İran halkı iki kötülük arasında

Dosya Haberleri —

İran / foto:AFP

İran / foto:AFP

İranlı yazar ve sanatçı aktivist Nasrin Parvaz ile İran’daki savaşın siviller üzerindeki etkilerini ve uluslararası toplumun rolünü konuştuk.

  • İran’da tutuklanmış, hapsedilmiş ve işkence görmüş biri olarak beni özellikle korkutan şey tutsakların durumu. İranlı yetkililer çok sayıda siyasi tutukluyu Evin Cezaevi’nden başka yerlere sevk etti. Bu açık bir alarm zili. 1980’de İran-Irak Savaşı başladığında tutuklular idam edildi. Yine, 1988’de ise Mücahitlerin İran’a saldırısından sonra 5 binden fazla siyasi tutuklu toplu infazlarla öldürüldü.
  • Politikacılarınızın bize ve ülkelerimize ne yaptığını görün. Sorunun mülteciler değil, hükümetlerinizin dış politikası olduğunu anlayın. Uyanın ve sizin gibi sıradan, masum insanları suçlamayı bırakın. Her savaş gibi bu savaş da yeni mülteciler yaratacak. Bu savaşın mağdurları Avrupa’nın kapısını çaldığında umarım bu insanlar bir “yabancı istilası” olarak görülmez.

SUNA ALAN/LONDRA

İranlı yazar, sanatçı ve insan hakları aktivisti Nasrin Parvaz, 1982’de İslam Cumhuriyeti tarafından tutuklandı ve 8 yılını İran zindanlarında siyasi tutuklu olarak geçirdi. Bu sürenin büyük bölümünü Tahran’daki Evin Cezaevi’nde geçiren Parvaz, işkenceye maruz kaldı ve birçok tutuklunun infazına tanıklık etti. Diasporadaki birçok İranlı gibi İran’daki gelişmeleri yakından takip eden Nasrin Parvaz, “Geleceğimizi şekillendirme hakkımızı kurşunlarla ve bombalarla bastırmaya çalışan güçlerin kim olduğunu biliyoruz ve İran halkı olarak iki kötülüğe karşı mücadele ediyoruz: İslam Cumhuriyeti ve Batılı güçler'' diyor. Parvaz ile İran’daki savaşın siviller üzerindeki etkilerini, cezaevlerindeki siyasi tutsakların durumunu ve uluslararası toplumun rolünü konuştuk.

Nasrin Parvaz kimdir?

Nasrin Parvaz, İran’da 8 yıllık tutukluluğun ardından 1993’te Londra’ya yerleşti. O tarihten bu yana sürgünde yaşıyor. Parvaz, yaşadığı travmayı yazı, sanat ve insan hakları savunuculuğu yoluyla kamusal bir tanıklığa dönüştürdü. Hapishane deneyimlerini “İran'da Bir Kadının Mücadelesi: Bir Hapishane Anısı” ve “X'den A'ya Gizli Mektuplar” gibi eserlerinde anlattı.

Son dönemde İran’a yönelik saldırıların artması sivillerin günlük yaşamını ve güvenlik hissini nasıl etkiliyor?

Rejimin on binlerce insanı katletmesinin üzerinden henüz iki aydan az zaman geçti. Şimdi ise gökten ölüm yağıyor. Savaşın ilk gününde bir ilkokul bombalandı ve 150’den fazla çocuk hayatını kaybetti. Ardından Tahran’da sağlık tesislerinin yakınlarında gerçekleşen saldırılara ilişkin haberler geldi. Bu olaylar Batı medyasında çok sınırlı yer buldu. Oysa İran’daki insanlar için bu saldırılar, sivil yaşamın doğrudan hedef alındığı duygusunu giderek güçlendiriyor. Batı medyası, yabancı bir ülkede insanların bombalanmasını ve öldürülmesini normalleştiriyor. Eğer hayatını kaybeden çocuklar Amerikalı ya da İsrailli olsaydı, haberlerin tonu tamamen farklı olurdu. Batı medyası, İran’a karşı “resmi” savaşın başlamasından 28 gün önce İsrail’in İran’daki fabrikalara yönelik saldırılarını da büyük ölçüde görmezden geldi. Bu saldırılarda insanlar öldü, büyük depolar ve binalar yok edildi. Ancak ana akım haber kanallarında bu olaylar neredeyse hiç yer almadı.

İslam Cumhuriyeti ise zayıf görünmemek için İsrail’in İran’ı bombaladığını kabul etmedi. Patlamaları çoğu zaman gaz sızıntısı ya da sanayi kazası gibi açıklamalarla geçiştirdi. Benzer bir durum, Haziran 2025’teki sözde 12 günlük savaş sonrasında da yaşandı. Bu süreçte İsrail, İran’daki sivil altyapıyı hedef aldı. İnsanlar öldürüldü, evler bombalanarak insanlar evsiz bırakıldı, işyerleri yok edilerek birçok kişi işsiz kaldı.

Nasrin Parvazi, ABD-İsrail savaşı ardından İran’daki durumu böyle resmetti.

Devam eden savaş İran toplumunun rejime bakışını nasıl etkiliyor?

İran’daki insanlar yarım yüzyıldır travmatik koşullar altında yaşıyor. Kuşaklar boyunca insanlar yaşamamaları gereken şeylere maruz kaldı. Bugün ise patlayan bombaların sesleri, ölen arkadaşlarının ve akrabalarının haberleri ve zaten taşıdıkları yaraların daha da derinleşmesiyle yüz yüze yaşıyorlar. Başlangıçta bazı insanlar ABD-İsrail propagandasına inanarak bombaların özgürlük getirebileceğini düşündü. Hatta bombalar yağarken bunu kutlayanlar bile oldu. Ancak bu kadar ölüm ve yıkımdan sonra birçok kişi yanıldığını fark etti. Bunun tek istisnası Netanyahu’ya sadakat gösteren Pehlevi gibi görünüyor. İran’ın İsrail ve ABD tarafından ne kadar tahrip edildiği önemli değil, taç ona verilsin yeter. Bu savaş, rejimin mağduru olan sivillere ne kadar güçsüz bırakıldıklarını gösteriyor. Diktatörü ortadan kaldırmak için yine onun gibi birine, Rıza Pehlevi’ye ihtiyaç duyuldu. Bu durum, yıllardır rejim altında yaşayan İranlıların rejimi kendi güçleriyle devirmeye çalıştıkları sırada yaşandı. Batı bir kez daha insanların kendi kaderleri hakkında karar verme ve rejimin suçlularını yargılama hakkını ellerinden alıyor. Bu savaş dünyaya, değişimin ancak daha büyük güçlerin merhametine bağlı olarak gerçekleşebileceği mesajını veriyor.

Birçok İranlı halkı bombalayan ve ülkelerini yıkmaya çalışan güçlerin insanlıktan yoksun olduğunun farkında. Bizler, geleceğimizi şekillendirme hakkımızı kurşunlarla ve bombalarla bastırmaya çalışan güçlerin kim olduğunu biliyoruz ve İran halkı olarak iki kötülüğe karşı mücadele ediyoruz: İslam Cumhuriyeti ve Batılı güçler.

foto:AFP

Batılı ülkelerin İran’daki gelişmelere askeri veya siyasi olarak müdahil olmasının arkasındaki nedenler sizce nelerdir?

ABD ve İsrail uzun zamandır İran halkının bu rejimi istemediğini biliyor. Son ayaklanmalar da rejimin artık toplumu eskisi gibi kontrol edemediğini gösterdi. Bu nedenle rejimin gitmesi kaçınılmaz görünüyordu. Ancak İran’da rejimi sona erdirecek bir devrim yalnızca ülkeyi değil, tüm bölgeyi etkileyebilirdi. Komşu ülkelerdeki insanlar da Batı’nın desteklediği rejimlere karşı ayağa kalkabilirdi. Emperyalist Batı, kontrol edemeyeceği böyle bir gelişmeyi engellemek zorundaydı. İnsanları öldürmek ve yerinden etmek, rejime karşı yeni bir ayaklanmayı en azından bir süreliğine engelleyecektir.

Savaş ortamında İran’daki siyasi tutukluların hayatı ve güvenliği açısından hangi riskler ortaya çıkıyor?

İran’da tutuklanmış, hapsedilmiş ve işkence görmüş biri olarak beni özellikle korkutan şey tutsakların durumu. Gelen haberlere göre İranlı yetkililer çok sayıda siyasi tutukluyu Evin Cezaevi’nden başka yerlere sevk etti. Benim gibi eski mahkumlar için bu açık bir alarm zili. Tarih bize bunun ne anlama gelebileceğini gösteriyor. 1980’de İran-Irak Savaşı başladığında tutuklular idam edildi. Yine, 1988’de ise Mücahitlerin İran’a saldırısından sonra 5 binden fazla siyasi tutuklu toplu infazlarla öldürüldü. Birçoğu isimsiz mezarlara gömüldü. Bu toplu mezarlar, daha sonra yakınlarını kaybeden aileler tarafından tespit edildi.

foot:AFP

 

İran’daki cezaevlerinde şu anda tutulan mahkumların koşulları ve iletişim imkanları hakkında neler biliniyor?

İran genelindeki cezaevlerinde yaklaşık 100 bin kişi tutuluyor. Bazıları yirmi yılı aşkın süredir cezaevinde. Son ayaklanmalar sırasında on binlerce kişi tutuklandı. Aktivistler, gazeteciler, yazarlar, çifte vatandaşlığa sahip kişiler ve daha pek çok insan hapiste. Cezaevlerinde telefon ya da internet yok. Tutuklular aileleriyle iletişim kuramıyor. Bazı aileler Evin Cezaevi’nin kapısına gitti ama hiçbir yanıt alamadı.

Evin’de bazı yöneticilerin görevlerini terk ettiği, cezaevinde yiyecek sıkıntısı yaşandığı ve tıbbi bakımın olmadığı yönünde haberler var. Kadınlar koğuşu ile 7. koğuşa yalnızca ekmek verildiği söyleniyor. Ayrıca bazı cezaevlerinde infazların gerçekleştiğine dair haberler geliyor. Büyük Tahran Cezaevi’nin de ABD-İsrail bombardımanında zarar gördüğü bildirildi. Bu, geçen yıl İsrail’in Evin’i bombalaması sırasında tutukluların öldürülmesini hatırlatıyor. İran-Irak Savaşı sırasında da bir cezaevi Irak bombalarıyla vurulmuş ve mahkumlar hayatını kaybetmişti.

İslam Cumhuriyeti’nin kolluk güçlerinin misilleme olarak tutukluları öldürmesinden korkuyorum. Bunlar tanık olmadan, hesap sorulmadan öldürülebilecek insanlar. Dünya ABD-İsrail saldırılarının ayrıntılarını ve bölgedeki çatışmayı tartışmakla meşgulken bu suçlar kolayca örtbas edilebilir.

Uluslararası toplumun ve özellikle Batı halklarının İran’daki gelişmelere karşı nasıl bir tutum alması gerektiğini düşünüyorsunuz?

Trump ve Netanyahu İran’da yeni bir hükümetten söz ederken sanki İran halkı kendi geleceğini seçemeyecekmiş gibi konuşuyor. Batı toplumu, hükümetlerinin yaptıklarına karşı uyanıp ses çıkarana kadar dünya daha ne kadar sayıları az ama kana susamış erkek tarafından yönetilecek? Nasıl oluyor da bir pedofil bir savaş başlatıp binlerce insanın ölümüne yol açabiliyor? Dünyanın dört bir yanında insanlar neden kendi çıkarları için işleyen, yozlaşmış aşırı elitlerin değil, halkın yararına çalışan bir düzen kurmak için harekete geçmiyor?

Filistinlilere yönelik şiddet nasıl hâlâ sürüyorsa, insanlar müdahale edip bu şiddeti durdurmadıkça İran’da ve komşu ülkelerde de katliamlar sona ermeyecek. Saldırgan güçler kendilerini meşrulaştırmak için her fırsatı kullanacaklar. Şu anda İran halkı bombalar altında yaşıyor. Kendilerini savunma imkanları yok. Dünyanın diğer halklarının onların sesine kulak vermesi gerekiyor. Özellikle ekonomik çıkarların hedef alındığı protestolar etkili olabilir. Kapitalizm, sömürüsünün kesintiye uğramasından hoşlanmaz. İnsanlar sokaklara çıkabilir, yolları kapatabilir ve hükümetlerinden bu savaşı durdurmalarını talep edebilir.

 

* * *

 

İran idamlar protesto/Stockholm

İnsanlar idam edilirken izlediler

Batı’daki ilerici çevrelerin İran’daki insan hakları ihlallerine yaklaşımını neden eleştiriyorsunuz?

Batı’daki bazı ilerici çevreler İranlıların elli yıldır rejime karşı yürüttüğü mücadelede İran halkını yalnız bıraktı. Çünkü bu mücadele, kendilerini “anti-emperyalist” olarak tanımlayan bir rejime karşı yürütülüyordu. Oysa bu rejim yalnızca insanca yaşam, ifade özgürlüğü ve temel haklar isteyen insanlara işkence ediyordu. Rejim “Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm” diye bağırırken bütün muhalifleri idam ediyordu. Batılı entelektüeller bu sloganları duydu ama boynumuzdaki idam iplerini görmezden geldi. 1980’lerde -ben de dahil- yüz binlerce İranlı tutuklandı. Hepimiz ABD-İsrail ajanı olmakla suçlanarak idama mahkum edildik.

İnsanlar kendilerini tek bir güçle özdeşleştirmeye alıştı; bu yüzden Batı’nın saldırganlığına karşı çıkan birçok kişi, kendi halkını ezen bir rejimi destekler hale geldi. Ayaklanmalar ve ardından gelen katliamlar ise Batı’da sessizliği meşrulaştırmak için “ABD ve İsrail tarafından örgütlenmiş” diye damgalandı; böylece Devrim Muhafızları kendi vatandaşlarını öldürürken Batı’da ses çıkmadı.

Bugün Batı’da bazı insanlar bu savaşa karşı çıkıyor ama bunu İran’daki insanların acısı nedeniyle değil, yalnızca anti-emperyalist reflekslerle yapıyor. Oysa sokaklarda binlerce insan öldürülürken ve cezaevlerinde idam edilirken İran’daki insan hakları mücadelesine destek vermediler. Rejim, silahsız protestocuları ezdiğinde, onları kör ettiğinde ve yalnızca insan hakları talep ettikleri için hapse attığında el uzatmadılar. Şimdi ise Amerika ve İsrail bombaları tarafından öldürülenlerle dayanışma içinde olduklarını söylüyorlar ama çocukların öldürülmesine duydukları empati nedeniyle değil, anti-emperyalist refleksleri nedeniyle. Jin Jiyan Azadî hareketi sırasında çocuklar okullarda gazla hedef alındığında o empati neredeydi? Bu “ilerici çevreler” yalnızca Batılı hükümetlerin işlediği katliamlara karşı çıkıyor, tüm katliamlara değil.

Yine de İran’a ve Ortadoğu’ya yönelik bu savaşa son verilmesini talep etmek önemlidir. Belki buradan hareketle, katillerin hangi sloganları attığına bakılmaksızın bütün katliamlara karşı çıkmayı savunan bir tartışma başlatabiliriz.

Son olarak Batı’da mültecilerden rahatsız olanlara bir şey söylemek istiyorum. Hükümetleriniz sorunlarınızın sorumlusu olarak mültecileri gösteriyor ve siz de buna inanıyorsunuz. Oysa o insanlar sizin ülkelerinizde üretilen bombalardan kaçıyor. Mültecilerin ailelerini, arkadaşlarını, topraklarını geride bırakarak Batı’da yalnız ve çoğu zaman düşmanlığa maruz kalarak yaşamak zorunda olmasını kolay sanıyorsunuz. Biz İran’da ABD ve İsrail’in üzerimize yağdırdığı bombalardan kaçtık. Halk yoksulluk içinde yaşarken petrolümüzü ve zenginliklerimizi sömürmek için desteklenen rejimlerden kaçtık. Bir rejimin darağacından kurtulduk ama kendimizi yine aynı Batılı güçlerin kurduğu başka bir düzenin içinde bulduk. Politikacılarınızın bize ve ülkelerimize ne yaptığını görün.Sorunun mülteciler değil, hükümetlerinizin dış politikası olduğunu anlayın. Uyanın ve sizin gibi sıradan, masum insanları suçlamayı bırakın. Her savaş gibi bu savaş da yeni mülteciler yaratacak. Bu savaşın mağdurları Avrupa’nın kapısını çaldığında umarım bu insanlar bir “yabancı istilası” olarak görülmez.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.