Kürt meselesini İskoçya modeliyle düşünmek

Dosya Haberleri —

İskoçya/foto:AFP

İskoçya/foto:AFP

  • İskoçya örneği, 20. yüzyılda post-üniter devlet modellerinin geliştiği dünyada hem devletin bütünlüğünü koruyan hem de bölgesel özerkliği anayasal güvence altına alan nadir yaklaşımlardan biri olarak öne çıkıyor. Bu modelde İskoç halkı, hukuki ve siyasal düzeyde tanınan bir halk statüsüne sahip.
  • Türkiye Cumhuriyeti, idari yapısını katı üniter devlet anlayışı üzerine kurdu. Oysa Türkiye gibi çok kimlikli toplumlarda bu tür bir idari yapı, kriz kaynağıdır. İskoçya modelinin ayırt edici özelliği, kendine özgü bir çözüm biçimi olan “devolüsyon” (Yetki devri) kavramı üzerine inşa edilmesidir.

UMUT YILMAZ*

Kürt meselesi, Türkiye siyasi tarihinin yüz yılı boyunca sürekli bir “kriz alanı” olmaya devam etti. Bu krizin ivmesi zaman zaman düşerken, özellikle son elli yılda belirgin biçimde hız kazandı. Türkiye, dış politikasında bu sorunu uzun süre kendi iç meselesi olarak değerlendirse de zamanla Irak, Suriye ve İran denklemiyle birlikte Ortadoğu’nun tamamını ilgilendiren bir mesele haline geldi. Türkiye, ret, inkâr ve asimilasyon üçgeninde meseleyi indirgemeci bir perspektife taşıdıkça, Kürt meselesi daha köklü bir kriz alanı olarak varlığını sürdürdü. İktidarların dar politik yaklaşımları çerçevesinde zaman zaman sınırlı reform vaatleriyle çözülmeye çalışılsa da bu yaklaşımlar meselenin yapısal niteliğini dönüştürmeyi başaramadı. Tam aksine, Kürt meselesine dair çözümsüzlük, Türkiye toplumunun tümüne yayılan çok katmanlı bir krize dönüştü.

İskoçya modeline bakmak

Bugün Kürt meselesinin çözümüne dair en çok konuşulan şey, bu sorunun demokratik siyaset yoluyla çözülüp çözülemeyeceği. Cumhur İttifakı bu süreci “Terörsüz Türkiye” olarak tanımlıyor ve meseleyi daha çok güvenlik politikaları ekseninde ele alıyor. Sayın Öcalan ise bu süreci “Barış ve Demokratik Toplum” süreci olarak adlandırıyor ve meselenin yüzeysel değil, daha derinlikli ve tarihsel boyutlarıyla ele alınması gerektiğini söylüyor. Tam da bu noktada, birlikte yaşama dair başka ülkelerde geliştirilmiş modellerin tartışılması önemli hale geliyor. Bu yazıda, özellikle Birleşik Krallık içinde ortaya çıkmış olan İskoçya modeline bakarak, Türkiye’de Kürt meselesinin çözümünde böyle bir yaklaşımın imkânını birlikte düşünmeye çalışacağım.

Somut bir örnek

İskoçya, Birleşik Krallık’ın kuzeyinde yer alan bir ülke. 1998 tarihli “Scotland Act” ile Birleşik Krallık’ın anayasal bütünlüğü içinde kalmakla birlikte, kendi parlamentosuna, yürütmesine, hukuk sistemine ve belirli düzeyde mali özerkliğe sahip oldu. Yani İskoçya, egemen bir devlet değil; ancak siyasi ve idari özerklik açısından geniş yetkilere sahip bir bölge konumunda. Buna rağmen, İskoçya’nın sahip olduğu haklar iç yönetimle sınırlı değil. Kendi geleceğini tayin etme hakkı açısından da önemli bir eşiği geçmiş durumda. 2014 yılında yaptığı bağımsızlık referandumu, bu yönüyle hem Birleşik Krallık içinde bir ilki temsil ediyor, hem de self-determinasyon hakkının anayasal yollarla nasıl işletilebileceğine dair somut bir örnek sunuyor.

İskoçya örneği, 20. yüzyılda post-üniter devlet modellerinin geliştiği dünyada hem devletin bütünlüğünü koruyan hem de bölgesel özerkliği anayasal güvence altına alan nadir yaklaşımlardan biri olarak öne çıkıyor. Bu modelde İskoç halkı, kültürel bir kimlik olmanın ötesinde, hukuki ve siyasal düzeyde tanınan bir halk statüsüne sahip. İskoçya, kendi parlamentosu ve yürütmesi aracılığıyla karar süreçlerine doğrudan katılıyor; kolektif taleplerini ifade edebileceği temsil kanallarına sahip bulunuyor. Egemen bir devlet olmamasına rağmen, kendi kaderi üzerinde söz kurabilen, kurumsallaşmış bir halk olarak varlık gösterebiliyor.

 

foto:AFP

İskoçya modelinde idari yapı

Türkiye Cumhuriyeti, 1924 Anayasası ile birlikte idari yapısını katı üniter devlet anlayışı üzerine kurdu. Bu tercih, doğrudan Fransa modelinden esinlenmişti ve karar alma yetkisinin merkezin elinde toplandığı, yerel birimlerin ise merkezin uzantısı gibi işlediği hiyerarşik bir yapılanmayı esas alıyordu. 1982 Anayasası ise bu çizgiyi daha da sertleştirdi; yerel yönetimlerin yetki alanlarını daraltan, merkezi vesayeti pekiştiren bir anlayışı kurumsallaştırdı. Bu model, toplumu coğrafi, etnik, inançsal ve sosyolojik bakımdan homojen kabul eden bir varsayım üzerine inşa edildi. Oysa Türkiye gibi çok kimlikli, çok dilli ve çok inançlı toplumlarda bu tür bir idari yapı, giderek çözüm üretme kapasitesini kaybeden bir kriz kaynağına dönüşme riskini barındırır.

İskoçya modelinin ayırt edici özelliği, kendine özgü bir çözüm biçimi olan “devolüsyon” kavramı üzerine inşa edilmesidir. İngilizce “devolution” teriminden gelen bu kavram, Türkçeye “yetki devri” olarak çevrilebilir ve merkezi otoritenin, bazı karar alma yetkilerini yerel yönetimlere bırakmasını ifade eder. İskoçya’da bu süreç, 1977 yılında yapılan referandumla başlamış, ardından 1978 tarihli Scotch Act ile kurumsal bir yapıya kavuşmuştur. Bugün İskoçya Parlamentosu; sağlık, eğitim, çevre, tarım ve hukuk gibi pek çok alanda yasa yapma yetkisine sahiptir. Ayrıca bu kararları uygulama yetkisine sahip bir yürütmesi de bulunmaktadır. Burada mesele yalnızca kamu hizmetlerine erişim meselesi değildir. Asıl önemlisi, halkın kendi yaşamını ilgilendiren kararlarda doğrudan söz hakkına sahip olması, yani karar alma süreçlerinin pasif bir izleyicisi değil, aktif bir öznesi haline gelmesidir.

Valilerin seçilmesi

Türkiye’de hâlâ valiler merkezden atanmaktadır ve 5393 sayılı Belediye Kanunu ile 5302 sayılı İl Özel İdaresi Kanunu, yerel yönetimlere yetki devretmek bir yana, merkeze güçlü bir vesayet kurma imkânı sunmaktadır. Yerel yönetimler, seçilmiş olmalarına rağmen, denetim ve müdahale mekanizmaları yoluyla büyük ölçüde merkezi otoritenin denetimi altında tutulmaktadır. 2017 sonrasında uygulamaya konulan kayyum rejimi, zaten sınırlı olan yerel özerklik alanını daha da daraltmış; yerel yönetimlerin yetkisini tartışmalı olmaktan çıkarıp fiilen işlevsizleştiren bir düzeneğe dönüşmüştür. Oysa İskoçya modeli bize açık biçimde şunu gösteriyor: Yerelin gücü ve siyasal özerkliği ancak anayasal güvence altına alınarak korunabilir. Aksi durumda, idari yapıdaki her reform, siyasal iradenin sınırlarına takılmaya devam eder.

foto:AFP

İskoç modelinin anayasal boyutu

Anayasalar, toplumların ortak yaşam iradesinin yazılı ifadesidir. Bir arada yaşamanın; etik, ahlaki, sosyal ve kültürel ölçütleri anayasal metinlere yansır. Bir Anayasa’nın meşruluğu sadece niceliğiyle ölçülmez; halkın anayasaya olan bağlılığı ve saygısıyla ölçülür. Toplum sözleşmesi düşüncesini geliştiren kuramcılar, anayasa kavramına dair en rasyonel tanımları yapmıştır. Bu yaklaşımın özünde, halkın gönüllü olarak bir sözleşme imzaladığı; yani anayasa aracılığıyla ortak yaşam iradesini ortaya koyduğu ve birlikte yaşamanın temel kurallarını belirlediği anlayışı yatar.

Türkiye’de Kürt meselesinin çözümsüzlüğünü derinleştiren temel mekanizmalardan biri, bizzat anayasaların kendisi olmuştur. 1980 Anayasası da dahil olmak üzere yürürlüğe giren tüm anayasal düzenlemeler, katı üniter devlet anlayışına dayalı, tekçi bir yurttaşlık tanımı üzerine inşa edilmiştir. Bu tanımın dar çerçevesi içinde farklı kimlikler, kendilerini özgün biçimde ifade etme imkânından mahrum bırakılmıştır. Üstelik mevcut siyasal sistem, bu dışlayıcı yaklaşımı “eşit yurttaşlık” söylemi altında meşrulaştırarak, gerçekte asimilasyonist bir kurgunun aracı haline getirmiştir.

Herkes Türk'tür dayatması 

1982 Anayasası’nın 3. ve 66. maddeleri, bu tekçi anlayışın en açık yansımalarıdır.

* Madde 3: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.”

* Madde 66: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.”

Bu hükümler, anayasal yurttaşlık tanımını doğrudan “Türklük” kimliği ile özdeşleştirerek, bu etno-kültürel kimliği devletin kurucu normu haline getirir. Böylece sadece Kürtler değil; Araplar, Lazlar, Çerkesler, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler ve diğer kadim halklar da anayasal düzlemde yok sayılır. Kimliklerin çoğulluğunu tanımayan bu yaklaşım, Kürt kimliğini ya görünmez kıldı ya da doğrudan kriminalize ederek siyasal alanın dışına itti.

Bu durum, yurttaş olma olgusuyla etnik kimlik arasında bir gerilimi hep körükledi. Devlet ile birey arasında var olan bağ eşitlikle oluşturulmadı. Tam tersi hâkim olan kimliğe uyum sağlama şartına bağlandı. Bu nedenle Türkiye’deki Kürt meselesi aynı zamanda derin bir anayasal yurttaşlık krizi olarak da tanımlanabilir.

Türklüğün etnisiteyi ifade etmediği yönündeki görüş, Türkiye’de sıkça dile getirilir. Ancak mevcut mevzuatta bu söylemle çelişen birçok düzenleme mevcuttur. En bariz örnek, 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’nda karşımıza çıkar. Kanunun 12. maddesi, “Türk soylu yabancılar” olarak tanımlanan bir gruba istisnai vatandaşlık hakkı tanır. Uygulamada bu kategori; Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan ve Özbekistan vatandaşlarını kapsar.

Bu noktada şu sorular kaçınılmazdır: Madem anayasal “Türklük” tanımı etnisiteye dayanmıyorsa, Nusaybin ile arasına yalnızca bir sınır çekilmiş olan Qamişlo’lu bir yurttaş bu haktan yararlanabilir mi? Ya da Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi vatandaşı bir Kürt, aynı istisnai vatandaşlık hakkına sahip midir? Eğer “Türklük” etnik bir unsur içermiyorsa, yanıtın hukuken “evet” olması gerekirdi. Ancak uygulama, bunun aksini göstermektedir.

foto:AFP

Birleşik Krallık anayasası

İskoçya örneği, bu açıdan Türkiye’ye kıyasla oldukça farklı bir zeminde durur. Birleşik Krallık’ta anayasa, yazılı ve tekil bir metin halinde bulunmaz; aksine, teamüller, yasalar ve yargı içtihatlarından oluşan bir mevzuat bütünü olarak işler. Bu esnek anayasal çerçeve içerisinde İngiltere, İskoçya, Galler ve Kuzey İrlanda, anayasal olarak kurucu bileşenler olarak tanınır. Böylece her biri, ortak devlet yapısı içinde kendi siyasi varlığını koruyan ve belirli yetkilere sahip özerk unsurlar olarak konumlanır.

İskoç kimliği, bu anayasal yapı içinde meşru ve tanınmış bir konuma sahiptir. İskoçlar hem yerel parlamentoda hem de uluslararası platformlarda kendi siyasi temsillerini sağlayabilirler. İskoç vatandaşları, aynı zamanda Birleşik Krallık yurttaşıdır; ancak bu statü, onların İskoç kimliğini anayasal düzeyde özgürce ve eşit biçimde taşımalarının önünde bir engel değildir. Bu çift kimlikli model, bir yandan bir arada yaşama kültürünü derinleştirirken, diğer yandan etno-kültürel özneleşme sürecini güçlendirir ve kurumsal güvencelerle pekiştirir.

Üstelik 2014 yılında yapılan İskoçya bağımsızlık referandumu, anayasal düzeyde halkların kendi kaderini tayin hakkının işlevsel olarak işletilebildiğini gösterdi. Birleşik Krallık, bu referanduma hukuki ve siyasi meşruiyet tanıyarak, halkın iradesini sandığa yansıtmasının önünü açtı. Bu durum, demokratik olgunluğun yansıra anayasal esnekliğin ve siyasi cesaretin de somut bir göstergesidir.

Yerele yetki devri

Siyasal sistemlerin demokratik niteliği, sadece seçimlerin düzenli yapılmasıyla ölçülemez. Esas belirleyici olan, toplumun karar alma süreçlerine ne ölçüde dahil edildiğidir. Bu katılımın sağlanabilmesi için de merkezileşmiş yönetim anlayışının terk edilip yerelleşmenin ön plana çıkarılması gerekir. Türkiye’de Kürt meselesinin siyasi boyutu tartışılırken, uzun yıllardır “temsil krizi”, “meşruiyet açığı” ve “yerel öznelliğin bastırılması” başlıkları öne çıkmaktadır.

Ancak Türkiye’nin siyasal krizini Kürtlerden ibaret görmek, eksik bir değerlendirme olur. Bununla birlikte, Kürtlerin siyaset yapma hakkı önünde tarihsel olarak büyük engeller bulunduğu da bir gerçektir. Siyasi parti kapatmaları, siyasetçilerin faili meçhul cinayetlere kurban gitmesi, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılarak cezaevlerine gönderilmesi, belediye eşbaşkanlarının görevden alınarak yerlerine kayyum atanması gibi anti-demokratik uygulamalar, özellikle özneleşen Kürt siyasetini hedef alan sistematik pratikler olarak varlığını sürdürdü.

Yarın: Yazının ikinci bölümünde İskoç modelinin siyasi ve toplumsal boyutlarına yer verilecek.

* DBP Muş İl Eşbaşkanı

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.