Bir kez daha açlık grevleri

Cihan DENİZ yazdı —

2 Aralık 2020 Çarşamba - 23:00

  • Cezaevlerinde başlayan açlık grevleri, tüm bileşenleriyle barış ve demokrasi mücadelesi veren bizler için büyük bedeller ödediğimiz mücadelemizdeki eksikliklerin bir eleştirisi olarak anlaşılmalıdır aynı zamanda.

Çözmeden olduğu gibi bıraktığımız, o an için yakıcı olmadığını düşünerek ertelediğimiz, yok saydığımız her sorun gün gelir tekrar kapımızı çalar. Ve tekrar kapımızı çaldığında karşımızda bulduğumuz sorun, artık eskisinden daha da ağırdır, çözümü daha fazla mücadele, emek ve bedel istemektedir.

2019’daki açlık grevinde yaşadığımız acılar ve kayıplar, 2020’de açlık grevlerinde kaybettiğimiz Ebru Timtik, İbrahim Gökçek, Helin Bölek ve Mustafa Koçak’ın acıları hala taze iken, cezaevlerinde PKK Lideri Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sona ermesi talebiyle mahpusların bir kez daha başlattığı açlık grevi ile kapımızın bugün tekrar acı acı çalmaktadır.

Belki Kürtlerin dostları arasında bile geçmişin acılarının yarattığı ağırlık ile belki de bir mücadele yöntemi olarak açlık grevini benimsemedikleri için “Yine mi açlık grevi?” diyenler olacaktır. Bunlara cevabımız “Evet yine açlık grevi. Senin, benim, hepimizin yapmadıkları yüzünden bir kez daha açlık grevi” olacaktır.

Acı ama gerçek…

Bugün kapımızı bir kez daha açlık grevleri gerçeği çalıyorsa, bunun sorumlusu bizleriz. Bunun nedeni, demokratik siyaset alanı başta olmak üzere aydınıyla, gazetecisiyle, insan hakları aktivistleriyle bir bütün olarak barış ve demokrasi mücadelesi veren tüm kesimlerin verdiği mücadelelerin eksikliğidir.

Hatırlayalım.

2019’da Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sona erdirilmesi talebiyle cezaevlerinde başlayan ve yedisi cezaevlerinde biri yurtdışında sekiz kişinin yaşamını yitirdiği açlık grevleri, mahpusların kararlı duruşunun ve en başta aileler olmak üzere Kürt halkının mahpusları sahiplenmesinin iktidarın geri adım atması ile sonuçlanmıştı. İktidar İmralı’daki tecridini gevşetmek zorunda kalmıştı; en azından bir süre. Bu, hele de Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar düşünüldüğünde kesinlikle büyük bir başarıydı. Mahpusların canlarıyla, sağlıklarıyla surda açtığı gediği büyütmek, iktidarın bu gediği tekrar kapatmasının önüne geçmek bizim sorumluluğumuzdu. Biz bu sorumluluğumuzu ne kadar yerine getirdik. Maalesef bu sorunun yanıtı büyük bir hayal kırıklığıdır. Göstermelik birkaç görüşmenin ardından İmralı’da tekrar devreye konulan tecride karşı ne yaptık. Buna karşı ne kadar mücadele ettik. Hatta bir kez açlık grevleri bittikten sonra bunu ne kadar gündemimizde tuttuk. İşte bu soruların yanıtları yüzünden bugün mahpuslar tekrar açlık grevine başlıyor.

Ama şunu mutlaka belirtelim. Bu konudaki sorun çok açıktır ki bedel ödeme sorunu değildir. Bugün Kürtler, dostları, demokrasi ve barış mücadelesi veren tüm kesimler, her gün daha da ağırlaşan bedeller ödemektedirler. Ve bu coğrafyaya gerçek bir demokrasi gelmeden ödemeye devam edecektir. Ne yaparsak yapalım veya ne yapmazsak yapmayalım bu bedellerden kaçışın imkânı yok. Şu sözde “reform” tartışmasının gündeme gelmesinin hemen ardından, sadece birkaç gün içinde tüm Türkiye genelinde neredeyse tamamı HDP üyelerinden, gazetecilerden, melek örgütü üyelerinden, sendika üyelerinden, dernek üyelerinden oluşan yaklaşık bin kişi gözaltına alındı. Başka bir şeye gerek yok; tek başına bu bile demokrasi ve barış mücadelesi verenlerin ne kadar büyük bedeller ödediğini görmek için yeterlidir.

Öyle ise sorun bedel ödeme sorunu değilse, sorun ne? Sorun bir yandan sorunları yakıcılığını kaybettiğini anda çözmeden bırakma alışkanlığıdır. Kangrenleşmiş bir hal almış bu alışkanlık, bu coğrafyanın değişmez kaderidir. Ama asıl önemli olan, kadınıyla, genciyle, yaşlısıyla Kürt halkının savaş, baskı, kadın kırımı, ekolojik kırım, ekonomik kriz, ve diğer yaşadığı tüm sorunların çözümü noktasında bunlar ile İmralı’daki tecrit sistemi arasında kurduğu diyalektik bağın bizler tarafından aynı güçte kurulamıyor olmasıdır. Tüm bu konuların çözümü bağlamında Abdullah Öcalan’ın sahip olduğu kilit rolün yeterince kavranmamasıdır.

Bu diyalektik bağı yani İmralı Tecridi ile kendi maruz kaldıkları baskılar arasındaki bağı en net bilince çıkaran kesimlerden biri de cezaevindeki mahpuslardır. Bundan dolayı da bir kez daha, hepsi birer toplama kampına dönüşmüş cezaevlerindeki sorunlara karşı değil bizzat o sorunların kaynağının somutlaştığı İmralı Tecridi’ne karşı açlık grevine başlamışlardır.

Cezaevlerinde başlayan açlık grevleri, tüm bileşenleriyle barış ve demokrasi mücadelesi veren bizler için büyük bedeller ödediğimiz mücadelemizdeki eksikliklerin bir eleştirisi olarak anlaşılmalıdır aynı zamanda. Bu eleştiri karşısında özeleştirimiz ise geçmişte yaşanan acıların tekrarını beklemeden, mahpusların sağlığı açısından geri dönüşü olmayan bir sürece girilmeden İmralı Tecrit’ine son verilmesini sağlamak olmalıdır. Ki bu aynı zamanda bu coğrafyanın gerçek “reform” gündemine en etkili müdahale de olacaktır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.