İyimserlik ve kötümserlik diyalektiği
Veysi SARISÖZEN yazdı —
- Şu aşamada Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile ilgili “yıkıcı bir kötümserlik” ne ölçüde yanlışsa, “uyuşturucu iyimserlik” de o ölçüde yanlış olacaktır.
Bugün yanlış çıkmasını dileyerek iki tahminde bulunacağım. Önce bir soruyla başlayalım: İktidar “terörsüz Türkiye” dediği süreci acaba neden uzatıyor? Türkiye Meclisi Komisyonu raporunda dile getirilen “yasal” değişiklerin zaman alması, prosedür gereği olarak düşünülebilir ama raporda yasa değişikliğine gerek olmadan atılacak olan adımlar neden atılmıyor? Mesela hasta tutsakların tahliyesi bir günde gerçekleşebilir. “Tutukluluğun istisna olduğuna dair” ilke, Türk hukukunda da, raporda da dile getirilmiş. Hastalar ve tutuklular neden salınmıyor? Gerek Kürdistan’daki belediyelerin, gerekse CHP belediyelerinin üstündeki “kayyumlar”, İçişleri Bakanı'nın tek kararıyla kaldırılabilir ama olmuyor. Bu adımlar, birkaç gün içinde atılsa Türkiye’nin çehresi değişir. Süreçten duyulan şüpheler dağılabilir. “İç cephe” deniliyor ya, biz “Türkiye’de siyasi hayatın istikrarı” diyelim, bu istikrar o gün sağlanır.
Neden olmuyor?
Birinci tahminime gelebiliriz; AKP iktidarı, özellikle Suriye’de BAAS rejiminin yıkılması sırasında ve sonrasında ABD ile sonraki adım olan İran savaşıyla ilgili gizli bir anlaşma yapmışa benziyor. Bu anlaşma, asgari olarak Türkiye’deki ABD üslerinin, zorunluluk doğduğu zaman İran’a karşı ABD tarafından kullanılması; azami olarak eğer “kara harekatı” zorunlu hale gelirse Türkiye’nin Azerbaycan’la birlikte bu harekatın asıl kara gücü olmasıyla ilgili gizli bir anlaşma olabilir. Bazı işaretler var. ABD, ortada fol yok yumurta yokken Adana Konsolosluğunu fiilen kapattığı gibi, tüm Kürdistan illerini “riskli bölgeler" ilan etti. Ardından Kürecik üssü Patriot füzeleriyle donatıldı. Türk Savaş Bakanlığı, Kıbrıs’ın kuzeyinde 6 adet F-16 savaş uçağı konumlandırdı. Aynı Bakanlık, İran’ın “biz atmadık” demesine rağmen “üçüncü defa topraklarımıza İran füzesi düşerse NATO harekete geçer”deyiverdi. NATO, ne zaman harekete geçer derseniz, üyelerinden birine karşı bir devlet saldırırsa 5. madde gereğince harekete geçer. Bu bir tür “savaş ilanı” demektir. Bu durumda Türkiye’yi İran’la savaşa sürüklemek isteyen bir istihbarat teşkilatı, istihbaratçı Fidan’dan mülhem, İran sınırından sahte İran bayraklı bir füze fırlattığı zaman Türkiye kendini İran’la savaşta bulabilir.
Gözünü Rojhilat'a dikti
Bu kadar vahim bir gizli anlaşma yapılmış olabilir mi? Erdoğan, 2002'de Irak savaşıyla ilgili böyle bir gizli anlaşmayı henüz Başbakan bile değilken imzalamıştı. CHP, HDP ve bir kısım AKP’lilerin 1 Mart tezkeresini engellemesi nedeniyle kadük olmuştu. Eğer Türk devleti bu anlaşmayı uygulasaydı büyük ihtimalle Başûrê Kurdistan’daki statü imkansız olurdu. O zamandan beri özellikle Rojava Devrimi'yle birlikte Türk devleti, "Irak’a ABD ile birlikte girmeyerek yaptığımız hatayı bir kere daha yapmayacağız” derken, Rojava’ya karşı işgal hareketine gireceğini ilan etmiş, bu ilanın gereğini de yerine getirmişti.
Şimdi iktidar, gözlerini Rojhilatê Kurdistan’a dikmiş durumda. İran devletinin Kürt statüsünü engelleyemeyecek ölçüde zayıfladığı anda Türkiye’nin harekete geçme ihtimali büyüktür. ABD buna izin verdiği zaman Türk devleti de bunun karşılığı olarak İran’a karşı, rejimi teslim olmaya zorlamak için kara harekatına geçebilir.
Süreci zamana yayıyor
Böyle bir durumda, “Terörsüz Türkiye” adı verilen sürecin gereği olan adımların atılması, mesela bütün tutsakların salınmasına, Türk devletinin Rojhilat’a saldırmasına karşı Kürt halkı ve İran’la ABD ve İsrail’in kuyruğunda savaşa girmeye karşı olan CHP’li Türkler ve hatta AKP tabanının da önemli bir kesimi direnecektir. Bu direnişi bastırmak “demokratik adımların” atıldığı bir siyasi ortama kıyasla hiçbir demokratik adımın atılmadığı bir ortam düşünüldüğünde çok kolay olacaktır.
Tahminim şudur: AKP iktidarı, İran savaşının nasıl bir seyir izleyeceğini görebilmek, zorda kaldığında Rojhilat’a saldırma, dolayısıyla İran’a savaş açma kararı verebilmek için Barış ve Demokratik Toplum Süreci'ni zamana yaymaktadır.
Barış masasını devirir mi?
İkinci tahminime anlatmak için yerim az kaldı. Kestirmeden konuşacağım: Birinci tahminim, Allah muhafaza gerçekleşirse Türk devleti, PKK’nin henüz ovaya inmemiş güçlerine ve özellikle Kandil’e karşı yeniden savaş açma opsiyonunu rapordaki adımları geciktirmenin yanı sıra Başkan Apo’nun “statüsünü” belirsizlikte bırakarak elinde tutmaktadır. Başkan Apo’nun özgürlük yolu kesinleşmedikçe, gerillanın dağdan ineceğini sanmıyorum. İnmeme sebebi, gerillanın Önderliğine sahip çımasının yanında çok pratik bir güvenlik meselesine dayanacak gibi görünmektedir. Gerillayı dağdan inmeye ve örgütünü feshetmeye razı eden insan, hiçbir güvenceye (ya da ‘statüye’) sahip olmaksızın İmralı’da esaret altında tutulduğu durumda dağdan silahsız olarak inecek olan gerilla kendini nasıl güvende hissedecektir? “İniş yasası” denilen ve nereye çekersen oraya gidecek olan bir yasaya tek bir gerillanın bile güveneceğini sanmıyorum. Gerillanın ancak ve ancak Başkan Öcalan özgürlüğüne kavuştuğu zaman tereddüt bile etmeden dağdan inecektir diye düşünmekteyim.
Şimdi soralım: Öcalan’ın özgür olduğu, binlerce gerillanın dağdan indiği, diasporadan on binlerin ülkelerine döndüğü ve 5-6 bin kadın erkek tutsağın zindan kapılarından çıktığı bir siyasal ortamda, hangi iktidar, bu gücün karşısında ülkeyi İran savaşına sürükleyebilir, Rojhilat’ın statü kazanmasına karşı ordusunu Kafkaslara sürebilir? Sakın iktidar, Öcalan’ın özgürlüğü talebine cevap vermemekle, “işte gördünüz, gerilla dağdan inmiyor” bahanesiyle barış masasını devirmeyi düşünüyor olmasın?
İşte bu soruyu sorduktan sonra, iktidarın Öcalan’ın “statüsünü” yasal bir temele kavuşturmak için neden ipe un serdiğini anlayabiliyorum.
İran savaşına katılma hesabı
Gerek TBMM Komisyonu raporunda önerilen yasal ve idari adımların atılmama ve Başkan Öcalan’ın “statüsünü” geri dönülmez bir yasal temele kavuşturmama sebebini, Türk devletinin ABD ve İsrail’in peşinde İran’a karşı savaşmak zorunda kalma ihtimalini hesap ediyor olmasına bağlıyorum. Bu ihtimal gerçek olduğu zamanda bırakalım “süreci”, elde avuçta kalmış demokrasinin “d”si bile yok olacaktır.
Bana “felaket tellalı” diyebilirsiniz, ancak benim siyasi tecrübem, en kötü ihtimallere kendini hazırlamayan siyasi hareketlerin ağır yenilgilere uğrayacağını bana öğretti.
Şu aşamada Barış ve Demokratik Toplum Süreci ile ilgili “yıkıcı bir kötümserlik” ne ölçüde yanlışsa, “uyuşturucu iyimserlik” de o ölçüde yanlış olacaktır. En kötü ihtimale hazırlık için harcanacak enerji, boşa gitmeyecek; bu kötü ihtimal savuşturulduğu zaman bize muazzam bir örgütsel ve politik güç olarak geri dönecektir.
Evet, en kötü ihtimallerin olmaması için dua edelim ama “eşeği de ağaca sağlam şekilde bağlayalım.”
“Somut olarak ne yapalım?” derseniz, bunu bana değil, yüz yıllık tecrübeyle donanmış olan kendinize sormalısınız. Ben en fazla “bildiğiniz gibi yapın” demekle yetinirim.
