Hindistanlı avukat ve yazar Nandita Haksar ile söyleşimizin ikinci bölümünde Hindistan’ın stratejisini konuştuk:

  • Hindistan gerçekten de akıl almaz bir çeşitliliğe sahip: diller, kültürler, tarihsel birikim… Hindistan Antropolojik Araştırmaları’nın kapsamlı 'Hindistan Halkları' projesine göre, ülkede 4 bin 635 farklı topluluk yaşıyor. Kültürel çeşitliliğin en yoğun olduğu bölge ise yedi eyaletten oluşan Kuzeydoğu Hindistan. Bu bölgede yaklaşık 200 topluluk bulunuyor.
  • Hindistan, kabile halklarını rezervasyonlara (özel, ayrı yerleşim bölgelerine) kapatmadı; anayasada onlar için özel bir yönetim öngördü, kültürlerine ve eğitim kurumlarına sahip olma haklarını tanıdı. Hindistan Anayasası'nın büyük bölümü, Gandhi'yi birçok açıdan eleştirmiş olan Dalit lider Dr. Ambedkar tarafından yazıldı.
  • Hindistan'daki kurumsallaşmış eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı mücadele, parçalanmış durumda. Sınıfsal sömürüye karşı mücadeleyi, ağırlıklı olarak sendikalar ve komünist partiler yürütüyor. Ancak bunlar, kast sistemi ve ataerkillikle mücadeleyi her zaman çok güçlü biçimde içselleştirmediler.

 

DEVRİŞ ÇİMEN/BADEN

1 milyar 470 milyonluk nüfusuyla dünyanın en kalabalık ülkesi haline gelen Hindistan, çok kimlikli, çok inançlı ve geniş bir kültürel çeşitliliğe sahip. Otuz yıldır ülkede insan hakları avukatı, aktivist ve yazar olarak çalışmalar yürüten Nandita Haksar, bu yapının iç dengelerini ve küresel siyasetteki rolünü değerlendiriyor. Hindistan'ın kimseyle düşman olmadan yürüttüğü “çoklu ittifak" odaklı pragmatik dış politikasına atıfta bulunarak, “Dış politika, iç politikanın bir uzantısıdır” diyor. Haksar ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin ikinci bölümünde; Hindistan'ın IMEC Koridoru'na yaklaşımını, başta komşuları olmak üzere Çin ve İsrail ile olan ilişkilerini ve Batı ile Küresel Güney arasında köprü kurmayı hedefleyen "stratejik özerklik" politikasını nasıl şekillendirdiğini konuştuk.

Hindistan Halk Partisi (BJP) taraftarları, Nagaon'daki mitingde Başbakan Narendra Modi'yi karşılarken./foto:AFP

Hindistan, dünyanın en yüksek kültürel çeşitliliği ve en kalabalık etnik yapıya sahip ülkelerinden biri. Bu kadar karmaşık bir yapıya rağmen her eyalette farklı kültürler, diller varken halkların, "haklara sahip olma hakkı" nasıl korunabiliyor? Peki bu nasıl işliyor?

1947'de Hindistan bağımsız olduğunda, Hindistan Dominyonu'nun coğrafi sınırları içinde yaklaşık 552 prenslik vardı. Bunları birleşik bir ulus haline getirmenin ne kadar zor olduğunu tahmin edebilirsiniz. Hindistan gerçekten de akıl almaz bir çeşitliliğe sahip: diller, kültürler, tarihsel birikimler… Hindistan Antropolojik Araştırmaları'nın kapsamlı 'Hindistan Halkları' projesine göre, ülkede 4 bin 635 farklı topluluk yaşıyor. Kültürel çeşitliliğin en yoğun olduğu bölge ise yedi eyaletten oluşan Kuzeydoğu Hindistan. Bu bölgede her biri farklı dil, giyim, mutfak, din ve adetlere sahip yaklaşık 200 topluluk bulunuyor. Hindistan asimilasyonu değil, kültürel çeşitlilik ve siyasi birlik temelli bir politika benimsedi. Bunun çarpıcı bir örneği 1948 Londra Olimpiyatları'nda yaşandı. Hindistan heyeti oldukça kalabalıktı; altın madalya kazanan çim hokeyi takımı ve yalınayak oynayan bir futbol takımı vardı, çünkü futbolcular ayakkabı giymekten rahatsızlık duyuyorlardı. Bayrağı taşıma görevi ise Kuzeydoğu Hindistan'dan Hristiyan Naga kökenli bir sporcu Talimeren Ao'ya verilmişti. Onu seçmelerinin sebebi İngilizce bilmesiydi. Bir İngiliz takımının neden bot giymediğini sorduğunda, verdiği ünlü cevap şuydu: "Futbol futboldur, botbol değil."

Hindistan, kabile halklarını rezervasyonlara (özel, ayrı yerleşim bölgelerine) kapatmadı; anayasada onlar için özel bir yönetim öngördü, kültürlerine ve eğitim kurumlarına sahip olma haklarını tanıdı ve onlar için kontenjan ayırdı. Dezavantajlı halklar, özellikle de "Dokunulmazlar" olarak anılan Dalitler için özel sosyal hizmet programları vardı. Hindistan Anayasası'nın büyük bölümü, Gandhi'yi birçok açıdan eleştirmiş olan Dalit lider Dr. Ambedkar tarafından yazıldı. Hindistan'ın kamu sektöründe çalışan işçilerle röportajlar yaptım. Ülkenin dört bir yanından gelen işçiler bir araya geliyor ve yeni bir ulus devlet inşasına katkıda bulunmaktan gurur duyuyorlardı. Hatta Hindistan toparlanana kadar kendi taleplerini ertelemeye bile karar vermişlerdi. Farklı dilleri ve kültürleri teşvik eden kurumlar vardı, bir Ulusal Dram Sanatları Okulu vardı. Ne yazık ki, kültürel çeşitliliği kutlayan bu Hindistan vizyonu yıllar içinde aşındı. Bunun birçok nedeni var ve tek bir röportajda bunları tam olarak ele almak mümkün değil. Tarihsel nedenlerden biri, 1857-1947 arasında Hindistan'ı yöneten İngiliz sömürgeci gücünün "böl ve yönet" politikalarına dayanan fay hatlarıdır. (Hindistan'ın bazı bölgeleri Portekiz, bazıları da Fransız egemenliğindeydi.)

İkincisi, kimlikler siyasi partiler ve devlet dışı aktörler tarafından silah haline getirildi. Bu kimlikler, devletten ayrıcalıklar koparmak için kullanıldı. Üçüncüsü, Hint devletinin giderek artan otoriter doğası. Bu otoriter yapı, halkın dikkatini işsizlik veya yoksulluk gibi temel meselelerden uzaklaştırmak zorundaydı. Bu durum yıllar içinde daha da büyüdü. Kimlikleri silah haline getirme yöntemlerinden biri de toplulukları sınıflandırmak oldu ve bu ülkenin farklı bölgelerinde farklı biçimler aldı. Bu; tarih ders kitaplarının yeniden yazılması, azınlıklara yönelik fiziksel saldırılar ve Hindistan'ı tek kültür, tek dil ve tek tip bir halk olarak kutlamaya yönelik bir baskı şeklinde kendini gösterdi. Bence demokratik ve sosyalist değerlere dayanan bu Hindistan vizyonunun hatırası kolay kolay silinemez çünkü Hindistan fikri, kültürel çeşitliliği kutlama ve hoşgörü fikrine derinden bağlıdır. Birçok insan kendi yöntemleriyle - müzik, şarkılar, tarih yazımı yoluyla - bu vizyonu canlı tutuyor. Milyonlarca insan da bu geleneği, hoşgörü ve iyi niyet temelindeki sıradan gündelik hayatlarıyla yaşatıyor.

Nandita Haksar kimdir?

Nandita Haksar, 1955 yılında doğdu. Babası o dönemde diplomat olduğu için çocukluğu ve gençliği farklı yerlerde geçti. Yükseköğrenimini Yeni Delhi'deki Delhi Üniversitesi ile Jawaharlal Nehru Üniversitesi'nde (JNU) tamamladı. Kadın hakları hareketindeki aktif rolü nedeniyle hukuka yönelmeden önce bir süre gazetecilik yaptı. Son otuz yıldır insan hakları avukatı, aktivist ve yazar olarak çalışıyor. İnsan hakları ve mülteci hukuku alanlarında birçok hukuki emsal kararın alınmasını sağladı. Hindistan mahkemelerindeki davaları üstlenmenin yanı sıra uluslararası mahkemeler ile komiteler önünde de savunmalar yaptı. Çeşitli üniversitelerde insan hakları ders programları geliştirdi ve bu alanda dersler verdi.

Kitapları

Demystification of Law for Women (Kadınlar İçin Hukukun Gizemini Çözmek - 1986), Framing Geelani, Hanging Afzal: Patriotism in the Time of Terror (Geelani'ye Kumpas, Afzal'ı Asmak: Terör Döneminde Vatanseverlik - 2007), Rogue Agent: How India's Military Intelligence Betrayed the Burmese Resistance (Haydut Ajan: Hindistan Askeri İstihbaratı Burma Direnişine Nasıl İhanet Etti - 2009) ve Mohammad Aamir Khan ile birlikte kaleme aldığı Framed as a Terrorist (Terörist İlan Edilmek - 2016) başta olmak üzere birçok kitabın yazarı.

Hindistan'da sınıf sömürüsü, kast sistemi, ırkçılık ve ataerkil baskı biçiminde kurumsallaşmış eşitsizlik ve adaletsizliğin hüküm sürdüğünü söylüyorsunuz. Bunlar varken demokratik katılım nasıl işleyebilir?

Hindistan'daki kurumsallaşmış eşitsizlik ve adaletsizliğe karşı mücadele, parçalanmış durumda. Sınıfsal sömürüye karşı mücadeleyi, ağırlıklı olarak sendikalar ve komünist partiler yürütüyor. Ancak bunlar, kast sistemi ve ataerkillikle mücadeleyi her zaman çok güçlü biçimde içselleştirmediler.

Kast temelli baskı ve ayrımcılıkla mücadele edenler ise büyük ölçüde Dalit gruplarıdır; onlar da sınıf sömürüsünü kendi gündemlerine dahil etmezler. Ancak Dalit hareketini ırkçılık karşıtlığıyla ilişkilendirmişlerdir. Geçmişte ABD'deki siyahi hareketiyle bağlantı kurmaya bile çalışmışlardır. Bununla birlikte, Dalit hareketinin, Moğol ırkından oldukları için ayrımcılığa ve ırkçı saldırılara uğrayan Kuzeydoğu halklarıyla ittifak yapmadığını da belirtmek gerekir. Kuzeydoğu halkları ırkçılık sorununu gündeme getirdi. Ancak bu genellikle bir hareket olarak değil, bireysel vakalar temelinde kalır. Çünkü onlar daha çok kendi ırklarını ve etnik kimliklerini savunmaya dayalı self-determinasyon (kendi kaderini tayin) hareketlerinin içindedirler.

Ataerkillik karşıtı harekete gelince, bu hareket oldukça zayıf. Kadınlar dindar sağ tarafından milyonlarca kişilik kitleler halinde seferber ediliyor ve bu kadınlar ataerkilliği kutluyor. Özerk kadın hareketleri ya da feministler ise son dönemde kayda değer hiçbir müdahalede bulunmadı. Bunun kısmen açıklaması şu olabilir: Özerk kadın hareketinin liderliğinde, yoksul kadınların davalarını üstlenmiş olsalar bile, elit kökenli feministler vardı. Belki de Hindistan'da yükselen otoriterliğe karşı güçlü bir demokratik hareket görmememizin nedeni, her anlamıyla demokratik olan bir Hindistan vizyonu inşa edememiş olmamızdır. Sınıfı, kastı, ırkı ve ataerkilliği, demokratik bir siyaset fikrine eşit derecede zararlı gören bir vizyondan bahsediyoruz. Ancak bunlar çok büyük genellemeler. Tüm bu ayrı gruplar ve örgütler arasında ittifak kurmaya çalışan insanlara ve örgütlere dair ipuçları var. Zaman alacak ama koşullar insanları ittifaklar kurmaya ve baskıya karşı daha güçlü bir demokratik direniş inşa etmeye zorlayacaktır.

Narendra Damodardas Modi/foto:AFP

Hindistan, Batı ile Küresel Güney arasında köprü kurucu olarak kendini konumlandıran bir 'stratejik özerklik' politikası izliyor. Bunu destekleyecek kaynaklar neler?

Bu aslında yeni bir şey değil. Soğuk Savaş sırasında Hindistan diğerleriyle birlikte Bağlantısızlar Hareketi fikrini ileri sürdü ve geçen yıl Bandung Konferansı'nın 75. yıldönümünde birçok etkinlik düzenlendi. Tabii ki büyük fark şu: Bandung Konferansı sırasında Hindistan ve Çin çok yakın dosttu. Çin Başbakanı, Hindistan Başbakanı Cevahirlal Nehru'dan kendisini Hong Kong'dan Bandung'a götürecek bir uçak göndermesini bile istemişti. Nehru kabul etti ve "Keşmir Prensesi" adlı bir Air India uçağını gönderdi. Son anda Çin Başbakanı uçakta yoktu ama diğer Çinlilerle birlikte Vietnamlı bir gazeteci uçaktaydı. "Keşmir Prensesi" uçağı Bandung'a varmak üzereyken havada patladı ve olaya karışan Tayvanlının ABD tarafından Tayvan'a götürüldüğü ve asla iade edilmediği ortaya çıktı. Tabii bugün Hindistan ve Çin birbirinden uzaklaştı, bu yüzden stratejik ekonomik özerklik oldukça zor, özellikle de Hindistan ABD veya Avrupa'nın Çin'e karşı bir denge unsuru olarak kullanılmasına izin verirse. Birçok uzman, Çin'i düşman olarak görmeyen bir dış politikayı savunuyor. Özellikle Çin, Hindistan'ın iki yakın komşusu Pakistan ve Bangladeş'le de özel bir ilişkiye sahip. Son zamanlarda Çin, Hindistan'ın yeni büyükelçisini ağırladı ve belki önümüzdeki günlerde Hindistan ile Çin daha iyi bir anlayışa varabilir.

Hindistan, ABD, Japonya ve Avusturalya Dışişleri Bakanları buluşması/foto:AFP

Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) Hindistan'ın Avrupa ile bağlantıları açısından ne anlam taşıyor? İsrail ile stratejik ortaklık küresel güç dengesini ne ölçüde değiştiriyor?

Önerilen IMEC (India-Middle East-Europe Economic Corridor), demiryolu, gemi-demiryolu ağları ve karayolu taşımacılığı güzergâhlarından oluşacak ve iki koridora yayılacak: Doğu Koridoru (Hindistan'ı Basra Körfezi'ne bağlayan) ve Kuzey Koridoru (Körfez'i Avrupa'ya bağlayan). Bağlanacak limanlardan biri de İsrail'deki Hayfa. Birçok uzman, Hindistan'ın, altındaki bölgesel düzenin istikrarlı olmadığı bir koridora fazla siyasi sermaye yatırma riski taşıdığı konusunda uyardı. Uzmanlarımızdan biri, bu niyet beyanının (bağlayıcı olmayan bir mutabakat zaptı) "jeo-ekonomik bir kumar" olduğunu ve maliyetleri, zaman çizelgeleri ve somut finansman yapılarının belirsizliğini koruduğunu söyledi. Ben strateji uzmanı değilim ama Kuzeydoğu Hindistan ve Myanmar ile ilgilenen biri olarak, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne karşı geliştirilen Hindistan'ın "Doğu'ya Açılma Politikası"nı takip ediyorum. Ve burada görüyoruz ki Hindistan'ın Kuzeydoğu'daki iç politikaları, bu politikanın uygulanmasının önünde engel teşkil ediyor. Bence Hindistan, Çin ile Batı arasındaki vekalet savaşlarına oyun alanı olmaya izin vermemeli. Çin, Hindistan'ın iki komşusu Pakistan ve Bangladeş'le çok iyi ilişkilere sahipken Hindistan'ın onlarla iyi ilişkileri yok. Bu durum ortamı gerginleştiriyor ve Hindistan-ABD-Körfez-İsrail ekseni, Hindistan'ı kendi kalkınma ihtiyaçlarına odaklanmak yerine uluslararası rekabetlerin içine sokacaktır. Hindistan'ın komşularıyla iyi ilişkiler içinde olması şarttır ve bu, Hindistan'ın güvenliği için zorunludur. IMEC, Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne karşı bir hamle olarak kurgulanmıştır ve bu siyasi bir hatadır.

Hindistan, Batı ile yakın ilişkilerini Çin'e karşı bir denge unsuru olarak kullanırken aynı zamanda Rusya ile enerji ortaklığını sürdürüyor. Hindistan bu çelişkili ağda nasıl yol alıyor? Bu uzun vadede işleyebilir mi?

Hindistan, enerji ortaklığını Rusya'yla sürdürebilir, Çin'le iyi ilişkiler kurabilir ve Batı ile ilişkisini koruyabilirdi, ancak gerçekten demokratik bir siyasete sahip olsaydı. Çünkü bildiğimiz gibi dış politika, iç politikanın bir uzantısıdır. Geçmişte Hindistan, hem Sovyetler Birliği hem de Batı ile iyi ilişkilere sahipti. Artık tarihin belirli bir aşamasının ürünü olan Bağlantısızlar Politikası'na geri dönemeyiz; ama Hindistan daha incelikli bir yaklaşım geliştirebilirdi. Ne var ki dış politika iç politikanın uzantısıdır ve şu an için iç politikalarımız, halka pahalıya patlayacak ittifakları dikte ediyor.