Akbabalar

Aykan SEVER yazdı —

26 Ağustos 2020 Çarşamba - 09:00

  • Macron-Merkel görüşmesinden sonra Almanya Dışişleri Bakanı bu günlerde Yunanistan ve TC’ye birer ziyaret gerçekleştirecek. Bu hamlenin anlamıyla ilgili tarafları uzlaştırmaktan çok taraflar nezdinde kendilerinin etki gücünü korumaya çalıştıklarından söz etmek daha yerinde olur.

 

AB; Brexit, korona salgını, birlik dahilinde diktatörlüklerin yükselişi derken yaşadığı çalkantılı süreçten Doğu Akdeniz’e dönük “uzlaştırıcı” politikalar geliştirerek sıyrılmaya çalışıyor. Bu hem bir “jeopolitik bir aktör” olma arayışının bir yansıması hem de nüfuz alanını bölgeye dönük diğer iddiası bulunan güçlere terk etmeme ihtiyacının karşılığı. Ne kadar becerebilirler bu ayrı mesele.

Geçtiğimiz hafta yaşanan Macron-Merkel görüşmesi bu konuda yeni bir başlangıca işaret ediyor. Almanya Dışişleri Bakanı bu günlerde Yunanistan ve TC’ye birer ziyaret gerçekleştirecek. Bu hamlenin anlamıyla ilgili tarafları uzlaştırmaktan çok taraflar nezdinde kendilerinin etki gücünü korumaya çalıştıklarından söz etmek daha yerinde olur. Zira TC’nin sürekli el artırarak yaptığı şantaj siyasetine karşı çatışmaya girmeyi tercih etmedikten sonra en azından şimdilik Yunanistan’ı da tatmin edecekleri bir sonuç almaları mümkün değil. Tarzları itibarıyla böylesi siyasetin hem her iki ülke hem AB içinde şu an bir karşılığı yok. Dolayısıyla asıl hazırlığın 27-28 Ağustos'ta gerçekleşecek olan AB Dışişleri Bakanlarının Berlin toplantısına bir dönük olduğu Libya ve Doğu Akdeniz'de ortak bir tutum almayı zorlama yönünde uğraşacakları görülüyor . Yunanistan ve TC’nin yakın bölgelerde tatbikat yapmayı önüne koyduğu bir ortamda bu politik yaklaşım “geç" kalmanın yanı sıra karşılık bulma olasılığı da zayıf. Nitekim “parayı arayan diktatör” ağzına bir parmak çalınmaya bugüne kadar alıştırıldı, yine öyle bir şey olmadan sakinleşmesi zor. Burada Fransa nerede mi? Fransa bu süreçte Lübnan ve Libya’da gösterdiği “atak” tutumu devamı olarak AB’nin küskünleri Kıbrıs ve Yunanistan’a gemi gönderip askeri destek çıkarak gönüllerini alma peşinde. Zira bu altüst oluş içinde hiç bir ilişkinin garantisi yok.

Bölgede daha etkili olan ABD’ye gelince Dışişleri bakanı Pompeo’nun bu hafta İsrail’den başlayan Sudan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn’le devam edecek olan “güven verme” turunun neticesinde Suriye ve özel olarak İran'a dönük siyasetin sertleşeceğini tahmin etmek zor değil. Filistinlilerin başına örülen çorap da daha sıkı dokunmaya başlamışken; geçtiğimiz günlerde Şam yakınlarında gerçekleşen Arap Gazı Boru Hattı’ndaki patlama ve İran’da Natanz nükleer tesislerinde “çıkan” yangınla bunun işaretleri verilmeye başlandı. İsrail gerçekte iknaya ihtiyaç duyuyor muydu ayrı mesele fakat F-35’lerin BAE’ye satışı konusunda bir uzlaşmaya gidildiği “zaten havada yakıt ikmali yapılmazsa F-35’in BAE’den İsrail’e ulaşamayacağı asıl İran’a karşı kullanılacağı” türünden sözlerle işin “artistik” kısmı da tamamlanmış oldu. ABD tabii ki sadece F-35 değil başka modern silahları da BAE satmayı hedefliyor. Sonrası kullanılmasını da isteyecektir/zorlayacaktır.

Cenevre’de başlayan “Suriye Anayasa Komitesi’nin üçüncü tur müzakereleri”nin de ABD ve müttefikleri açısından değeri İran’a ve Esad yönetimine karşı bölgenin nasıl konumlandırılacağına yanıt verdiği ölçüde anlamlıdır. Esad tarafının usulen katıldığını belli ettiği toplantının daha ilk gününde üç kişide korona çıkmasının toplantılara ara vermeye zorlaması/imdada yetişmesi aslında “muhaliflerin” serzenişlerine de yansıyan yine ta baştan olmayacak bir duaya amin denildiğini gösteriyor. Tabii öncelikle bu bir niyet meselesi. Bölgede yaşayan halklar yerine mevcut paylaşım savaşının aktörleri ufku çizmek için her tür gelecek hayalinin tepesinde akbabalar gibi dolanıyorsa bu zaten zor…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.