Ben halkımın ozanıyım

Dosya Haberleri —

Ali Baran

Ali Baran

Kürt müziğinin simge isimlerinden biri olan ve 50. sanat yılını kutlayan Ali Baran ile hikayesini ve sanat yolculuğunu konuştuk:

  • Beş-altı yaşlarındayken annem bir ağaç kasnağı ve pekmez satılan geniş bir çemberden bir davul yaptı. O davul ilk enstrümanımdı. Bir gün dayım Hüseyin Baran, üç telli tembûrunu çalmaya çalıştığımı gördü. Bana bağlama çalmayı öğretti. Kara düzende tek telden başladım. Sonra tembûra, yani üç telliye geçtim...
  • 1978 Aralık’ta Amed’deki Dîlan Sineması’nda ilk kez sahnede aralıksız 10 Kürtçe stran söyledim. Meğer polis önde oturuyormuş. Hepsini kayda almış. Dört arkadaş gözaltına alındık. Biz içerideyken o dönemin polisleri sesimin kaydedildiği kaseti çalıyordu. Arkadaşlar kaseti polislerden alıp çoğalttı. Kaset yayıldı. Kopyası hâlâ bende.
  • Bugüne kadar 200’ün üzerinde stran, ağıt, kilam ürettim. Yaşım 70 oldu ama dertler ve acılar bitmedikçe müzikle dile getirdiğimiz avaz ve nefes de bitmez. Nefes, söz ya da kilam, hiçbiri tükenmez. Bende üç ses vardır: Dede, baba ve annemin sesleri… Üç dilden, üç telden gelen bir miras bu... Ben halkımın ozanıyım.

ERKAN GÜLBAHÇE

Ali Baran, 1976 yılında Hozat’ta ilk kez sahneye çıkarak başlayan müzik yolculuğunda 50. sanat yılını kutluyor. Müzik dünyası çocuk yaşlarda şekillenen, yarım asrı bulan sanat yaşamı boyunca Kürt müziğinin sözlü geleneğinden beslenen Baran, müziğiyle hem dönemlerin tanıklığını yaptı, hem de Kürt müziğinin simge isimlerinden biri olarak yerini korudu. Sanat hayatının çoğu yasak ve sürgünle geçen Ali Baran, bugün 70 yaşında; 14 albüm, yüzlerce kilam, stran ve ağıtla hâlâ üretmeye devam ediyor. Yasaklı yılların, işkencenin, sürgünün ve Avrupa’da üretmenin bedelini yaşayan Baran’la çocukluğunu, Kürtçe müziğin bastırıldığı dönemleri ve sanat yolculuğunu konuştuk.

Dersim’deki çocukluk yıllarınızı nasıl hatırlıyorsunuz? Ailenizin müziğe bakışı, evde duyduğunuz sesler ve kültürel atmosfer size nasıl bir yol açtı?

Hozat’ın Bargenî Köyü’nde doğdum. Evimiz yüksek bir dağın başında, Ağuçan Ocağı’nın hemen yanında, ziyaretin bitişiğine yapılmıştı. Ağuçan Alevileri için burası mürşid ocağıdır. Bizim aile köyde sevilip sayılan, aynı zamanda müzikle ilgilenen bir aileydi. Dedem ve babam keman ve tembûr çalardı. Babam Mahmut Baran, Dersim’de tanınan bir halk ozanıydı. Evimiz hep misafirlerle dolardı. İnsanlar babamın sesiyle, müziğiyle bütünleşir; kimi zaman ağlar, kimi zaman coşardı. Babam üç dilde söylerdi: Kürtçe kilam, lawik ve stran; Zazaca ağıt; Türkçe beyit, ağıt ve stran… Bazen annem de babama katılırdı, sesleri adeta birbirini tamamlardı. Nenem Sarı Saltıklı Besê de ağıt okurdu. Evde müzik, hayatın doğal bir parçasıydı.

Müziğe nasıl başladınız?

Beş-altı yaşlarındayken annem bir ağaç kasnağı ve pekmez satılan geniş bir çemberden bir davul yaptı. O davul ilk enstrümanımdı. Hayvanları otlatmaya götürdüğüm sırada davul çalmayı öğrendim. Bir gün dayım Hüseyin Baran, üç telli tembûrunu çalmaya çalıştığımı gördü. Daha sonra bana bağlama çalmayı öğretti. Kara düzende tek telden başladım. Sonra tembûra, yani üç telliye geçtim. Üç telli çalmak daha zordu ama çok seslilik beni daha çok içine çekti. Okulda müzikle öne çıktım. Etkinliklerde stran ve kilamlar söylerdim. Babam Almanya’dan bir teyp getirmişti. İlk ses kaydımı o teyple yaptım, hâlâ saklıyorum.

İlk büyük sahne deneyimimi ortaokulda yaşadım. O dönemde hem Türkçe hem Kürtçe stranlar okuyordum. Daha çok babamdan, amcamdan ve köylerde dinlediğim stranlardan beslenirdim. Çocukken yaylalarda dinlediğim Meryem Xan, Hesen A. Cizrevî ve Kawis Axa benim için çok önemliydi. Hafızamda yeni bir ufuk açtılar. Kürtçe kilam söylemeye 1971-72 yıllarında, lise döneminde başladım. “Deniz Kuştin Rabin”, “Malan Barkir”, “Bîrnakim” gibi eserleri o yıllarda seslendirdim. Elazığ Lisesi’nde faşistlerle yaşanan birkaç kavganın ardından okuldan atıldım. Babam 1973’te beni Almanya’ya götürdü, orada iki yıl kaldık. Daha sonra birlikte memlekete döndük ve aynı yıl babam bir kazada hayatını kaybetti. Kendimi kimsesiz, ortada kalmış gibi hissettim. Çünkü bir babadan ziyade, çok sevdiğim, bütünleştiğim bir idolü, bir arkadaşımı kaybetmiştim. Babam hep okumamı isterdi. O yaşamını yitirdikten sonra Hozat’a giderek 20 yaşımda yeniden liseye başladım.

70’li ve 80’li yıllarda Kürtçe müzik yapmak büyük riskler içeriyordu. Bu döneme dair hafızanızda kalan anılarınız var mı?

Ortaokuldayken sınıfta olduğumu unutarak Kürtçe bir kilam söyledim. Bir anda öğretmen sınıfa girerek “Kim o zırlayan” diye avazı çıktığı kadar bağırdı. Beni tahtaya kaldırdı, dövdü; yere düştüm. Ardından sınıftan dışarı attı. Nöbetçi bir lise öğrencisi beni tuvalete götürdü. Başıma su döktü, kendime geldim. İki gün sonra Turan adında solcu bir öğrencinin aynı öğretmeni okulun önünde yere yatırıp hesap sorduğunu gördüm. Bu sahne beni derinden etkiledi, solculara ilgim o gün başladı. 1976’da Hozat Lisesi’nde “Alpagut Olayı”nı anlatan bir tiyatro oyununda, askerlerin öldürdüğü köylüler için perdenin arkasında babamın Kürtçe bir kilamını söyledim sonra da arka kapıdan kaçtım. Zaten arkadaşlarla böyle anlaşmıştık. O sahneye ait iki fotoğrafı yıllar sonra arkadaşlarım bana verdi. Hala saklıyorum. O gün hayatımın anlamının kilam ve stran olduğunu bir kez daha anlamıştım. Babamın hasretinin ilacının da stran söylemek olduğunu fark ettim.

Tiyatro çalışmalarıyla Dersim’de, İskenderun’da, Payas’ta, Dörtyol’da ve birçok farklı yerde sahneye çıktım. Kimi zaman Kürtçe söylemeye çekinsem de sahneye çıktım.

1978 Aralık’ta Amed’deki Dîlan Sineması’nda ilk kez sahnede aralıksız 10 Kürtçe stran söyledim. Meğer polis önde oturuyormuş. Hepsini küçük bir teyple kayda almış. Dört arkadaş gözaltına alındık; ben, Mehmet Erdoğmuş, İnci Hanım ve bir İngilizce öğretmeni. Erdoğmuş görmüyordu, İnci Hanım hamileydi. Onlara dokunmadılar ama ben ve İngilizce öğretmeni çok ağır dayak yedik. Gözaltı ağır geçti. Kıştı, soğuktu. Polisler pencereyi kapatmıyor, kapıyı açık bırakıyordu. Sekiz hafta gözaltında kaldık. 1978 Ocak ayında Ecevit, Erbakan’la anlaştı. Hükümet kuruldu ve bizi şartlı tahliye ettiler. Mahkeme süreci ise devam ediyordu. Köylerde Kürtçe yasak değildi; şehirlerde ise bunun ne kadar tehlikeli olduğunu o gün öğrendim. Biz içerideyken o dönemin polisleri sesimin kaydedildiği kaseti çalıyordu. Arkadaşlar kaseti polislerden alıp çoğalttı. Kaset yayıldı. O kasetin bir kopyası hâlâ bende.

Sonrasında Almanya yolculuğu başlıyor. 80 askeri darbesiyle de vatandaşlıktan çıkarılıyorsunuz. O süreç nasıl gelişti?

Aynı yılın Ağustos ayında Almanya’ya çıktım. Ben gittikten sonra eve tebligat gelmiş. Annemin evi basılmış, beni aramışlar. Lise diplomamla Almanya’da üniversite okuma imkanım vardı. Ülkede kalma olanağım kalmamıştı. Eğer yurtdışına çıkmasaydım, Diyarbakır Cezaevi’nde olacağım kesindi. 1980 askeri cuntası geldikten sonra vatandaşlıktan çıkarıldım. Melike Demirağ, Şanar Yurdatapan, Gültekin Gazioğlu ile birlikte toplam 13 kişi ilk dalgadaydık. Daha sonra Cem Karaca da bu listeye eklendi. Vatandaşlıktan çıkarıldıktan sonra Alman polisi pasaportuma el koydu. Türkiye’ye iade edilmek istendim. Türkiye Konsolosluğu Alman makamlarına “Bu kişiyi T.C.’ye vermek zorundasınız” diye yazı göndermişti. Avukatım devreye girdi ve bir, iki yıl sonra iltica talebim kabul edildi.

Yurtdışında müzik yaparken karşılaştığınız zorluklar nelerdi? Bu sizi nasıl şekillendirdi?

Almanya’da iltica almıştım ama çalışma iznim yoktu. Şehir dışına çıkmam yasaktı. Bu koşullarda sanat yapmak son derece zordu. Maddi nedenlerden dolayı üniversiteyi 1984’te bırakmak zorunda kaldım. Bu süreçte siyasal bakışım da derinleşti. Kürdistan’ın bir sömürge olduğunu daha açık söylemeye başladım. DİDF gecelerinde Kürtçe müzik yapmamdan rahatsız olanlar vardı. Dernek başkanı olmama rağmen ayrıldım. O dönem aynı çevreler arkamdan “İltica aldı, artık kimseye ihtiyacı yok” diyordu, oysa benim duruşum onların teorileriyle örtüşmüyordu.

Ben aileden gelen bir hafızayla şekillenmiştim. Ailemden 24 kişi 14 Ağustos 1938’de yakılarak öldürülmüştü. Babamın ve annemin ağıtlarıyla, yaşanan travmaların anlatımlarıyla büyüdüm. Kürdistan’ın ilhak edildiğini söylediğimde bana “Kürt milliyetçiliği yapıyorsun” diyenler oldu.

Bu dönemde Komkar ve bazı çevreler beni Newrozlara davet etse de bazı yerlere gitmem engellendi, çağrılar iptal edildi. Bir süre bocaladım. 1984’te PKK’nin 15 Ağustos hamlesi başladığında Serxwebûn’a ilk yazımı yazdım. Dersim Soykırımı’nı ve ailemin yaşadıklarını anlattım. Kendimi hala sosyalist olarak tanımlıyordum ama yaşadıklarım düşüncelerimi daha da derinleştirdi.

 

Avrupa’da müziğiniz nasıl dönüştü?

Almanya’ya gelmeden önce Elazığ’da kısa bir albüm çalışmam olmuştu. Ancak ülkeden çıktıktan sonra oturum süreci ve okul nedeniyle iki yıl boyunca müzikle fazla uğraşamadım. Bir yandan Almanca kursu, bir yandan üniversite telaşı, diğer yandan oturum sorunları vardı. 1979-80 yıllarında Karlsruhe Üniversitesi’nde Kimya bölümünde bir yer buldum ve oraya yerleştim. Bu dönemde DİDF çalışmalarına katıldım. Koro ve saz kurslarıyla ilgileniyordum. 1980’de DİDF bana albüm yapmayı teklif etti. Tek şartım yalnızca Kürtçe okumaktı. Essen’de bir stüdyoda Nesim Hazar’la çalışarak ilk albümümü hazırladım. İstediğimiz gibi olmasa da albümü çıkardık. Stüdyoda çok şey öğrendim ve çok seslilik üzerine kendimi geliştirdim. 1984’te Stuttgart’ta ikinci albümümü bu defa tek başıma yaptım. DİDF’ten kopmuştum, Komkar çevresiyle ilişki kurdum ve albümün dağıtımını onlara bıraktım.

Albüm yaparken koro, gitar ve perküsyon gibi enstrümanlarla çalışmanın, tek sazla albüm yapmaktan ne kadar farklı olduğunu öğrendim. 1986’da Orhan Temur’la tanıştım ve daha profesyonel bir çalışma yürüttüm. Aynı yıl birlikte “Ey Dersim” albümünü hazırladım.

50 yıla 14 albüm

Lo Warê (1981), Deriyê Hepisxane (1984), Ey Dersimê (1987), Helepce û Zindan (1989), Cenê Cenê (1991), Destê Ma(1993), Ali Baran (Live Konser)(1995), Evîna Me (2000), Teberîk (2005), Cel Awaz (2010), The Best of Baran (Bijareyen Baran)(2015), Lora Mina (dijital yayın)(2016), Mirê Kevokan (2018), Hêvîya Çîyan (2023)

Çıkardığınız albümlerin her biri ayrı bir döneme denk geliyor. Sizin için dönüm noktası niteliğinde olan albüm hangisiydi?

Bir değil, birkaç kırılma noktası var. Üçüncü albümüm 1987’de, dördüncü albümüm “Helepce û Zindan” 1989’dan sonra geldi. 1990’da ise “Cenê Cenê”yi çıkardım. 1991’de Almanya vatandaşı olarak Melike Demirağ ve Şanar Yurdatapan’la birlikte Türkiye’ye gittim. “Destê Ma” albümüm 1992’de Türkiye’de çıktı. Ancak albümüm yasaklandı, firmalar tarafından zarara uğratıldım. “Ey Dersimê” albümümün korsan olarak dağıtılması güvenimi kırmıştı. Bu yaşadıklarımdan sonra müzikten uzaklaştım ve 2000’e kadar albüm yapmadım. 2000’de “Evîna Me” adında bir albüm yaptım.

Bu sırada stranlarımı söyleyerek para kazanan, tanınan sanatçılar arttı. Yaklaşık 25 sanatçı eserlerimi seslendirdi. 2005’te “Teberik” albümünü tamamladım. Yapımcılığını kendim üstlendim. Bandrol alarak bin adet bastırdım. Ancak dağıtımcı firma bandrolsüz albümler piyasaya sürdüğü için bandrollü baskılar satılmadı. Bu süreç bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı ve uzun süre insanlardan, müzik çevresinden uzaklaştım. “Teberik”in ne kadar sevildiğini ise sonradan fark ettim. Ermenistan’dan Kanada’ya, Avustralya’dan Amerika’ya kadar pek çok yerde konser verdim. Gittiğim her yerde kilamlar peşimi bırakmadı. O zaman anladım ki müziği para ya da şöhret için yapmıyorum. Kilam ve stranlar varlık sebebim ve hayatta kalmamı sağlıyor.

Kimi sanatçılarla da telif hakkı konusunda sorun yaşadığınız basına yansımıştı. Bu konudaki hukuki süreçlerden sonuç alabildiniz mi?

Ben hiçbir zaman bestelerimi para kazanmak için yapmadım. Amacım sadece stran söylemekti. Ama başkaları benim bestelerimi okuyarak para kazandı, tanındı, meşhur oldu. Söylenenlerin benim stranlarım olduğunu bilen çok az kişi var. Çünkü çoğu besteyi okurken eser sahibini yazmadı. Kardeş Türküler’le “Demme Demme” için mahkemelik olduk. Üç yıl sonra ismimi yazmayı kabul ettiler. Onun dışında başka sanatçılarla da mahkemelik olduk. En son Kıraç, “Çiyayê hember warê meye” kilamıma Türkçe söz yazıp okudu. Mahkemeye başvurdum, dava hala devam ediyor. Türkiye’de emeğe saygı yok. Bu benim için terbiye ve ahlak meselesidir. Kendi adını büyütmek için başkasının emeğini yok sayanlar, Türk ve Kürt toplumunda maalesef aynı ahlakı taşıyor.

50 yıllık sanat yolculuğunuz için son olarak ne söylemek istersiniz?

Bugüne kadar 200’ün üzerinde stran, ağıt, kilam ürettim. Tiyatro çalışmaları da yaptım. Elimde bir Kürtçe oyun var, henüz oynanmadı. Üç dilde üretim yaptım. 30’a yakın sanatçı eserlerimi seslendirdi. Bu bana büyük bir gurur veriyor. Hâlâ kilam ve stran yapıyorum; konser veriyorum. Halkımın sevgisi ve ilgisi bana güç veriyor. Bu sene 50’nci sanat yılımı kutlamak istiyorum. Yaşadığım sürece daha çok stran, kilam ve ağıt söylemek istiyorum. Yaşım 70 oldu ama dertler ve acılar bitmedikçe müzikle dile getirdiğimiz avaz ve nefes de bitmez. Nefes, söz ya da kilam, hiçbiri tükenmez. Nefeste öyle bir hâl vardır ki tek bir ses değil, bende üç ses vardır: Dede, baba ve annemin sesleri… Üç dilden, üç telden gelen bir miras bu. Bugün hâlâ 14 albümden sonra yeni çalışmalarım var. Gelecekte insanlar dünyaya tek bir gözle bakan bir Ali Baran beklemesin. Gençken çoğu zaman dünyayı tek bir kanaldan izler, ona göre karar verirdim. Zamanla insan olgunlaşıyor, dünyayı daha geniş bir çerçeveden görmeyi, olan biteni daha derinlikli analiz etmeyi öğreniyor.

Ben halkımın ozanıyım. Halkın dili, kulağı ve gözü olmak zorundayım. Gelecekte insanlığa ve halkıma en temiz biçimde hitap etmeliyim. Önünü görmediğim bir sesle halka seslenmek istemem.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.