'Faşizm' dediğinde ne olur? 'Kurumsallaşma' dersen ne? 

Veysi SARISÖZEN yazdı —

18 Kasım 2021 Perşembe - 23:30

  •  “Faşizmin kurumsallaşma süreci” yerine, faşizmin çöküş süreci diyelim. “Kurumsallaşmayı önleme” hedefi yerine de “faşizmi yok etme” hedefine yönelelim. Bu her durumda iyi sonuç verecektir.

 

Rejimin tanımı çok önemlidir.

Bu tanımdan politik çizgi çıkarılır.

Rejim faşist olarak tanımlandığı zaman, bunun alternatifi demokrasidir. Demokrasi dışı her türlü “ara çözümler” faşizmi şu ya da bu şekilde yaşatmaya yol açar. Bu “ara çözümler”, demokrasiyi dışlar. Örneğin “vatanı kurtarmak” için Millet İttifakı ile Saray İttifakı’nın “ortak koalisyonu” demokrasi getirmez. Millet İttifakı’nın faşist rejime eklemlenmesi anlamına gelir. Böyle bir durumda faşist rejimi faşist yapan bütün özellikler olduğu gibi devam eder.

Faşist rejimin başlıca özelliği “savaş”tır. Savaş politikasını kendisine “komünist” diyen bir parti bile uygulasa, rejim yine “faşist” rejim olur.

Neden?

Çünkü faşist rejimi doğuran içte ve dıştaki savaş siyasetidir. Türk bölgesel emperyalizmi hava ve su kadar muhtaç olduğu “dış pazarları”, “barışçı politikalarla” elde edemez. İhraç edeceği sermayesi yetersizdir. Girdiği pazarda hegemonya kurabilecek barışçı araçlara sahip değildir. İşgal eder, zorla pazara girer, o pazarda zorla kalır. Pazarı yağmalar. Öyle de yapmaya çalışmaktadır. Arap Baharı’nda tüm bölgeyi zaptetmek istedi. Gire gire Efrîn’e girdi. Ne yaptı? Efrîn zeytinlerini yağmaladı. Avrupa’ya sattı, dolar aldı. Durumu böyledir. Demek ki Türk kapitalizminin ayakta kalması için “pazara” ihtiyacı var ve “pazarlara” girmek için de elinde ordusundan ve savaş siyasetinden başka bir şey yok. Ve Hitler savaştan önce nasıl “iç cephesinde” Yahudileri yok ettiyse, Erdoğan da Ortadoğu’yu zapt edebilmek için içeride Kürt halkını yok etmeye kalkmıştır.

O halde Millet İttifakı ile Saray İttifakı birleştiğinde faşizmi doğuran savaş siyaseti değişmeyecektir. Çünkü Millet İttifakı kapitalizmin partilerinden oluşmakta. Hepsi kapitalisttir. Bugünün Türkiyesi kapitalizmden kurtulmadıkça, bölgesel emperyalist savaşlardan da kurtulmaz. Savaş “reformcu” AKP’yi nasıl faşist parti haline getirdiyse, Millet İttifakı’nı da o hale getirir. Zaten saflarında eski MHP’liler olan İyi Parti bir sıçrayışta yeniden MHP’lileşir. CHP içindeki ulusalcılar bir sıçrayışta aynı torbaya girer. Savaş faşistleştirir.

Demek ki, AKP’yle “helalleşip” onun iktidarının bir kısmını, onunla birlikte paylaşmak faşizmden bir milim bile farklılaşmaya yol açmaz.

Faşizmden kurtulmanın bu sahte yolu elbette inandırıcı değildir. Millet İttifakı’nın partileri bu yola girdikleri anda biterler. AKP yeniden palazlanır.

Ama faşizmden kurtulmanın bir başka “sahte” yolu daha var. Bu da şimdiki rejimi tarif ederken kurulan cümlelerde gizlidir. Kimileri rejime “faşist” demek yerine “faşizmi kurumsallaştırma” sürecinden söz etmekte. Yani henüz faşizm kurumsallaşmamış. O zaman hedef bulanıklaşır. Demokrasi güçleri maksimum olarak faşizmi yıkmaya, ama (zurnanın zırt dediği yerdir) minimum olarak da “kurumsallaşmaya engel olma” denilen karşı-devrimci “reforma” yönlendirilir. Halk, AKP-MHP faşizminin yerine hükümete gelecek olan partilerin faşizmi kökten yıkması yerine, kısmi “reformlara” razı edilir. “Kurumsallaşmayı önleyeceğiz” dendiğinde, halk en az iki seçim dönemi boyunca uyduruk kaydırık reformları izlemeye mahkum olur.

İşte bu esnada bir de bakmışsın Kılıçdaroğlu “Kandil’i yerle yeksan etmeye” kalkmış. Bir tekerleme var: "Dön baba dönelim, hacılara gidelim.” Savaş yeniden faşizmi doğurur.

Demek ki rejimi tarif etmek bir “akademik” mesele değildir. Politik strateji meselesidir. Rejim faşizmdir, yıkılmalıdır. “Uzlaşma” sistem partilerinin işidir. “Yıkma” halkın işidir. Halk “uzlaşmada” işin dışında kalır. “Yıkma” ise sistem partilerini dışta bırakır, halk kitleleri harekete geçer.

Halk tarafından yıkılan faşizmin yerine maksimum olarak “Demokratik Cumhuriyet” gelir. Bu devrimdir. Minimum olarak ise halkın gerçek temsilcilerinin ağırlıklı olarak yer aldığı parlamenter demokrasiye geçilir. Halkın temsilcilerinin belirleyici varlığı, parlamenter demokrasiden Demokratik Cumhuriyet’e barışçı geçişi olanak kılar. Esas olan faşizmin yıkılmasıdır. Bu olunca ya devrim yaşanır ya da devrimci sürecin “yan ürünü” olarak, demokratik reform gerçekleşir.

Akademisyen dostlarımızın “faşizmin kurumsallaşması” tezi, elbette “kötü niyetli” bir tez değildir. Onlar “akademik titizlikle” Türk faşizmini klasik faşizmle kıyaslamakta. Düşünceleri değerlidir. Ancak bir mikrobun özelliklerini yıllar boyunca incelemek tıp mesleği açısından ne kadar bilimsel bir iş ise, o mikroptan acilen kurtulmak için mikrobu üreten kaynağı yok etmek o kadar devrimci bir iştir. Sıtma mikrobunu inceleyenler sonunda ilacı buldu ve mikrobu yok etti. Ama politik mücadele bu keşfi bekleyemez. Ne yapar, gider mikrobun ürediği bataklığı yok eder. Yani rejimin nasıl bir rejim olduğunu inceleyen akademisyenle “rejim nasıl olursa olsun” onu yıkmak isteyen devrimci arasında uzlaşmaz bir çelişki yoktur. Yeter ki akademisyen kendi inceleme sürecinden yanlış politik sonuçlar çıkarmaya kalkmasın.

Sonuç olarak “faşizmin kurumsallaşma süreci” yerine, faşizmin çöküş süreci diyelim. “Kurumsallaşmayı önleme” hedefi yerine de “faşizmi yok etme” hedefine yönelelim. Bu her durumda iyi sonuç verecektir. Tekraren: Ya devrim olur ya da devrimci süreç demokratik reforma yol açar.

Ne dersiniz?

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.