Damızlık Kızın Öyküsü: Feminist bir distopya

Kadın Haberleri —

2 Nisan 2021 Cuma - 23:00

  • Aklımıza bu diziyi düşüren etken, dünya genelinde kadınlar için bir distopyada yaşadığımız hissinin giderek yoğunlaşması. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak isteyen ülkeler başta olmak üzere erkek egemen şiddetin giderek kurumsallaşması, pandeminin yarattığı kapatılmışlık hissi, artan şiddet ve beden bütünlüğünü hedef alan politikalar, bu hissin ilk akla gelen nedenleri.

NİLGÜN YELPAZE

Feminist ve distopya kelimeleri yan yana pek yakışmıyor ancak Margaret Atwood'un 1985 yılında yazdığı bu romanı başka türlü tarif etmek zor. Keza günümüzün ataerkil koşullarının biraz daha ileriye götürülmüş ve var olan sınırlı kazanımların da birer birer elimizden alınmış olduğu bir dünyanın kadınlar için nasıl da bir cehennem olabileceğini anlatıyor. Her distopya gibi aslında yaşadığı devri anlatıyor ve bizler de distopyanın bahsettiği gelecek günler gibi benzer bir distopyanın içerisinde yaşıyoruz.

Kitapta ABD hükümeti yıkılarak yerine Gilead adı verilen son derece ataerkil, totaliter ve teokratik bir devlet kurulmuştur. Bu devleti yönetenler asker erkeklerdir ve son derece kontrole dayalı ve insanların kategorilerine göre keskin çizgilerle birbirinden ayrıldığı bir toplum inşa edilmiştir. Bu kategorilerin başlıcaları yönetici asker erkek sınıfı, onların eşleri, istihbarattan ve güvenlikten sorumlu yine erkeklerden oluşan 'Gözler' ve romanın ilk kez çevrildiği haliyle 'damızlık kızlar'dan oluşuyor.

Dünyada doğurganlık oldukça azalmış, yeni doğan sayısı azaldıkça insan türünün yok olma tehlikesini kendine bahane eden radikal dinci bir grup yönetimi kadın bedenini baskı altına alma yöntemi ile ele geçirmiştir. Ve bu gelişme birdenbire değil kademe kademe yaşanmıştır aslında. Yeni düzende, hala doğurabilme kapasitesine sahip kadınlar adeta köleleştirilerek yönetici sınıftaki erkekler ve onların eşlerinden oluşan ailelere damızlık kız ve hizmetçi olarak verilmiştir. Tamamen itaat etmesi, her ay belli günlerde 'kumandan' adı verilen bu erkekler tarafından eşlerinin de orada bulunduğu ritüelvari koşullarda tecavüze uğraması ve üzerinde hiçbir hak iddia edemeyeceği çocuklar doğurarak, ardından da başka evlere gönderilmesi beklenmektedir bu kadınlardan.

Direniş de var

Tabii bütün bu baskılara rağmen romanda direniş de var ve kadınlar bu düzeni yıkmak için sessizce örgütleniyorlar. Yazar Margaret Atwood, bu kitabı bir feminist distopya olarak değil bütün toplumun etkilendiği ve baskı altında olduğu bir distopya olarak kurguladığını söylüyor. Toplumdaki eşitsizlik ve sömürünün kaynağının ataerki olduğunu öne süren ideolojiler çerçevesinden bakarsak, bu haklı bir söylem olabilir, keza dönemin en çok beğenilen ve hala adından söz ettiren ve en çok bilinen distopya, 1984’de aslında bütün bir toplumu ilgilendirmesine rağmen ana karakter bir erkektir ve burada toplumsal cinsiyet ayrımına gidilmez. 

Tamamen beyaz bir Gilead

Öte yandan Margaret Atwood bu kitapta ırkçılık ile cinsiyetçiliğin birbiri ile ilişkisini göz ardı etmesi ve Amerikan toplumuna eleştirel bir gözle baktığı halde siyahları tamamen başka bir yere göndererek bu meseleyi distopyasının dışında tutması ile eleştirilir. Tamamen beyaz bir Gilead yaratmıştır eserinde, ancak bunun da distopyanın bir parçası olduğu ve siyahların distopik evrendeki ırkçılık nedeniyle lafının geçmediği de söylenir.

Roman yayınlandığı 1985 yılında Governor General Ödüllerini, 1986 Booker Ödülü’nü ve Nebula Ödülü’nü, 1987'de de Arthur C. Clarke Ödülü’nü kazandı. 1990 yılında filme, 2000 yılında operaya ve 2017 yılında da bir televizyon dizisine uyarlandı. 

27 Nisan’da gösterimde

Bu hafta bu köşede Damızlık Kızın Öyküsü'nden bahsetmemizin nedeni ise, işte bu kitaptan aynı isimle uyarlanan ve 2017 yılında başlayan televizyon dizisi. Dizinin en yeni, yani dördüncü sezonu 27 Nisan’da gösterime giriyor. Hala kitabı okumayanlar ya da hala diziyi izlemeyenler için bir tanıtım yapalım, izleyenler için de hatırlatma. 

Damızlık Kızın Öyküsü'nde her sosyal grup belli bir renkte giyiniyor. Kaçırılan, esir olarak tutulan ve toplu olarak kamplarda itaat etmek için işkenceden geçirilen, emeği ve bedeni sömürülen, tecavüz yoluyla yeni toplum için çocuk doğurmaları ve ardından bu çocukları hiç görmemeleri beklenen ‘damızlık kızlar’, adeta bu totaliter sistem içerisinde mecburen hala cinselliği barındırdıkları ve bu yüzden de tehlikeli olduklarını hatırlatırcasına kırmızı renkte giyinirler. Bu kırmızı renkli uzun pelerinli kostümler ve onların sağa sola bakmalarını ve birbirleriyle konuşmalarını engelleyen şapkalar, dizinin ilk çıktığı yıllarda birçok farklı ülkede kadın eylemlerine ilham oldu ve bu kostümlerle eylemler düzenlendi.
Dizinin başrolünde başarılı oyuncu direnişçi karakteriyle Offred’i canlandıran Elizabeth Moss yer alıyor, hem sektördeki kadın hakları ihlallerini göz önüne getirmeyi ihmal etmeyen hem de son yıllarda çoğunlukla güçlü kadın temalarının olduğu yapımlarda oynayan Elizabeth Moss, bu performansıyla Altın Küre ödülüne layık görüldü. 

  • Dizi üç sezona yayıldıkça kitaptaki hikayenin dışına çıktı ve olaylar ve karakterler çeşitlendi. Son sezonda hem baskı hem de direniş yoğunlaşmış, ancak hikaye uzadıkça bölümlerin temposu da oldukça düşmüştü. Dolayısıyla 27 Nisan’da başlayacak olan yeni sezonun, dizinin başlardaki çizgisini tutturup tutturamayacağı merak konusu.

Başlardaki çizgisini tutturabilecek mi?

Dizi üç sezona yayıldıkça kitaptaki hikayenin dışına çıktı ve olaylar ve karakterler çeşitlendi. ‘Marta’ adı verilen hizmetçi kadınlarla ‘damızlık kızlar’ arasında baştan tansiyonlu bir ilişki varken, bu ilişki direniş geliştikçe dayanışmaya evrildi ve aslında Martaların da kendi aralarında örgütlendiği ortaya çıktı, o esnada ellerinden bütün politik ve sosyal hakları alınmasına rağmen kumandanların eşleri olarak belli ayrıcalıklardan (kumandanlar istediği ölçüde) yararlanan üst sınıf kadınlar ise kadın dayanışması noktasında sınıfta kaldı. Bu noktada dikkate değer olan Serena Joy karakteri, aslında bütün bu toplumun mimarı olarak entelektüel bir kadın olsa da sistem değişikliğinden sonra kocası tarafından sadece bir eş rolüne düşürülerek sesi tamamen kısıldı. Yine de dizideki her kadın gibi stratejik ve bağımsız kararlar veren Serena da direnişi ve kadınları desteklemek yerine kendi bireysel çocuk sahibi olma arzusunu takip etti. En son sezonda hem baskı hem de direniş yoğunlaşmış, ancak hikaye uzadıkça bölümlerin temposu da oldukça düşmüştü. Dolayısıyla birkaç hafta içerisinde başlayacak olan yeni sezonun dizinin başlardaki çizgisini tutturup tutturamayacağı merak konusu.

Aslında yakın zamanda yeni sezonun başlayacak olmasının yanı sıra aklımıza bu diziyi düşüren bir diğer etken de dünya genelinde kadınlar ve LGBTİ’ler için bir distopyada yaşadığımız hissinin giderek yoğunlaşması. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkmak isteyen Türkiye ve Polonya, Macaristan gibi ülkeler başta olmak üzere erkek egemen şiddetin giderek kurumsallaşması, pandeminin yarattığı kapatılmışlık hissi, artan şiddet ve beden bütünlüğünü hedef alan politikalar bu hissin ilk akla gelen nedenleri. Belki de bunun karşısında edebiyatta ve sinemada feminist ütopya örneklerine bakarak sokaktaki kadın direnişinin yanında bize başka neler nefes aldırabilir bunları araştırabiliriz. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.