Kürtleri Türkleştiremedi ama çocukları Alman ve ABD'li oldu
Dosya Haberleri —

Tankut ve Atatürk
- Güneş Dil Teorisi'nin mimarlarından olan eski istihbarat mensubu Hasan Reşit Tankut, yıllarca Kürtlerin Türk olduğunu ve Kürtçe diye bir dilin olmadığını kanıtlamak için çalışma yürütürken, oğlu Alman, kızı ise ABD vatandaşlığına geçti.
YILMAZ KAYA/AMED
Öksüz kaldıktan sonra Kürt bir ağa tarafından büyütülen, Güneş Dil Teorisi'nin mimarlarından olan eski istihbarat mensubu Hasan Reşit Tankut, 1927 yılında Kürtlerin Türk olduğunu ve Kürtçe diye bir dil olmadığını kanıtlamak için 3 yıl Kürdistan'da kalarak bu konuda kitap, makale ve raporlar yazdı. Kürtlerin nasıl Türkleştirileceğinin ve asimile edileceğinin yöntemlerini hükümetlere sunan, yazdığı kitaplarda ırkçılığı öne çıkaran Tankut'un oğlu Alman, kızı ise ABD vatandaşlığına geçti.
1891 yılında Elbistan'da doğan Hasan Reşit Tankut, subay olan babasının görev yaptığı Şam'da koleradan ölmesi üzerine öksüz kalınca Elbistan Kalaycık köyünden Seydo Ağa adında bir Alevi-Kürt tarafından büyütüldü. Polis zabıta müdürlüğü ve mutasarrıf görevlerinde bulunan Tankut, Cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte rejimin has adamlarından biri oldu. Bizzat Atatürk'ün emri ile Kürdistan için görevlendirildi. Güneş Dil Teorisi'nin mimarları arasında yer aldı ve Türk Dil Kurumu'nun kuruluş çalışmalarına katıldı.
İstihbarat elemanı olarak yetiştirildi
Almanya'da Hitler'in istihbarat teşkilatını kuran Walther Nicolai tarafından istihbarat konusunda yetiştirilen Tankut, MİT'in ilk kuruluşu olan Milli Emele Hizmet’in (MEH) Ankara Hacıbayram'da Şehit Keskin Sokak'ta tutulan binasında istihbarat elemanı olarak çalıştı. 19 Aralık 1926 yılında MEH'in kurulması ile birlikte Tankut, Atatürk tarafından Kürdistan özel yetkilisi olarak görevlendirildi.
Asayiş Müşaviri sıfatıyla Kürdistan'ı gezdi
Amed Valiliğince kendisine verilen 1 Mayıs 1927 tarihli resmi bir belgede, kendisinin Örfi İdare ve Umumi Müfettişlik bölgesine giren, merkez Amed olmak üzere, Riha, Mêrdîn, Colemêrg, Wan, Bitlis, Sert, Elazığ ve Malatya illerinin "Asayiş Müşaviri" olduğu, her yerde serbestçe dolaşabileceği, gerek resmi gerekse aşiret reislerinin kendisine her türlü yardımı yapmaya mecbur oldukları emri verildi. Hasan Reşit Tankut'un tek amacı, Kürtlerin Türk olduğunu kanıtlamak ve Kürtlerin asimile edilmesi için hükümete rapor yazmaktı. Tankut, 3 yıl boyunca bölge illerine yaptığı gezilerde Amed başta olmak üzere Kürtler ve aşiretler hakkında araştırma yaparak resmi görüş doğrultusunda raporlar hazırladı.
Güneş Dil Teorisi'nin mimarlarından
Tankut, Kürdistan'a yaptığı gezinin sonunda 1930'lu yıllarda Kemalist rejim tarafından gündeme getirilen ve Türkçe'nin dünya tarihindeki ilk dillerden biri olduğunu savunan Güneş Dil Teorisi'nin öncülerinden oldu. Atatürk'ün talimatıyla Türk Dil Kurumu'nun çalışmalarına katıldı. Dil bilimciler tarafından kabul görmeyen bu teori için üniversitelerde dersler verilmeye başlandı. Atatürk'ün ölümünden sonra bu teori rafa kaldırıldı ve üniversitelerde dersler son buldu. Tankut, 1935-1950 yılları arasında Türk Dil Kurumu'nda ikinci başkanlık, Etimolojik ve Lingüistik Filoloji Kolları Başkanı ve Genel Sekreteri olarak çalıştı.
Çocukları Alman ve Amerikan vatandaşı oldu
Hasan Reşit Tankut, Kürtlerin Türkleştirilmesi konusunda hazırladığı raporların ardından, 4’üncü dönem Muş, 5, 6, 7 ve 8’inci dönem Maraş, 9’uncu dönem Hatay, 11’inci dönem Mardin Milletvekili olarak TBMM'de yer aldı. Milletvekilliği görevi, 1960 askeri darbesinden sonra sona erdi. Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren Kemalist rejimin ortaya attığı Güneş Dil Teorisi ile dil ve ırk araştırmaları yönünde resmi görüşü yansıtan çalışmaları bulunan ve Kürdistan'a yaptığı gezilerde bölge insanının nasıl Türkleştirileceği konularında hükümetlere akıl veren ırkçı Hasan Reşit'in oğlu Doğan Tankut Almanya vatandaşı, kızı Fatma Çiğdem ise 60'lı yıllarda Amerikan vatandaşlığına geçti.
'Türk olmak istemeyenler'
Hasan Reşit Tankut, "Diyarbakır havalisi ve Kürtlüğün menşei" hakkında hazırladığı raporu, "Türk Ocakları Müfettişi" sıfatı ile İçişleri Bakanlığına ve Cumhuriyet Halk Fırkası Umumi Katibi Saffet Bey'e 1 Şubat 1930 tarihinde mektup gönderdi.
Amed'in etnik yapısı, kültürü, dili, dini ve bu kent için yapılması gereken sosyal, siyasal, ekonomik tedbir ve görüşleri içeren raporun özet metni şöyle: "İster siyasi, ister içtimai olsun eski ve yeni devrin cereyanları Diyarbekirin Surları içinde düğümlenmeden geçmemiştir. Bu memleket bugün dahi aynı vaziyettedir. Esasen Diyarbekir bir kazandır. Beş kilometre muhitindeki kalın ve karanlık Sur, koynunda kalın ve karanlık bir kesafet saklar.
Burada her cinsten cemaat, her temayülde insan bulmak güç değildir. Ancak komşusunu görebilen düz damların herhangi birinden Katolik, Protestan, Süryani, Grigoriyen, Asurî ve Gildani (Keldani) çan kuleler ile Havra kubbesini, Müslüman minaresini görmek kabildir.
Hak ve hörmet gösterir
Pazarında Türkçe, Arapça, Zazaca, Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Arnavutça ve Boşnakça konuşmalar duyarsınız. Her cemaat dinine gece kadar karanlık, her fert lisanına taassup kadar inatçıdır. Müslümanlıkta ve Hıristiyanlıktaki muhtelif mezheplerin birbirinden en çok ayrıldığı yer burası olmalı ki Diyarbekir de Hanifi ve Şafiyi birbirinden Sünni ve Alevi kadar ayrı görürsünüz. Bu muhtelif vicdanların içinde mevcudu otuzu geçmeyen cemaatler bulunur ki otuz milyonluk millet gurur ile hususi bir harsın en görünmez kırıntılarına bile hak ve hörmet gösterir.
Türklüğü sevmeyenler var
Çokluğun ana dili Türkçedir; fakat bu Türk dilliler içinde, az olmakla beraber, Türk olmayanlar, Türk kalmak istemeyenler, Türklüğü bilmeyenler ve onu sevmeyenler de vardır. Türk olanların hepsi dönmüş ruhlarını eyice süzmek en gerekli bir iş olmakla beraber güçtür.
Lisanlarında o kadar ısrar vardır ki...
... Dinleri ve mezhepleri, tarikatları ve milliyetleri başka başka olan bu cemaatlerin muhtelif içtimai sınıfları da yekdiğerinden çok ayrı çok uzak ve başkadır. Arap bakkal ve tatlıcılar, Bitlisli toptancılar, Süryani manifaturacılar, bağçevanlar, sanatkar Ermeni ve Gildaniler ve sonra kırk çeşit sanatı yapabildiği gibi bir adımda kırk yemini birden edebilen oduncu, lovcu, baklavacı, kadayıfçı ve hamal zazalar, bu çeşit çeşit insanların lisanlarında o kadar ısrarları vardır ki muvacihelerinde en cahil bir Türk bile sinirlerine hökmedemez.
Tuhaf dil!
Mesela; geçen sene Tayyare Bayramında Şehitlikte hava kahramanlarını kutladığımız gün cemaatin içinde iki genç tuhaf bir dil ve cesur, küstah bir tavurla konuşuyor, gülüyor ve şakalaşıyordu. Bunlardan biri Ermeni digeri Gildani idi. Kıskançlık ve kin ateşi ile yoğrulmuş uydurma, karışık ve tohaf bir dilleri vardı, hiçbir fert bunlarla meşgul olmuyordu.
Sur dibinde haftanın bir günü Pazar kurulur, bu bir nevi panayırdır. Satıcı ve alıcılardan başkaları da gelir dolaşırlar, dişili erkekli mühim bir cemaat toplanır, bu cemaatin dili Türkçeyi nadiren kullanır; haşlanmış pancarlarının duman sütununu kucaklayan satıcı malını överken Hozistandaki meslektaşı gibi bağırır: Germüner, Germüner…
Ne için bu kadar inat ediyorlar
... Ayran satıcıları gür ve kalın sesler ile bağırırlar: Haydi Dev, Haydi Dev… Üç sene mütemadiyen bunlara 'Ayran' dedirtemedim. Yine üç sene mütemadiyen bu ayrancı kadınlar hesabı parmakla yaptılar, bir tek kelime Türkçe öğrenmediler.
Ne için bu kadar inat ediyorlar? Türkçeden nefret mi ediyorlar? Bir özdilek veya bir hain istek mi kendilerini Türkçe konuşmaktan menediyor? Bunların hiçbiri hatıra gelmemelidir. Sebebini ileride ayrı bir fasılda tafsıl etmeye çalışacağım.
... Açlık veya fazla servet yüzünden kasabaya göçen Kürtler veya tüccar Araplar da tıpkı bu Hıristiyanlar gibi kendi küçük zümrelerine iltihak ederek Diyarbekir Türklüğü aleyhine mütemadiyen yabancı varlıklar yaratıp çoğalmaktadırlar.
Benim bütün mataalatım müşahade ve tetkik neticesi memleket hesabına faydalı sandığım indi şeylerdir. Fırkamızın ve hükümetimizin ne düşündüğünü ve ne yapmak istediğini henüz esaslı olarak bilmiyorum; binaenaleyh raporlarımın ancak bu mahiyette telakkisini dilerim."














