IRKÇILIK

Cihan DENİZ yazdı —

10 Eylül 2020 Perşembe - 13:00

  • Bir yıl önce Sakarya’da bir Kürt genci sadece telefonda Kürtçe konuştuğu için ırkçı bir grubun saldırısı sonucu yaşamını yitirmişti. Bugün ise yine Sakarya’da kendi coğrafyalarında maruz kaldıkları ekonomik soykırım sonucu yaşamlarını sürdürmek için uzaklarda çalışmak zorunda bırakılan Kürtler saldırıya uğradı.

Yine Sakarya, yine bir ırkçı saldırı. Neredeyse bir yıl önce yine Sakarya’da bir Kürt genci sadece telefonda Kürtçe konuştuğu için ırkçı bir grubun saldırısı sonucu yaşamını yitirmişti. Bugün ise yine Sakarya’da kendi coğrafyalarında maruz kaldıkları ekonomik soykırım sonucu yaşamlarını sürdürmek için doğdukları topraklardan uzaklarda çalışmak zorunda bırakılan Kürtler saldırıya uğradı.

Bu ve benzeri saldırılar, faşizmin, ırkçılığın, ötekine dönük nefretin sadece polise, askere, mahkemelere özgü durumlar olmadığını; tersine bunların toplumun içine adeta bir kanser hücresi gibi yayıldığını göstermesi açısından çök önemli ve üzerinde kapsamlı şekilde durulması gereken durumlardır. Saldıranların sarf ettiği “burayı kendi memleketiniz mı zannediniz” sözleri ve bir Kürt kadınına sallanan yumruktaki kin ve nefret aslında Türk ırkçılığın küçük bir özetidir.

Hepimiz bu saldırının şahidiyiz. Kürt’ü de şahit, Türk’ü de şahit, valisi de, gazetecisi de şahit. Ama ne görüldüğü tekçilikle, inkarcılıkla, faşizmle aradaki sınırı belirlemektedir. Kürtler ve dostları Kürt kadınına sallanan o yumruğu kendi suratında hissetti. Bu saldırıda toplumdaki bir kesimin en derin hücrelerine işlemiş ırkçılığı gördü. İktidar, çevresi ama maalesef onlarla sınırlı kalmayacak şekilde bir kısım kendine muhalif diyen kesimler ise bu olaydaki ırkçılığın üstünü örtmenin çabasına giriştiler.

Şahit olduk, gördük diyorum da, aslında sosyal medya ve bir avuç özgür medya kurumu olmasaydı bu yaşananların hiç birini bilemeyecektik; nice olayda olduğu gibi duyulmadan, görülmeden yaşanıp gidecekti. İktidar güdümündeki medyada bu ve benzeri olaylarla ilgili tek bir haber çıkmamaktadır. Eğer bu saldırılar iktidara bağlı gazetelerde, televizyonlarda veya internet sitelerinde yer alabiliyorsa bunun tek nedeni artık saklanamayacak hale gelmiş o olaylardaki ırkçılığın üstünü örtmek, saldırıları basit adli olaylarmış gibi göstermek içindir. Tam da bu nedenle iktidar hakikatin üstünü örtmek için bir yandan gerçeği ortaya çıkaran gazeteci hakkında aslında saldıranların işlediği ’halkı kin ve nefrete tahrik suçundan” soruşturma açtılar.

Çünkü bu coğrafyanın muktedirlerine sorsanız, bu coğrafyada ırkçılık yoktur. Bunların hepsi, o klişe sözle “tam da milli birliğe ve bütünlüğe en ihtiyaç duyduğumuz anda” tezgâhlanmış oyunlardır, dış güçlerin provokasyonlardır. Üzerinde yaşayan tüm halkların soykırımdan geçirildiği bir coğrafyada, onlara göre, ne dün ne bugün ne de gelecek de; ne devlette ne de toplumun içinde ırkçılığın zerresini bile bulmak imkansızdır.

Hatta bu ülkede, kendisi ırkçı olanlar, bir adım daha ileri gidip, kimlikleri üstündeki baskılara karşı direnenleri, kendi kimliğini yaşayanları ırkçılıkla suçlamaktadırlar. Onlara göre sistemin tekçi, inkarcı saldırılarına karşı dili, kültürü yok olmasın diye mücadele eden Kürt ırkçıdır; onun kimliğini, dilini hedef alanlar değil. Bu zihniyete göre, sokakta Kürtçe konuşan ırkçıdır, ona saldıran değil. Aynı şekilde, bu anlayışa göre, her açtıklarında ağızlarından sadece nefret ve kin dökülen siyasetçiler değil; tek amacı bu coğrafyadaki tüm halkların, tüm inançların, tüm ezilenlerin özgürce ve barış içinde yaşaması için her türlü bedeli göze alarak mücadele eden HDP ırkçı bir partidir. Kulağa ve akla ne kadar saçma gelse de, bu coğrafyadaki hakim hakikati ters yüz eden “anlayış” budur.

Dolayısıyla da, coğrafyada yaşadığımız siyasi, iktisadi, toplusal, kültürel tüm sorunların çözülememesinin, çözümsüz kaldıkça kendini sürekli tekrar etmesinin ve hatta sürekli daha da ağırlaşmansın temelinde tam da bu “anlayış” yatmaktadır.

Diğer bir ifade ile Türkiye'de politik, toplumsal, ekonomik ve hatta bireysel hiçbir kötülük ile gerçekten yüzleşilemediği, hiçbirinin hesabı gerçek anlamda sorulmadığı için aynı kötülüklere belli zaman dilimlerinde bir kez daha ve bir kez daha maruz kalıyoruz. Her birinde toplum olarak daha da kirleniyoruz, daha da güçten düşüyoruz. Belki de en kötüsü artık kötülüklere alışıyoruz. Onları kanıksıyoruz. Hatta toplumun bir kesimi onları kötülük olarak bile görmez oluyor. Ve bu kötülükler toplumun genetiğine işleniyor ve nesilden nesile aktarılıyor.

Sonuç olarak, bizi sadece hakikat özgür kılabilir. Ve hakikat de, iktidarın tüm çarpıtmalarına, tüm üstünü örtme çabalarına rağmen ırkçılığın sadece devletin ve kurumlarının değil bizzat Türk toplumunun da önemli bir sorunu olduğudur. Ancak bu sorunla yüzleşebilirsek, sorunların çözümü için adımlar atabiliriz. Ve bu noktada, bu coğrafyada barış ve demokrasi mücadelesi veren “Türk” aydınlara, demokratlara, sosyalistlere büyük görevler düşmektedir.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.