Hiç insanca gelmediler

Ahmet KAHRAMAN yazdı —

18 Temmuz 2020 Cumartesi - 12:51

“Türk“ isminin tarih sahnesine çıktığı 1920’den beri, öncüsünü bulan Kürt‘ler, ana-baba, evlatlarını, aşkları, işi, uğraşlarını, kısacası bütün bir hayatları ve ona dair hayallerini geride bırakıp liderin ardı sıra rez oldular; dağlara aktılar. Yüz yıldır, bu böyle.

Ama, keyiften değildi, bu. Hoyratlığa karşı koymak içindi. Hoyratça, insanlığın “i“sini bilip tanımadan geldiler. Vahşiydiler. Önce Kürt’ün yemeğini yediler. Sonra yemek verenleri, Zîlan’ın Pelexali Köyünde olduğu gibi sıraya dizip kurşunladılar.

Kürtler, bunların elinde onurlarını, ülkelerini, ülkeden giderek kültür, yaşama biçimleri, bütün hayatlarını korumak, işgalcileri kovmak, kurtulmak için, tabur tabur ölüme gittiler.

Kimse değilse bile, Kürtlerin kutsalı olan, ay ile güneş ışığı şahittir ki, bu halk ölümü kutsayan, koşucular değildir. Her canlı, yer yüzünün bütün insanları gibi Kürtler de hayatı seven, uğrunda ölecek kadar özgürce yaşamaya tutkun insanlardır.

Ama dertlerini anlatacak, insanca diyalog kurabilecek bir muhatap bulamadılar. Muhatapları, bir kerecik olsun insan olamadı. İnsanca kapılarına gelip itirazları için, “neden?“ demediler. “Davanız, hayalleriniz ne?“ diye sormadılar.

Tanıştıkları ilk günden itibaren, ölümü simgeleyen dişi fırlak, tırnakları çatal zebani figürü gibi öldürmek, can almak için, Kürtlerin kapısına dayandılar. Başka bir yol bilmediler. Hiç insanca konuşmadılar. Sadece ve yalnız ölüm ile öldürmenin diliyle Kürt kapılarına dayandılar.

Ermeni, Pontus Rumları, Asuri katliamından geliyorlardı. Ellerinden kanlar akıyordu. “Ya teslimiyet ya da ölüm“ diyorlardı. Kendi kimliğini inkar ile teslimiyete hayır dediler. Mesele budur, analar…

Kürtler böyle deyince, öldürme güdüleri zincirden boşaldı. Vahşet ötesi halleri. Tabiatta (vahşi doğa), yani dağlarda, ormanlarda bile, bu hallerin bir eşi, tıpkısıyla benzeri yoktu. Kurtlar, timsah, sırtlan ve çakallar kana doyunca duruyorlardı. Ama bunlar kana doymuyor, durmak da bilmiyorlardı. İçerde rehin tuttuklarını kırmakla kalmadılar, işgal, ilhak ve Kürt’ü yeri, yurdundan kovma güdüsü (insanda duygu olur, güdü hayvanlara hastır) ile Irak, Suriye Kürtlerinin yurduna daldılar.

Gözler önünde olan bu kanlı, irinli manzara yerinde dursun, bugünkü konuya gelmek istiyorum:

Şeyh‘in (Said) yürüyüşünden sonra Suriye ve Lübnan’a giden Kürt aydınları, 1926 yılında bir araya gelip mücadeleyi, kaldığı yerden devam ettirmek üzere, “Xebûn“ cemiyetini kurdular. Komutanlığa da, İhsan Nuri Paşa’yı getirdiler.

İhsan Nuri ve arkadaşları Ağrı Dağı’nın karargah seçip çalışmaya başladılar. Türk devleti, 1930 yılında Stalin Rusyası ve İran’ın yardımıyla genel taarruz geçti. Kürt karargahı dağıldı. Savaşçılar başsız kaldı. O an Türklere gün doğdu. Ermenilere yaptıkların tıpkısı ile soykırıma kırıma başladılar.

Bunun için, Atatürk’ün çok sevdiği deyim ile “büyük taarruz“, 13 Temmuz 1930 tarihinde, General Salih Omurtak’ın komutasında, Zîlan tepelerinde başlatıldı.

Medyada, o günlerde çekilmiş fotoğraf yayımlandı, geçenlerde. Bir bayırın dibinde yan yana, üst üste yatan ölü çocuklar ve kadınları gösteren bu enstantane, Kürtlerin hüznü, kanayan acısı, ama yerde yatan o çocuk manzarası yaratıcılarının da “şeref“ belgesiydi: Çocuk katilliği…

Salih Omurtak, kadın ve çocuk kanı ile elde ettiği “başarıların şan ve şerefi“ ile terfi ede ede yükseldi. Türk devletine yakışan olarak, 1950’lerde Genelkurmay başkanı oldu.

Zîlan Soykırım “şerefli“lerinden biri de, “Deli Kemal“ lakaplı Albay Arnavut Kemal Derviş’ti. 1990’ların sonunda Amerika’dan gelip Türk ekonomisini düzenleyen Kemal Derviş’in dedesi…

Türk devleti, bütün askeri gücü ve 80 uçağını o bölgeye yığmıştı. Türk medyasına göre uçakların taarruzu ile Ağrı Dağı aralıksız infilak etti.

Kırımın ağırlık merkezi olan Erciş’te, 200 köy yakılıp yıkıldı. Patnos’ta sağlam köy bırakılmadı.

Türk halkına günlük zaferler müjdeleyen dönemin Cumhuriyet gazetesi, 16 Temmuz 1930 tarihinde “Zîlan deresinin (Geli) ağzına kadar cesetle dolduğunu“ haber veriyordu. Tanıkların anlatımına göre yalnızca Sipkan, Ademan, Zîlan ve Hesenan aşiretlerinden çocuk, yaşlı, kadın, erkek ayırımı yapılmadan 47 bin kişi katledildi. Kadınların karnındaki bebekler çıkarılıp süngü ucunda havaya savrularak eğlenildi.

Medyada yer alan dönemin askerlerinden birinin anlatımları şöyle:

“Kadın, çocuk, bebek dahil binlerce insanı Zîlan deresine doldurdular. Etrafını makineli tüfeklerle çevirdiler. Tetiğe bastık. Çığlıklar dereyi sardı.“

Katliamdan kurtulan 102 yaşındaki Hacı Tahir Nas anlatıyor:

“Karaköse (Ağrı) ardından Zîlan’a geldiler. 24 köyü katliamdan geçirdiler. Köyleri yakıp bizim köye (Pelexali-Sicali) geldiler. Önce yemek yediler. Sonra erkekleri, kadınlarla çocukları ayırdılar. Kadın, çocuk bizleri Sarkoy Köyünün yanındaki dereye götürdüler. 2-3 bin kişi vardı. Derviş Bey, bir köylünün ağzına sıkıp öldürdü. Sonra bizi toplayıp Mülk ve Kundık köyleri arasına götürdüler. Makineli tüfeklerle yukardan ateş ettiler. Bütün herkesi katlettiler. Çocuklar başı kesilmiş tavuklar gibi havaya fırlayıp yere düşüyordu. Ben bunları yaşadım. Ben ceset altında kalarak kurtuldum.“

Sen onursuz devşirme adam, Kürtler niye dağa çıkıyor diyorsun, ikide bir. Anladın mı şimdi; yediği kaba da pisleyen, ekmek veren Kürt elini ısıran, kendi soyuna da küfreden soysuz!..

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.