Direnişin paradigması

Zozan SİMA yazdı —

6 Nisan 2021 Salı - 23:00

  • Kürdistan’daki siyasi soykırım operasyonları ve belediyelere atanan kayyumlara karşı bu ortak direniş olsaydı Boğaziçi Üniversitesi'ne atanan kayyumların önüne geçilebilirdi. Kürdistan’daki kadın kurumlarının kapatılması, eşbaşkanların ve Kürdistan kadın özgürlük hareketi aktivistlerinin tutuklanmasına karşı ortak bir direniş yürütülseydi, İstanbul Sözleşmesi’ni fesh eden sürecin önüne geçilebilirdi. Direniş; demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmaya dayalı gelişirse faşizmin çarkı kırılabilir.  

Yaşamı bütünlüğü içinde algılayan kadim zamanların insanları, insanı küçük bir evren, evreni büyük bir insan olarak algıladılar. Kadın-doğa, yaşam-kadın arasında kurulan bağlara dayalı gelişen düşünce hakikate ulaşma yöntemleri olan mitoloji, felsefe, dinlerde bütüncül bakış açısını oluşturdu. Kadının bedeni ile doğa ve geliştirdiği toplumsallık arasında bu eksende bağlantılar kuruldu. Mevsim döngüleri ile doğup ölen ve yeniden doğma hali insan yaşamının da diyalektiği sayıldı. İnsanı mikro kozmoz evreni makro kozmoz ya da evreni insan-ı kebir, insanı ise insan-ı sağir biçiminde tanımlayan felsefe ve inançlar, bütüncül paradigmaya sahiplerdi. Bu paradigmada herşeyin birbiriyle ilişkili olduğu düşünülürdü. Hermetik düşünceyi temsil eden Zümrüt Tabletler’de bu gerçeklik, ‘Aşağıda olan yukarıda olan gibidir, yukarıda olan da aşağıda olan gibidir ve birlikte tek bir şeyin mucizesini gerçekleştirirler’, biçiminde dile gelir. Ortadoğu bilgelik geleneğinde ve henüz tartışma kapıları kapanmadan önce İslam felsefesinde bu paradigmanın derin izleri vardı. 

Avrupa merkezli bilim, bu gerçekliği değiştiren bir paradigmasal dönüşümle dünyanın bir makine gibi görülmesine yol açtı. Beyaz, Avrupalı erkeği her şeye üstün kılarken, insanların kendi arasındaki bağları ve doğa ile olan ilişkilerini de sınıflandıran hiyerarşiler kuruldu. Neredeyse tüm dünya dillerinde dişil olan ve Kürtçe’de kendi kendine doğurabilen anlamına gelen xwe-za- doğaya bakış açısı değişti. İnsan doğa ilişkisi artık ana-çocuk ilişkisi değil, Avrupa merkezli bilimin kurucu babalarından F. Bacon’un ifade ettiği gibi tecavüz edilip sırları öğrenilmesi gereken bir canavar haline getirildi. İnsan olmanın şartı doğa ile uyumlu biçimde yaşamın anlamını çözmekten çıkıp bir savaş ilişkisine dönüştü. Doğaya karşı savaş, doğayı yenmek insan ve toplum olmanın gereğiymiş gibi gösterildi. Doğa ile dişil ilkeler ve kadın eksenli kurulan bağlar dönüştükçe ekolojik sorun derinleşti. Bütüncül paradigmanın yerini mekanik paradigmanın almasında yaşam, doğa ve toplum arasındaki bağların kurucusu kadın üzerindeki tahakküm belirleyicidir. Ezilen halkların ve doğanın kadınlara benzetilerek hedeflenmesi, saldırıya uğraması bundandır.

Bu bakış açısına dayalı biçimde geliştirilen ilişkiler hep özne-nesne, ezen-ezilen ikilemine oturtulur. Üstün ırklar, üstün inançlar, gelişmiş toplumlar-ilkel toplumlar, vahşi-medeni ayrımları ile katliamların bilimsel gerekçeleri oluşturuldu.

Demokratikleşmemenin temelindeki sorun, bu hiyerarşik bakış açısında yatar. Toplumdaki her rengin korunması, söz irade sahibi olmasını sağlayacak ilişkiler yerine tek rengin karanlığı bu paradigmanın ürünüdür. Bir ormanın renkliliğini, birbirine bağlı eko sistemini andıran toplumsal yapı yerine tüm ormanı tek tip odunlara dönüştüren sistemler hakim hale geldi. Faşizm kelimesi de tam bunu ifade edecek biçimde aynı ölçüde kesilmiş balta sapları anlamına gelir. Aynı uzunluk ve kalınlıkta kesilmiş bu sapları sıkıca bağlayan bir iple tüm toplum cendereye alınmış olur.

Faşizmin ağaçları balta saplarına dönüştüren sistemi ancak bir ormanın bütünlüğü içindeki mücadele ile aşılır. Bu nedenle direnişin de bir paradigma değişimine ihtiyacı var.

Türkiye’de demokrasi, toplumsal özgürlükler, kadın ve ekoloji mücadelesinin başarısı ancak Kürdistan özgürlük mücadelesi ile bütünleştiğinde sonuç alır. Kürdistan özgürlük mücadelesi açısından da bu geçerlidir. Kürdistan’daki siyasi soykırım operasyonları ve belediyelere atanan kayyumlara karşı bu ortak direniş olsaydı Boğaziçi Üniversitesi'ne atanan kayyumların önüne geçilebilirdi. Kürdistan’daki kadın kurumlarının kapatılması, eşbaşkanların ve Kürdistan kadın özgürlük hareketi aktivistlerinin tutuklanmasına karşı ortak bir direniş yürütülseydi, İstanbul Sözleşmesi’ni fesh eden sürecin önüne geçilebilirdi.

Hizbulkontra Kürtler ve Barzanicilerin Kürdistan özgürlük hareketine dönük  dinci ve milliyetçi söylemleri bu bağı kırma hedefindedir. Sol içindeki şovenizm, feminist mücadele içindeki liberalizm de bu bağı önleyicidir. Ekolojik mücadele içindeki darlık da bu bağı yeterince görememektedir. Demokrasi mücadelesindeki tek yönlülük de diğer bir engeldir. Bu çarkın zarar verdiği ve vereceği her kesimin, mücadelenin Kürdistan özgürlük hareketiyle bütünleşen bir mücadele perspektifi olmak durumundadır. Direniş; demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmaya dayalı gelişirse faşizmin çarkı kırılabilir.  

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.