Türkiye'deki süreç ve Rojhilat
Veysi SARISÖZEN yazdı —
- İran’da gerçekleşecek muhtemel bir özerkliğin geleceği, Türkiye’de sürmekte olan Barış ve Demokratik Toplum sürecinin başarısına doğrudan bağlıdır.
- Türk devletinin “özerkliği ya da statüyü” bahane ederek, İran’a karşı kara harekatına girişmesini önlemenin yolu da süreci sonuçlandırmaya bağlıdır.
- Rojhilat, sürecin olumlu sonuç vermesi durumunda Türk devletinin baskılarını geriletecek olan, en büyük parçanın, Bakurê Kurdistan'nın desteğine bağlayarak güvenceye alabilir.
VEYSİ SARISÖZEN
Şu anda süren savaşın amacı, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasını gerçekleştirmektir. Trump İsrail’in zorlamasıyla savaşa girdi laflarının hiçbir değeri yoktur. Amerika, Ortadoğu’yu İsrail’e teslim ettikten sonra yönünü Rusya ve Çin’e çevirecektir.
İsrail, savaşın sonunda hegemon güç haline gelse bile bu hegemonyayı güvence altına alamaz. O nedenle ABD, iki Müslüman nüfuslu devlet olarak Türkiye’yi ve İran’ı yeniden CENTO günlerindeki “güvenilir müttefikler” haline getirmek istiyor. Japonya’yı nasıl atom silahıyla terbiye ettiyse direnen İran’ı yok etmek için değil, terbiye etmek için saldırıyor. Bu anlamda “sıra” muhtemelen daha farklı yöntemlerle Türkiye’ye de gelecektir. İşin sonunda her iki devlet, İsrail’in patronluğunda CENTO günlerine dönecektir.
CENTO yıllarından bu yana köprülerin altından çok sular aktı. Her iki devlet, bölgesel emperyalist aşamaya yükseldi. CENTO günlerindeki gibi yalnızca Amerikan emperyalizminin çıkarlarına değil, kendi bölgesel yayılmacı çıkarlarına göre hareket ediyorlar. Bu da İsrail, Türkiye ve İran devletleri arasında bölge pazarlarına hakim olma amaçlı keskin çelişkilere neden oluyor. Bu çelişkileri çatışmalara yol açmayacak hale getirmenin yolu, Türk ve İran devletini (bu arada eski CENTO üyesi Irak’ı da) İsrail’e kafa tutamayacak ölçüde zayıflatmaya bağlıdır. (Suriye devleti zaten zayıflatılmıştır, Körfez devletleri ve Mısır, İbrahim Anlaşması yoluyla bu amaca hizmet edecek duruma getirilmiştir.)
Zayıflatmanın en stratejik yollarından biri dört parça Kürdistan’ın, sınırları değiştirmek de içinde şu ya da bu statüyle Türkiye ya da İran’ın değil, İsrail’in etki alanına alınmasıdır. Kürdistan, Ortadoğu’nun kalbidir. Damarlarından petrol ve Dicle-Fırat akmaktadır. Buraya hakim olan Ortadoğu’ya, Kafkasya’ya, Doğu Akdeniz’e hakim olur. Bu strateji amaca ulaştığı zaman NATO, Rusya’ya ve Çin’e karşı cephe gerisini güvenceye almış olacak, enerji kaynakları ve yollarına el koyulacaktır. Hitler, Stalingrad’ı ele geçirerek Bakü petrolüne el koyamamıştı. Buna karşılık şu anda NATO, Azerbaycan’ın İsrail’in etki alanına girmesiyle Bakü petrol bölgelerinde de hakim duruma geldi.
İsrail’in bölgede asıl hegemon güç olması, Türkiye, İran, Suriye ve Irak’ın, Mısır ve Körfez ülkelerinin İsrail’in etrafında kümelenmesi, uluslararası dengeyi öylesine köklü bir değişime uğratır ki, bu durumda Rusya ve Çin’in önünde ya Amerikan hegemonyasına boyun eğmek ya da dünya savaşına doğrudan girme dışında hiçbir seçenek kalmaz. Boyun eğme ihtimali sıfıra yakındır. O nedenle insanlığı mahva sürükleyecek böyle bir savaşı önlemek, ABD emperyalizminin desteğinde İsrail’in bölgede hegemonyasını önlemeye doğrudan bağlıdır.
Bilindiği gibi Başkan Öcalan, bütün bu gelişmeler bugünkü aşamaya gelmeden çok önce, İsrail’in bölgesel hegemonyasıyla ortaya çıkacak sonuçları görmüş ve Kürdistan’ın dört parçasındaki stratejisini İsrail hegemonyasını önleme amacına bağlamıştır. Özetle bu strateji, Kürdistan’ın her parçasıyla, dört sömürgeci ülke arasında (bu devletlerin sömürge rejiminden ve antidemokratik uygulamalardan vazgeçmesi, Kürt sorununu çözmesi temelinde), bugünkü terimle söyleyecek olursak “demokratik entegrasyonunu” hedeflemiştir.
Şu anda bu dört sömürgeci devlet, Kürt sorununda böyle bir çözüme yanaşmamanın yarattığı ağır, hatta trajik sonuçlarla yüzyüzedir. Eğer bu devletler, Apocu stratejiyi önlemek yerine her biri kendi içinde Kürt sorununu, Kürtlerin varlığını, dilini ve kendini yerelde yönetme hakkını tanıyarak çözmüş olsaydılar Ortadoğu III. Dünya Savaşı’nın yıkımıyla karşı karşıya kalmayacaktı. Her biri kendi içinde Kürt sorununu çözen devletler, oligarşik rejimlerden kurtulacak, demokratik cumhuriyetlere dönüşecek ve kendi aralarında karşı konulmaz bir ittifaka ve giderek konfederal bütünleşmeye yönelebileceklerdi. Türk devletinin realist kesimleri, bu gerçeği kısmen ama büyük bir gecikmeyle gördü, ancak İmralı kapısını çalmakta gecikme, Başkan Öcalan’ın tüm çabalarına rağmen ABD desteğinde İsrail'i durdurmaya yetmemiştir.
Şu anda İran İslam Cumhuriyeti kendi günahlarının kefaretini ödemekle yüzyüzedir. Savaşın nasıl sonuçlanacağı belli olmamakla birlikte, bu savaştan nasıl çıkarsa çıksın İran devleti tarihinde görülmemiş ölçüde zayıflayacaktır. Hiç kuşkusuz dört parçanın yer aldığı her sömürgeci devletin zayıfaması Kürt halkının özgürlük mücadelesi için fırsatlar yaratır. Aklı başında hiç kimse Kürt halkının bu fırsatları kendi özgürlüğü için kullanmasına karşı çıkamaz. Hele hiç kimse bu fırsatları kullandığı için Kürt halkının örgütlerini “emperyalizmin iş birlikçisi” olarak suçlayamaz. Ölümle yüzyüze gelen bir halkın iki katil arasındaki kavgadan yararlanarak canını kurtarmasına kim ne diyebilir?
Tarihi tecrübe göstermiştir ki; iki katilin arasındaki kavgadan yararlanma, katillerden biri diğerine üstün geldiğinde Kürt halkının kurtardığı cannın hiçbir zaman güvenceye alınmasına yol açmadığını göstermiştir. Yüzlerce yıllık tarih tekerrür etmiştir.
Şu anda Rojhilatê Kurdistan, tarihinin en kritik dönemini yaşıyor. Geleceği, savaşın nasıl sonuçlar yaratacağına bağlıdır. Eğer Kürt özgürlük savaşçıları, ABD’nin ve İsrail’in kışkırtmalarına karşı koyabilir ve ABD’nin kara harekatına alet olmak yerine, yaşadıkları topraklarda ulusal birliklerini sağlayarak, yerel yönetimlerdeki mevzilerini koruyabilir ve güçlendirebilirlerse ayaklarına kadar gelen fırsatı kullanabilirler. Fars-Kürt düşmanlığını bu yolla önleyebilirler.
Rojava deneyi göstermiştir ki; İran’da gerçekleşecek muhtemel bir özerkliğin geleceği, Türkiye’de sürmekte olan Barış ve Demokratik Toplum sürecinin başarısına doğrudan bağlıdır. Türk devletinin bu süreç öncesinde Efrîn’den Serêkaniyê'ye kadar uzanan işgallerine benzer müdahalesini önlemenin bir başka yolu yoktur. Türk devletinin “özerkliği ya da statüyü” bahane ederek, İran’a karşı kara harekatına girişmesini önlemenin yolu da süreci sonuçlandırmaya bağlıdır. Rojhilat, geleceğini ABD ve İsrail’in “korumasına” değil, söz konusu sürecin olumlu sonuç vermesi durumunda Türk devletinin baskılarını geriletecek olan, en büyük parçanın, Bakurê Kurdistan'nın desteğine bağlayarak güvenceye alabilir.
Tersi durumda Bakur da, Rojhilat da, Rojava ve hatta Başûr da yeni bir çatışma sürecinin içine sürüklenecektir. Kürt halkı ile Fars halkının düşmanlaşması, yalnız ulusların düşmanlaşmasını aşar ve Şii-Sünni düşmanlaşmasına dönüşür ki, Kerbala’dan beri dinmeyen yara, Kerbela’da en küçük dahli olmayan Sünni Kürtleri, Şii inançlılarının zehirli düşmanlığıyla yüz yüze getirir.
İran savaşı, tüm bölgeye yayılmıştır ve Kürdistan savaşa sürüklenen devletlerin kuşatması altındadır. Barış ve Demokratik Toplum sürecinde atılacak her olumlu adım, tüm Kürdistan parçalarının geleceğini tayin etmekte sanılandan da büyük bir rol oynayacaktır. ABD ve İsrail’in hedefi, Türk ve İran ulus devletlerine son vermek değil, İsrail’e karşı bölge pazarlarından pay koparamayacak ölçüde zayfılatarak her iki devleti İsrail’in patronluğunda NATO’nun jandarmasına dönüştürmektir.
Sonuç: Apocu stratejiye düşmanlık, ABD emperyalizmine ve İsrail Siyonizmine bilerek ya da bilmeyerek hizmet etmektir.
