil İslam kuşağı ile dünyanın başına sarılan cihatçı sürüleri- dünyadaki kaynakları kontrol etmek amacıyla yapıldığı, dolayısıyla bu kaynakların zaten sadece Batılı ülkelerin yararına kullanıldığı da bilindiğinde, o zaman böyle bir yönetim biçimi tüm dünya için iyi bir proje gibi görünüyor. Tabi burada devasa bir yazıcı/printere dönüşen BM’ye benzememesini uyarısını da not düşerek. Bunu yapabilecek tek güç ise mevcut durumda ABD gibi görünüyor.

Neden ABD diye bir soru sorulacak olursa, sosyalist proje, hedeflerinin teknolojik kısmını başarsa da toplumsal alanda ezici bir bürokrasi makinasına dönüşerek kendi kendisini -en azından uzun bir süreliğine- ortadan kaldırmış gibi duruyor. Dolayısıyla şu an bir seçenek değil.  Çin’e  sosyalist bir ülke gözüyle bakamayacağımızı belirtmeye gerek yok sanırım…

Bu nedenle ABD, sorunlu olsa da farklı ırk, renk, etnik ve dinsel yapılanmaları demokratik anlamda halihazırda en iyi dengeleyen ülkelerin en başında geliyor. Trump’ın hoyratlıkları büyük hasar verse de sistemin önemli bir oranda direnç geliştirdiğini mevcut seçim sonuçları ve etkileriyle görebiliyoruz. 

Daha da önemlisi yukarıda bahsedilen konu da düşünüldüğünde sadece kendi ülkesinde değil, dünyaya hükmeden devasa bir coğrafik ve nüfus hakimiyetinden bahsettiğimizi daha iyi anlamış oluyoruz. Neo-kolonyal sürecin dayattığı otoriter yöneticilerin, kapitalist arz-talep ilişkisinde pratik bir yanı olsa da toplumsal alanda yarattığı ve yaratacağı büyük dalgalanmalarla sistemin bir bütün olarak tehlikeye girme olasılığının ne kadar arttığını da görecek kadar akıllı bir sistemdir kapitalizm. Buna müdahale edecek tek yer ve güç ise ABD’dir haliyle…

Fransa’daki Sarı Yelekliler, Amerika’da Black Lives Matter vs. bilindiği üzere uzun zaman diliminde ve aynı zamanda dünya çapında dalgalanmalara yol açan örneklerden ikisi. Aslına bakıldığında, adı ve amacı net olarak konulmamış daha doğrusu planlanmamış dalga uçları olarak görülmesi gereken bu akımlar, zaman içinde sönümlenmekten öte yeni dalgalar üreterek devamlılıklarını korumaktadırlar. Bu dalgaların daha örgütlü ve amaçları net belirlenmiş yeni dalgalar üretmesi ihtimalinin önemli bir gündem olduğu açıktır. Dolayısıyla ilk adım olarak bu dalgaları besleyen diktatoryel eğilimlerin törpülenmesi gerektiği kanısını da yaygınlaştırmış görünüyor.

Kapitalin güvenliği, özellikle ana merkezlerinin -ABD, Batı-bulunduğu mekanların güvenli oluşunu şart koşmaktadır. Bu nedenle kapitalizmin en hassas noktası olan, özellikle de özel mülkiyetin güvenliğini uzun vadede tehdit edecek bir dalgalanmayı istemez ve de izin vermez. Dolayısıyla ABD seçimlerini ve sonucunu, nüfusun kompozisyonu ile sağlanan toplumsal dengeyi de huzursuz eden bu temel kaygıların birleşip, aynı eylemde buluştuğu bir süreç olarak okumak gerekir…

Öte taraftan topluma dair hiçbir projesi, sunacak bir şeyi olmayan tüm iktidarların, milliyetçilik ve din üzerinden fay hatlarını harekete geçirerek kutuplaşmadan beslenme yönelimi de işlevselliğini devam ettirmektedir. Bu yöntemle her zaman önemli bir kitleye ulaşmayı ve hareke geçirmeyi başardıkları da...

Kitlenin büyüklüğü, bu toksik taraftarlığın işlevselliğini ve potansiyel yıkıcı güç olma konumunu da belirliyor.  Türkiye’de Türkçülük ve İslamcılık adına yapılan linçler, ABD’de White Supremacy için silahlanmış milişalar, Fransa’da kafa kesen cihatçılarla, kışkırtılan nasyonalistler olarak liste uzar gider.

Hem kişisel, ama aynı zamanda kimlik üzerinden üretilen kolektif nefret, suça eğilimli narsizmin kıskacında da olan bu otoriter kişiliklerin elinde önemli bir yıkıcı araca dönüşürken, yıkımın düzeyine göre sağaltımın mümkün olup olamayacağı da önemli bir soru ve sorundur... Bu anlamda yukarıda belirttiğim gibi daha sağlam olan ABD sistemi, yaptığı hamle ile geri dönülmez bir sürece girmesini engellemesinin Dünyadaki yansımaları aynı oranda büyük.

Elbette bundan sonraki hamle iyileşme çabaları ile sınırlı olmayacak, sistemin hazır olmadığı bu tür kişiliklere yönelik ne tür tedbirlerin alınacağı bir süreci de içeriyor. Sanırım ABD’den bir öncü ülke olarak dünyaya birtakım mekanizmalar ve dolayısıyla metinleri de sunması bekleniyor. Bu mekanizmaların domino etkisi de…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.